Apoliana Ne kadar süre
geçtiğini, tam olarak bilemiyordu.. Gün kavramını kaybedeli uzun zaman olmuştu.
Sabah ve akşam, tavanından vuran ışıklar, tek yardımcı kaynağıydı bu zaman
konusunda. Bebek ağlamasıyla bağdaştırdığı geceden beri, anımsayabildiği
kadarıyla, sadece bir gece daha geçmiş, ayı bir kere daha görmüştü. O gecede de
ay, ışığını odasına cimrice göndermiş, odasını kapkaranlık kılmıştı..
Tavanından odasına girenler, sonsuz karanlıktan başka bir şey değildi.. O
yüzden, Ay’dan da nefret ediyordu..
Yine
akşam olmak üzereydi.. Eskiden olsa, bu vakitlerde –güneş batarken- dışarıdan
oldukça fazla gürültü çıkardı. Ama son üç gündür.. İki gündür..? Bu önemsizdi,
kaç gün, kaç gece geçmişti, önemsizdi. Önemli olan tek şey, yaşadığı yerde ki
‘can’ söndürülmüştü. Persler, eskiden beri, azar azar başlattığı akınları,
doruğa ulaştırmış. Sonunda işgallere başlamıştı. Hatırlayabildiği tek önemli
şey buydu.. Son iki-üç gündür de aklından çıkmış değildi. Uykusunda bile..!
‘’Giremezsiniz
dedim!’’ Bu babasının sesi olmalıydı. Babası.. ‘’Sizinle böyle anlaşmamıştık!’’
Yine tiz, boğucu, karşısındakini gıdıklayan bir ses tonuyla konuşuyordu. ’’Bizi
de diğerleri gibi…’’ Babasının sözleri, yine kendine ait olan bir ‘Agghhh..!’
nidasıyla kesildi. Ancak bu kez ses tonu, daha çok ‘can acısı’ taşıyordu..
Odasının
kapısı, sert bir tekmeyle açıldı. Oysaki bu kadar zorbalığa hiç gerek yoktu.
Zira kapı kilitli bile değildi. Evdekilerin, onu kilitlemeyi bırakmasının
üzerinden, küçük bebeklerin büyüyeceği kadar zaman geçmişti. Adam, ‘onu’
görünce, sanki büyük bir ganimet ele geçirmiş gibi, gözleri açıldı. Bu
bakışları daha önce de görmüştü.. Bu gözlerin arkasında ki, derin hisleri..
Tekrar hissetti.
Babasının
sesi kesilmişti sonunda. Deminden beri –Konuşmasının kesilmesinden beri-
bağırıyordu. Bağırarak, içeriyi talan eden adamları durdurabileceğini sanıyor
olmalıydı, ancak bunu; çok daha önceden düşünmüş olmalıydı. ‘O’ kulaklarını
kapayıp, konuşulanları duymamaya çalıştığı sıralarda, babası bunu düşünmüş
olmalıydı.. Evlerine gelen yabancı bir adamla, antlaşmaya çalışırken, bunu
düşünmüş olmalıydı.. Ve evet, artık iş işten geçmişti. Artık..
Adını
dahi bilmediği bir kadının böğrüne, acımasızca, mızrak sokarak işini
bitirdiler. Mızrağın sivri ucu, kanlı bir biçimde, kadının belinden dışarı
çıkmıştı. Onu öldüren adam, mızrağını geri çekmeye çalışırken ‘’Demiştim size.
Bir domuz kadar sert derisi var bunun.’’ Dedi. Ne kadar tuhaftı. Yıllar yılı
aynı evde yaşıyorlardı ama.. Kadına zerre kadar acımadı. ‘Oh, iyi oldu’ da
demedi içinden ama, kendisine yaptıkları yüzünden kadına acımadı.. Yine de bu
iğrençti, Perslerin tüm yaptıkları iğrençti. Persler iğrençti. Eskisi gibi...
Biraz
önce onu odasından söküp, aşağıya inen adam; durmadan ‘onun’ gözüne bakıyor,
pis pis sırıtıp duruyordu.. Mızrakla deşilen kadın, kanlar içinde yere
yığılmıştı. Odadakilerden –iki yabancı kadın daha- hiçbir ses işitilmemişti ilk
an. Ama kısa bir vakit sonra, genç gözüken çığlığı bastı. Acı dolu bu çığlık,
göğü delecek kadar güçlüydü. Askerler için ise, kahkahalarını daha da
şiddetlendiren, küçük bir sinek vızıltısından başka hiçbir şey değildi..
Dışarıda
ki kapışma da bitmişti. Kızıllar içinde ki askerler, babasını tamamen etkisiz
hale getirmişti. Artık, pişmanlık dolu bağırtıları da duyulmuyordu babasının..
Babasını, en son yokuş aşağı, tahminen limana doğru sürüklenirken gördü. Buna
sevinmesi gerekiyordu aslında. Küçükken ona, çok acılar çektiren babasıydı.
Stefanos’la evlenememesi için her türlü pisliği yapan babasıydı. Ve en sonunda,
Stefanos’u da, karnındakini de öldüren... Yine babasıydı. Ona yıllar yılı
hayatı zehir eden babasıydı..
Babası,
onun hayatını, hayallerini çalmıştı. Stefanos’u çalmıştı...
Ama şimdi,
nedense –bu kez- acımıştı babasına.. Zorla, sürüklenerek götürülürken, başından
akan kanlar değildi, acımasına neden olan. Veyahut, etrafındakileri korumak
için –‘O’nun dışında- askerlere yalvarışları da değildi..
Bu, bu...
Düşman ile ilgiliydi. Ortak Düşman! Persler! Ah, evet; yine hatırladı. Stefanos
ile çektiği acıları en büyük destekleyicilerinden biride Perslerdi. Onlardan
kaçmak için kaç gün, kaç gece; dağlarda sürüklenmişlerdi.. Kaç gece aç
uyumuşlardı..
Sonra birden,
babasına karşı duyduğu acıma hissi geçti... Babası bütün bunları hak etmişti.
Hem daha önce, kendisine yaptıkları yüzünden, hem de onlarla antlaşma yaptığı
için.. Belki ‘ona’ deli diyebilirlerdi, belki de delirmiş olabilirdi ama bunu,
babasının yaptıklarını anlayabiliyordu. O iğrenç konuşmalar, sessiz gecelerde
aklına kazınmıştı. Babası, tüm herkesi sırtından bıçaklamıştı.
Ve sonunda,
hakkını buluyordu.
Tanımadığı diğer
iki kadını da götürmüşlerdi. Askerler, onları incelerken, yüzleri pek iyi hal
almamıştı. Onları, beğenmemiş olmalılardı ve bu yüzden de, ya öldüreceklerdi,
ya da köle olarak götüreceklerdi. Evet, bunu da hatırlıyordu.. Nasıl aklından
çıkabilirdi ki? Yıllar önce, bunun gibi niceleriyle karşılaşmıştı sonuçta. Tüm
mesele, beğenilip, beğenilmemekti.
Bir asker, ona
doğru yaklaştı. Evde yalnızca üç asker ve kendisi kalmıştı. Diğer askerler,
kadınları götürmek için gitmişti. Asker ona yaklaşırken, yine hafızasını
yokladı. Ama sonra, birden vazgeçti ve adamın yüzüne bakmaya karar verdi,
korktuğunu belli etmek istemiyordu belki de. Ne diyordu, Stefanos; ‘Korkmak
sana hiç yakışmıyor..’ Askerin yağlı, kirden kapkara olmuş, şekilsiz bir yüzü
vardı. Alnının ortasından, sağ gözüne
doğru derin, upuzun bir yara uzanıyordu.. Bu haliyle, korkunç bir görüntüye
sahipti. O durumda, korkmadığını belli etmeye çalışmanın, gereksiz olacağını
fark etti. Bu uğraş, kendini komik duruma düşürmekten başka, hiçbir işe
yaramazdı. Korkmuştu ve askerlerde, bunu biliyordu.
Aklından deli
gibi, ‘Beni beğenmesin’ nidaları geçip duruyordu. Kime, nasıl yalvardığını
bilmiyordu ama ‘ona’, o an için yardım edebilecek, herhangi bir şey olabilirdi
yalvardığı. Belki de, başka bir asker.. Belki de.. Belki de şu küçük, sert
tahtadan, kalın çubuk bile olabilirdi.. Neden orada bulunduğunu bilmiyordu. Ne
için kullanıldığını dahi bilmiyordu. Onu, oraya Tanrılar koymuştu! Evet, doğru
cevap buydu. Sonunda Tanrılar, onunda sesini duymuş, yalvarışlarına daha fazla
kayıtsız kalamamıştı. İçinden, hafifçe teşekkür etti ve kalın tahtayı
kaldırarak, adamın yüzüne indirdi.
Kahkahalar..
Kesilmeden süren, sonsuz kahkahalar.. Askerler, sararmış dişlerini göstererek,
durmadan gülmeye başlamışlardı. ‘O’ ise, suratına darbeyi yiyeni korumaya
çalışmaları ve savaşmak için önüne atılmalarını bekliyordu. Ah, evet! Darbeyi
yiyen.. Ona doğru dönerken,
gördüklerinin bir hayal kırıklığı oluşturmasını bekler gibiydi. Ama onu görünce
hissettikleri, hayal kırıklığından çok daha öteydi. ‘En azından, burnunu
kanatmış olmam gerekmiyor muydu?’ diye düşünmüştü içinden. Hayır, burnunu dahi
kanatamamıştı! Çünkü, adamın yüzüne vurduğu; küçük, çelimsiz gözüken bir dal
parçasıydı... Onu oraya, kim, ne için koymuştu, bilmiyordu. Yalnızca...
O an, gerçekten
de delirmiş olduğunu düşündü.
Sonra yine
vazgeçti. Delirmiş olduğunu yıllar öncesinden biliyordu. Bu sadece, küçük bir
anımsamaydı, son günlerde ki gibi... Sadece, delirmiş olduğunu tekrar
anımsamıştı. O kadar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder