Menaxos
Hayır,
hayır... Bunu, bunu mümkün değil yapamazdı. Öylece, saçma bir emre uyup da,
küçücük bir... Oh, bunu düşündüğü, kafasında tarttığı için kendine dahi
inanamıyordu..? Ne yani, biraz daha düşünse, emre uymaya mı karar verecekti..!? Ne zamandır
böyle bir pislik olmuştu bilmiyordu. Sonra içinden bir ses, ‘Sen ruhunu
sattığından beri pisliksin, dostum’ diye seslendi. İçinde ki bu sese hak
vermesi daha doğru olan gibi gözükse de...
‘Hayır’
dedi, içinde ki sese. ‘Çaresizdim... Sadece çaresizdim..’
Maalesef
ki çaresizliğin sınırları yoktu. Şu gemiler mesela, onların pekala bir sınırı
vardı. Ne kadar büyük olsalar da, illa ki bir yerde bu büyüklüğü bitmek
zorundaydı. Elbet bir sonu vardı. Aslında her şeyin bir sonu vardı..
‘Toprak..?’ Koca denizlerin, uçsuz bucaksız toprakların bile bir sonu vardı.
İşte denizlerin sonu önündeydi.. O kadar yol kat ettikten sonra, mavi sular
üzerinde, buraya, Yunan Topraklarına gelebilmişlerdi.. ‘Yine Toprak!’
‘Toprak’
diye tekrar etti içinden. ‘Toprağında bir sınırı var elbet. Sen, benim geldiğim
yerleri bilmezsin tabii. Oraları bir görseydin.. O uçsuz bucaksız arazileri
kaplayan toprağın, altın sarısı kumlardan nasıl korktuğunu, yanına dahi
yaklaşamadığını görseydin..’
Her
şeyin sonucunda, çaresizliğin bir sınırı olmadığına kendini inandırdı, diğer
her şeyden, her devasa büyüklükten farklı olarak.. Üzüntü, hayal kırıklığı,
yorgunluk.. Artık daha ne diyebilirse, hepsini barındırıyordu çaresizlik.
‘Pekala’ dedi, yine kendi kendine. ‘Kendini o sınırsızlığın içine bırakmaya
hazır mısın..?’ ve hafifçe sırıttı..
Etrafında,
uzun süredir, onun içine düştüğü durumu izleyen Houxtoun ve diğer askerler,
onun neden sırıttığına anlam veremedi. Houxtoun kısa bir baş hareketiyle,
askerlerden birine onu yakalamalarını emretti.. Herkes, ‘onun’ karşı
koyacağını, dövüşeceğini düşünürken, ‘o’ sadece sırıtmaya devam etti.. Asker
ellerini, ‘onun’ omzuna geçirdi, dizine de sert bir darbe indirerek, onu yere
yıkmayı planlıyordu. Ama askerler, daha bunları kafasında dahi kurgulamamışken,
‘o,’ usulca, dizleri üzerine çöktü. Mızrağını yere atıp, iki elini yavaşça
havaya kaldırdı...
İçinde
ki savaş artık sona ermişti.. Onu her şeyden caydırmaya çalışan, yapacağı tüm
iyilikleri yok etmeye çalışan, insafsız taraf sonunda mağlup edilebilmişti..
‘Artık, ben gerçekten benim’ diye düşündü.. ‘Öleceksem de böyle öleyim.. En
azından, masum ve özgür öleyim.. ‘
Kendini
bildi bileli, onların elindeydi.. Altın sarısı kumların, topraklarla alay
ettiği çöllerden, koparılışını hatırlıyordu. Küçük köylerini ve masum
insanlarını.. Bir gün, o masum insanlarla savaşmaya Pers denilen bir millet
gelmişti. Ne için, onlara saldırdıklarını, neden önlerine çıkan herkesi
öldürdüklerini kimse bilmiyordu... O çocuk haliyle, ‘suyumuz dahi yok ki,’ diye
düşünebilmişti. ‘Suyumuzu alamayacaksanız, bizi ne diye öldürüyorsunuz..?’
Annesinin,
babasının nasıl son nefeslerini verdiklerini hatırladı sonra da. Birinin
böğrüne uzun bir mızrak sokulmuş, acılar içinde yerde kıvranması sağlanmıştı..
Diğerinin ise, boynunu göz açıp kapayana kadar havaya uçurmuşlardı.. O, hiç acı
çekmemişti ve daha çabuk ölebilmişti. Daha çabuk kurtulmuştu..
Ölüm
şekillerini biliyordu ama, hangisinin ne şekilde öldürüldüğünü bilmiyordu.
Babasının mı, annesinin mi, içinden geçen bir mızrakla yerde kıvrandığını,
hatırlamıyordu.. O günlerde, ‘önemli olan tek şey, ikisi de ölüp gitti,’
diyordu kendi kendine. ‘Onlar artık huzurda.’
Ama
yıllar geçip de, bugüne gelindiğinde, artık öyle olmadığını biliyordu. Nasıl
karşılarına çıkıp, gözlerine bakarak söyleyebilirdi ki bunu..? Nasıl, ‘anne,
baba; ben sizi öldüren katillerin arasına karıştım, bende artık Pers askeri
oldum.’ Diyebilirdi? Yo, hayır siz, siz... Yıllardır huzurda filan değilsiniz!
Hayatta kalan tek oğlunuzda, o katillerden biri olduysa.. Nasıl huzurda olabilirsiniz..!?’
Ama,
artık huzuru bulmuştu. Kendisine küçücük bir bebeği öldürmesini söyleyen,
Houxtoun’u dinlememiş, ona ilk defa karşı gelebilmişti.. Artık onlardan biri
değildi. Artık sadece ve sadece, kendiydi. Özgürdü. Eğer ki bu Yunan
bataklıklarında ölüp giderse, hayatını boşa geçirmiş saymayacaktı.. Son
anlarında bile olsa, doğruyu bulmuştu.
Netice
de, annesi ile babası artık huzurluydu...
‘’Menaxos!?’’
diye şaşkın ve hırçın bir sesle kendisine baktı, arkadaşı Jakarta.. O da, aynı
topraklardan –daha doğrusu çöllerden- gelmişti ve Pers ordusu içinde iyi bir
yer edinebilmişti.. İkisi de, sağlam yapıları, güçlü kolları sayesinde,
kendilerini her alanda gösterebiliyor, kıvrak zekaları da, işe dahil olunca,
ordu içinde rahatlıkla yükselebiliyorlardı.. Tabii bu yabancı askerlerden
oluşan ordu içindi. Perslerin ana ordusu yanında, koca bir hiç gibi
görünüyorlardı, yabancılar olarak.. Yine de, bu ordu içinde de, yükselmek elden
gelen en iyi şeydi.. Birkaç sene sonra, Menaxos’un da, en az Jakarta kadar iyi
bir yer edineceği aşikârdı, bu ordu içinde. ‘Hatta belki bir gün,’ diye
geçiriyorlardı aralarında. ‘Bakarsın, tüm ordunun başına geçmişiz..!’ Sonrada,
soluksuz bir şekilde uzun süre gülmüşlerdi. Sanki tüm her şeyle; Perslerle,
kendileriyle alay eder gibi, uyuyana kadar kahkahaları dinmemişti...
Şimdi
ise, o arkadaşı Jakarta karşısında, hesap soruyordu.. Kendi adını yinelediği,
şaşkınlık dolu ikinci bir nidanın ardından, doğru düzgün konuşmaya başladı..
‘’Seni hala kurtarabilirim, dostum..’’ Bundan sonra, iyice yanına sokuldu ve
devam etti.. ‘’Bak Menaxos..’’ Yediği darbelerden sonra, bağlı bulunduğu
direkte, başını dik tutamayan Menaxos’un başına kaldırmıştı, bunu söylerken.
‘’Tamam, bir hata yapmışsın.. Ama yok, yok bir sorun yok! Kaldırsana kafanı be adam,
sorun yok diyorum sana!’’ Sesi, kızgınlıktan çok, üzüntü ile doluydu. Menaxos,
ona hala minnettardı, kendini kurtarmaya çalışacağını da biliyordu. Ancak..
Dönüşü yoktu artık. Uzunca bir yola girmişti ama sonu hemen önünde uzanıyordu..
Tüm
gücünü toplayıp, ağzını zorlukla açabildi. Deminden beri, ağzında biriktirip
yutmaya çalıştığı kanı, yere tükürdü. Ve halsiz bir sesle konuşmaya başladı.
‘’Kaç, sende Jakarta, kurtul!’’ Bu, bir konuşmadan çok, söylenmiş olan,
ağzından çıkan birkaç kelimeydi. Cümleyi, doğru kurup kuramadığını bile
bilmiyordu. Sadece, gelişine söylemişti.. ‘’Kaç ve kurtul, Jakarta!’’ Diye
inledi ve sonsuz çaresizlikten kurtulmuş, bir vaziyette bayıldı..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder