ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 2


                                                                      Menaxos

Hayır, hayır... Bunu, bunu mümkün değil yapamazdı. Öylece, saçma bir emre uyup da, küçücük bir... Oh, bunu düşündüğü, kafasında tarttığı için kendine dahi inanamıyordu..? Ne yani, biraz daha düşünse, emre  uymaya mı karar verecekti..!? Ne zamandır böyle bir pislik olmuştu bilmiyordu. Sonra içinden bir ses, ‘Sen ruhunu sattığından beri pisliksin, dostum’ diye seslendi. İçinde ki bu sese hak vermesi daha doğru olan gibi gözükse de...
            ‘Hayır’ dedi, içinde ki sese. ‘Çaresizdim... Sadece çaresizdim..’

            Maalesef ki çaresizliğin sınırları yoktu. Şu gemiler mesela, onların pekala bir sınırı vardı. Ne kadar büyük olsalar da, illa ki bir yerde bu büyüklüğü bitmek zorundaydı. Elbet bir sonu vardı. Aslında her şeyin bir sonu vardı.. ‘Toprak..?’ Koca denizlerin, uçsuz bucaksız toprakların bile bir sonu vardı. İşte denizlerin sonu önündeydi.. O kadar yol kat ettikten sonra, mavi sular üzerinde, buraya, Yunan Topraklarına gelebilmişlerdi.. ‘Yine Toprak!’
            ‘Toprak’ diye tekrar etti içinden. ‘Toprağında bir sınırı var elbet. Sen, benim geldiğim yerleri bilmezsin tabii. Oraları bir görseydin.. O uçsuz bucaksız arazileri kaplayan toprağın, altın sarısı kumlardan nasıl korktuğunu, yanına dahi yaklaşamadığını görseydin..’
            Her şeyin sonucunda, çaresizliğin bir sınırı olmadığına kendini inandırdı, diğer her şeyden, her devasa büyüklükten farklı olarak.. Üzüntü, hayal kırıklığı, yorgunluk.. Artık daha ne diyebilirse, hepsini barındırıyordu çaresizlik. ‘Pekala’ dedi, yine kendi kendine. ‘Kendini o sınırsızlığın içine bırakmaya hazır mısın..?’ ve hafifçe sırıttı..
            Etrafında, uzun süredir, onun içine düştüğü durumu izleyen Houxtoun ve diğer askerler, onun neden sırıttığına anlam veremedi. Houxtoun kısa bir baş hareketiyle, askerlerden birine onu yakalamalarını emretti.. Herkes, ‘onun’ karşı koyacağını, dövüşeceğini düşünürken, ‘o’ sadece sırıtmaya devam etti.. Asker ellerini, ‘onun’ omzuna geçirdi, dizine de sert bir darbe indirerek, onu yere yıkmayı planlıyordu. Ama askerler, daha bunları kafasında dahi kurgulamamışken, ‘o,’ usulca, dizleri üzerine çöktü. Mızrağını yere atıp, iki elini yavaşça havaya kaldırdı...
            İçinde ki savaş artık sona ermişti.. Onu her şeyden caydırmaya çalışan, yapacağı tüm iyilikleri yok etmeye çalışan, insafsız taraf sonunda mağlup edilebilmişti.. ‘Artık, ben gerçekten benim’ diye düşündü.. ‘Öleceksem de böyle öleyim.. En azından, masum ve özgür öleyim.. ‘
                       
            Kendini bildi bileli, onların elindeydi.. Altın sarısı kumların, topraklarla alay ettiği çöllerden, koparılışını hatırlıyordu. Küçük köylerini ve masum insanlarını.. Bir gün, o masum insanlarla savaşmaya Pers denilen bir millet gelmişti. Ne için, onlara saldırdıklarını, neden önlerine çıkan herkesi öldürdüklerini kimse bilmiyordu... O çocuk haliyle, ‘suyumuz dahi yok ki,’ diye düşünebilmişti. ‘Suyumuzu alamayacaksanız, bizi ne diye öldürüyorsunuz..?’
            Annesinin, babasının nasıl son nefeslerini verdiklerini hatırladı sonra da. Birinin böğrüne uzun bir mızrak sokulmuş, acılar içinde yerde kıvranması sağlanmıştı.. Diğerinin ise, boynunu göz açıp kapayana kadar havaya uçurmuşlardı.. O, hiç acı çekmemişti ve daha çabuk ölebilmişti. Daha çabuk kurtulmuştu..
            Ölüm şekillerini biliyordu ama, hangisinin ne şekilde öldürüldüğünü bilmiyordu. Babasının mı, annesinin mi, içinden geçen bir mızrakla yerde kıvrandığını, hatırlamıyordu.. O günlerde, ‘önemli olan tek şey, ikisi de ölüp gitti,’ diyordu kendi kendine. ‘Onlar artık huzurda.’
            Ama yıllar geçip de, bugüne gelindiğinde, artık öyle olmadığını biliyordu. Nasıl karşılarına çıkıp, gözlerine bakarak söyleyebilirdi ki bunu..? Nasıl, ‘anne, baba; ben sizi öldüren katillerin arasına karıştım, bende artık Pers askeri oldum.’ Diyebilirdi? Yo, hayır siz, siz... Yıllardır huzurda filan değilsiniz! Hayatta kalan tek oğlunuzda, o katillerden biri olduysa.. Nasıl huzurda olabilirsiniz..!?’
           
            Ama, artık huzuru bulmuştu. Kendisine küçücük bir bebeği öldürmesini söyleyen, Houxtoun’u dinlememiş, ona ilk defa karşı gelebilmişti.. Artık onlardan biri değildi. Artık sadece ve sadece, kendiydi. Özgürdü. Eğer ki bu Yunan bataklıklarında ölüp giderse, hayatını boşa geçirmiş saymayacaktı.. Son anlarında bile olsa, doğruyu bulmuştu.
            Netice de, annesi ile babası artık huzurluydu...

            ‘’Menaxos!?’’ diye şaşkın ve hırçın bir sesle kendisine baktı, arkadaşı Jakarta.. O da, aynı topraklardan –daha doğrusu çöllerden- gelmişti ve Pers ordusu içinde iyi bir yer edinebilmişti.. İkisi de, sağlam yapıları, güçlü kolları sayesinde, kendilerini her alanda gösterebiliyor, kıvrak zekaları da, işe dahil olunca, ordu içinde rahatlıkla yükselebiliyorlardı.. Tabii bu yabancı askerlerden oluşan ordu içindi. Perslerin ana ordusu yanında, koca bir hiç gibi görünüyorlardı, yabancılar olarak.. Yine de, bu ordu içinde de, yükselmek elden gelen en iyi şeydi.. Birkaç sene sonra, Menaxos’un da, en az Jakarta kadar iyi bir yer edineceği aşikârdı, bu ordu içinde. ‘Hatta belki bir gün,’ diye geçiriyorlardı aralarında. ‘Bakarsın, tüm ordunun başına geçmişiz..!’ Sonrada, soluksuz bir şekilde uzun süre gülmüşlerdi. Sanki tüm her şeyle; Perslerle, kendileriyle alay eder gibi, uyuyana kadar kahkahaları dinmemişti...
            Şimdi ise, o arkadaşı Jakarta karşısında, hesap soruyordu.. Kendi adını yinelediği, şaşkınlık dolu ikinci bir nidanın ardından, doğru düzgün konuşmaya başladı.. ‘’Seni hala kurtarabilirim, dostum..’’ Bundan sonra, iyice yanına sokuldu ve devam etti.. ‘’Bak Menaxos..’’ Yediği darbelerden sonra, bağlı bulunduğu direkte, başını dik tutamayan Menaxos’un başına kaldırmıştı, bunu söylerken. ‘’Tamam, bir hata yapmışsın.. Ama yok, yok bir sorun yok! Kaldırsana kafanı be adam, sorun yok diyorum sana!’’ Sesi, kızgınlıktan çok, üzüntü ile doluydu. Menaxos, ona hala minnettardı, kendini kurtarmaya çalışacağını da biliyordu. Ancak.. Dönüşü yoktu artık. Uzunca bir yola girmişti ama sonu hemen önünde uzanıyordu..
            Tüm gücünü toplayıp, ağzını zorlukla açabildi. Deminden beri, ağzında biriktirip yutmaya çalıştığı kanı, yere tükürdü. Ve halsiz bir sesle konuşmaya başladı. ‘’Kaç, sende Jakarta, kurtul!’’ Bu, bir konuşmadan çok, söylenmiş olan, ağzından çıkan birkaç kelimeydi. Cümleyi, doğru kurup kuramadığını bile bilmiyordu. Sadece, gelişine söylemişti.. ‘’Kaç ve kurtul, Jakarta!’’ Diye inledi ve sonsuz çaresizlikten kurtulmuş, bir vaziyette bayıldı..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder