Apoliana
En son duyduğu
şey, ‘’İşinizi bitirdikten sonra, öldürüp gömün onu.’’ Oldu. Ve birde, konuşan,
‘’Delileri, götürmemiz gerekir, biliyorsunuz değil mi? O yüzden onu yok edin!’’
diye eklemişti. Gerçekten de, Perslerde böyle bir yasa vardı. Ele geçirilen
yerlerde ki deliler, Pers şehirlerine götürülüyor, orada; onları iyileştirmenin
çarelerine bakılıyordu. Gerçek amaç ise, onları iyileştirmekten çok, deliliğin
bir çözümünü bulmaktı.. Yıllar önceki bir hükümdarın deli olduğu söylenirdi.
Halkına, inanılmaz eziyetler çektiren bir hükümdarın...
Onu da,
diğerleri sürükleyerek götürmeye başlamışlardı. Ancak bu kez, adres aşağısı
değil; yukarısıydı.. Nereye götürüldüğünü bilmiyordu ama ne için götürüldüğü,
aşikardı..
‘Şurada,
hemencecik öldürün beni’ diye geçiriyordu içinden, ‘tertemiz ölüp giderim,
beni..’ sonra birden durdu. Onu öldürdüklerinde niye yok etmeleri gereksindi
ki..? Günlerdir, çokça kadın öldürmüş olmalıydılar, savaşta, işgalde bu suç
değildi, onlara göre. İçinden, ‘Ben ölüp gittikten sonra,’ dedi. ‘Deliliğimde
ölecek ne de olsa, değil mi?’ yukarıya yalvarırcasına. Sonra, yine hatırladı.
Babası! Evet, o söylemişti. Kızının deli olduğunu söylemiş ve hatta askerler
antlaşmayı bozmadan önce, ‘onu’ alıp, götürmelerini istemişti. Babası,
yıllarını çalmıştı. Mutluluğunu, huzurunu ve yarınını çalmıştı. Ve şu günlerde
bile ona kötülük yapmaktan geri kalmıyordu..
Ardından;
babasının, Perslerin işkenceleri altında, ateşler içinde kavrulduğu hayal etti.
İçi huzurla doldu...
Çığlıklar..
Durmayan, dinmeyen, göğü delen çığlıklar. Bu kez kendisinden yükseldiğini
biliyordu. Sabahtan beri yalvardığı Tanrıların, bir an sesini duyduğunu
sanmıştı. Ne yazık, duymamışlardı. Sadece onunla alay etmek için, küçük bir dal
parçasını gözüne, sağlam bir şey gibi göstermişlerdi. Belki.. Bir şomin. Ah,
evet o dal parçasını bir şomin sanmıştı.. Şimdi de, Tanrıların gözleri tekrar üzerinde
olmalıydı.. Yoksa, bu sefil kızın eziyetlerini izlemeyeceklerini mi
düşünmüştü..? Ah, hayır. Tanrılar sadece kendine eğlence arardı, Sadece...
Şimdi de, ‘Onun’ çığlıklarını duyacak, gülüp eğleneceklerdi.. Zaten yıllardır,
başka da bir işe yaramamışlardı. Oysa, çocukluğunda, onları nasıl sevdiği
hatırladı. Her istediğini yapan, her dileğini yerine getiren, ‘tatlı’
Tanrıları.
‘’Sırada
ki..’’ Bu sırada, ilk askerin işini bitirdiğini belirten iğrenç tıslaması
duyulmuştu. Ve üzerinden, rahatlatıcı bir ağırlık kalktı..
Gözlerini
sımsıkı yummuştu. Sırada ki askerin işini daha çabuk bitirebilmesi için ona
karşı koymamaya karar vermişti. Zira ilk askere karşı koymaya çalışırken yediği
yumruk, kaşının üstünü yarmış; gözlerinin içini kanla doldurmuştu. Bu, ‘onun’
için gayet yeterli bir dersti.. İçi kanla dolu olan gözlerini, sımsıkı yumunca,
dışarıyla ilişiğin tamamen kesebileceğini ummuştu belki. Ama hayır, burnu;
yaslandığı kayanın üzerine damlayan ‘kendi’ kanının kokusuyla karışmış, taze
çimen kokusunu alabiliyordu. Kulakları, ‘ona’ anlaşılmaz bir dilde, iğrenç
sesiyle fısıldayan adamın sesini duyabiliy... Adamın sesi bir anda kesildi.
Vızıldayarak
gelen bir ok sesiydi bunu yapan. Gözlerini açtığı anda, üzerine çıkıp, içine
girmeye hazırlanan adamın boynunun bir okla yarıldığını gördü. Aynı anda,
adamın gözleri, yerinden fırlayacakmış gibi dışarı fırladı ve sonra birden,
-boynunda ki oku tutar bir biçimde- dizleri üzerine, yere yığıldı. Her şey bir
anda olmuştu ve ‘o’, kurtulmaktan dolayı sevinç yaşabileceğini bile
düşünmüyordu. Belki de, sevinmeyi bile unutmuştu.. Hem, Tanrılar onun
sevinmesine izin vermezdi.. Yoluna, illa bir taş koyarlardı..
Ama sonra, bir
adamın Tanrıları yendiğini gördü.. O adamın Okları, yine vızıltılar halinde
uçuyordu havada. Büyük bir hızla ve sıra ile, ‘onu’ buraya getiren askerlerin
hepsini, tek tek yere indiriyordu. Askerlerden, bazıları karşı koymak için
siper almaya veyahut yayını gerip, oku atanı vurmaya çalıştılarsa da; hepsi,
daha düşüncelerini hayata geçirememişken, soğuk ve nemli toprağa kapaklandı.
Ayakta duran son askerde, omzuna isabet eden ilk okun ardından, -ayakta birkaç
saniye debelendikten sonra- yere yığıldı. ‘Sıra bende olmalı’ diye düşündü.
‘Evet, evet... Kurtarıcımın yayından, bir ok daha fırlamalı ve tam olarak kaşımın
üzerinden, henüz biraz önce açılmış yaradan beni vurmalı. Kolaylıkla ölüme
erişebilirim. Hem böylece, Kâbus gibi hayatımdan, sonsuza kadar kurtulmuş
olurdum...’
Ama öyle
olmadı. Kurtarıcısı –bu sıfatı tamamen hak edebilmesi için, ‘onu’ öldürmesi
gerekiyordu.- küçük dalların üzerinde, hafifçe çıtırdayan ayak sesleri
eşliğinde, yanına geldi. ‘O’ adamın yüzüne bakamıyor, kafasını tam anlamıyla
yere eğmiş şekilde, ayakta bekliyordu. Adamın sırtında asılı duran yay’ı ima
ederek kendisini çabucak öldürmesini dileyecekti.. Böylece yıllar sonra,
birinden bir şey istemiş olacaktı. Yıllar sonra, herhangi biriyle konuşmuş
olacaktı. En azından ‘bir’ kişi bile, onun deli olmadığı bilecekti, öldüğünde.
En azından bir kişi.. Ve kafasını kaldırıp adamın gözlerine baktı. Sonra da,
bayılmamak için kendini zor tuttu.
... O
olamazdı...
... Ölmüştü
o...
...Babası,
gözleri önünde öldürmüştü onu, nasıl unutabilirdi ki...?
Ayakta durdukça, güçleniyordu. Ayakça
durdukça, anlıyor; düzeliyordu. Onun gözlerinden gelen ‘geçmişle’ benliğini
yeniden dolduruyordu.
Tanrıyı yenen
adam karşısındaydı.. Evet, bu Stefanos’tu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder