ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 16

                                                          Apoliana
En son duyduğu şey, ‘’İşinizi bitirdikten sonra, öldürüp gömün onu.’’ Oldu. Ve birde, konuşan, ‘’Delileri, götürmemiz gerekir, biliyorsunuz değil mi? O yüzden onu yok edin!’’ diye eklemişti. Gerçekten de, Perslerde böyle bir yasa vardı. Ele geçirilen yerlerde ki deliler, Pers şehirlerine götürülüyor, orada; onları iyileştirmenin çarelerine bakılıyordu. Gerçek amaç ise, onları iyileştirmekten çok, deliliğin bir çözümünü bulmaktı.. Yıllar önceki bir hükümdarın deli olduğu söylenirdi. Halkına, inanılmaz eziyetler çektiren bir hükümdarın...
Onu da, diğerleri sürükleyerek götürmeye başlamışlardı. Ancak bu kez, adres aşağısı değil; yukarısıydı.. Nereye götürüldüğünü bilmiyordu ama ne için götürüldüğü, aşikardı..
‘Şurada, hemencecik öldürün beni’ diye geçiriyordu içinden, ‘tertemiz ölüp giderim, beni..’ sonra birden durdu. Onu öldürdüklerinde niye yok etmeleri gereksindi ki..? Günlerdir, çokça kadın öldürmüş olmalıydılar, savaşta, işgalde bu suç değildi, onlara göre. İçinden, ‘Ben ölüp gittikten sonra,’ dedi. ‘Deliliğimde ölecek ne de olsa, değil mi?’ yukarıya yalvarırcasına. Sonra, yine hatırladı. Babası! Evet, o söylemişti. Kızının deli olduğunu söylemiş ve hatta askerler antlaşmayı bozmadan önce, ‘onu’ alıp, götürmelerini istemişti. Babası, yıllarını çalmıştı. Mutluluğunu, huzurunu ve yarınını çalmıştı. Ve şu günlerde bile ona kötülük yapmaktan geri kalmıyordu..
Ardından; babasının, Perslerin işkenceleri altında, ateşler içinde kavrulduğu hayal etti. İçi huzurla doldu...
Çığlıklar.. Durmayan, dinmeyen, göğü delen çığlıklar. Bu kez kendisinden yükseldiğini biliyordu. Sabahtan beri yalvardığı Tanrıların, bir an sesini duyduğunu sanmıştı. Ne yazık, duymamışlardı. Sadece onunla alay etmek için, küçük bir dal parçasını gözüne, sağlam bir şey gibi göstermişlerdi. Belki.. Bir şomin. Ah, evet o dal parçasını bir şomin sanmıştı.. Şimdi de, Tanrıların gözleri tekrar üzerinde olmalıydı.. Yoksa, bu sefil kızın eziyetlerini izlemeyeceklerini mi düşünmüştü..? Ah, hayır. Tanrılar sadece kendine eğlence arardı, Sadece... Şimdi de, ‘Onun’ çığlıklarını duyacak, gülüp eğleneceklerdi.. Zaten yıllardır, başka da bir işe yaramamışlardı. Oysa, çocukluğunda, onları nasıl sevdiği hatırladı. Her istediğini yapan, her dileğini yerine getiren, ‘tatlı’ Tanrıları.
‘’Sırada ki..’’ Bu sırada, ilk askerin işini bitirdiğini belirten iğrenç tıslaması duyulmuştu. Ve üzerinden, rahatlatıcı bir ağırlık kalktı..

Gözlerini sımsıkı yummuştu. Sırada ki askerin işini daha çabuk bitirebilmesi için ona karşı koymamaya karar vermişti. Zira ilk askere karşı koymaya çalışırken yediği yumruk, kaşının üstünü yarmış; gözlerinin içini kanla doldurmuştu. Bu, ‘onun’ için gayet yeterli bir dersti.. İçi kanla dolu olan gözlerini, sımsıkı yumunca, dışarıyla ilişiğin tamamen kesebileceğini ummuştu belki. Ama hayır, burnu; yaslandığı kayanın üzerine damlayan ‘kendi’ kanının kokusuyla karışmış, taze çimen kokusunu alabiliyordu. Kulakları, ‘ona’ anlaşılmaz bir dilde, iğrenç sesiyle fısıldayan adamın sesini duyabiliy... Adamın sesi bir anda kesildi.
Vızıldayarak gelen bir ok sesiydi bunu yapan. Gözlerini açtığı anda, üzerine çıkıp, içine girmeye hazırlanan adamın boynunun bir okla yarıldığını gördü. Aynı anda, adamın gözleri, yerinden fırlayacakmış gibi dışarı fırladı ve sonra birden, -boynunda ki oku tutar bir biçimde- dizleri üzerine, yere yığıldı. Her şey bir anda olmuştu ve ‘o’, kurtulmaktan dolayı sevinç yaşabileceğini bile düşünmüyordu. Belki de, sevinmeyi bile unutmuştu.. Hem, Tanrılar onun sevinmesine izin vermezdi.. Yoluna, illa bir taş koyarlardı..
Ama sonra, bir adamın Tanrıları yendiğini gördü.. O adamın Okları, yine vızıltılar halinde uçuyordu havada. Büyük bir hızla ve sıra ile, ‘onu’ buraya getiren askerlerin hepsini, tek tek yere indiriyordu. Askerlerden, bazıları karşı koymak için siper almaya veyahut yayını gerip, oku atanı vurmaya çalıştılarsa da; hepsi, daha düşüncelerini hayata geçirememişken, soğuk ve nemli toprağa kapaklandı. Ayakta duran son askerde, omzuna isabet eden ilk okun ardından, -ayakta birkaç saniye debelendikten sonra- yere yığıldı. ‘Sıra bende olmalı’ diye düşündü. ‘Evet, evet... Kurtarıcımın yayından, bir ok daha fırlamalı ve tam olarak kaşımın üzerinden, henüz biraz önce açılmış yaradan beni vurmalı. Kolaylıkla ölüme erişebilirim. Hem böylece, Kâbus gibi hayatımdan, sonsuza kadar kurtulmuş olurdum...’
Ama öyle olmadı. Kurtarıcısı –bu sıfatı tamamen hak edebilmesi için, ‘onu’ öldürmesi gerekiyordu.- küçük dalların üzerinde, hafifçe çıtırdayan ayak sesleri eşliğinde, yanına geldi. ‘O’ adamın yüzüne bakamıyor, kafasını tam anlamıyla yere eğmiş şekilde, ayakta bekliyordu. Adamın sırtında asılı duran yay’ı ima ederek kendisini çabucak öldürmesini dileyecekti.. Böylece yıllar sonra, birinden bir şey istemiş olacaktı. Yıllar sonra, herhangi biriyle konuşmuş olacaktı. En azından ‘bir’ kişi bile, onun deli olmadığı bilecekti, öldüğünde. En azından bir kişi.. Ve kafasını kaldırıp adamın gözlerine baktı. Sonra da, bayılmamak için kendini zor tuttu.
... O olamazdı...
... Ölmüştü o...
...Babası, gözleri önünde öldürmüştü onu, nasıl unutabilirdi ki...?
 Ayakta durdukça, güçleniyordu. Ayakça durdukça, anlıyor; düzeliyordu. Onun gözlerinden gelen ‘geçmişle’ benliğini yeniden dolduruyordu.
Tanrıyı yenen adam karşısındaydı.. Evet, bu Stefanos’tu...













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder