ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 14

                                                                                              Apoliana                                             Ne kadar süre geçtiğini, tam olarak bilemiyordu.. Gün kavramını kaybedeli uzun zaman olmuştu. Sabah ve akşam, tavanından vuran ışıklar, tek yardımcı kaynağıydı bu zaman konusunda. Bebek ağlamasıyla bağdaştırdığı geceden beri, anımsayabildiği kadarıyla, sadece bir gece daha geçmiş, ayı bir kere daha görmüştü. O gecede de ay, ışığını odasına cimrice göndermiş, odasını kapkaranlık kılmıştı.. Tavanından odasına girenler, sonsuz karanlıktan başka bir şey değildi.. O yüzden, Ay’dan da nefret ediyordu..
            Yine akşam olmak üzereydi.. Eskiden olsa, bu vakitlerde –güneş batarken- dışarıdan oldukça fazla gürültü çıkardı. Ama son üç gündür.. İki gündür..? Bu önemsizdi, kaç gün, kaç gece geçmişti, önemsizdi. Önemli olan tek şey, yaşadığı yerde ki ‘can’ söndürülmüştü. Persler, eskiden beri, azar azar başlattığı akınları, doruğa ulaştırmış. Sonunda işgallere başlamıştı. Hatırlayabildiği tek önemli şey buydu.. Son iki-üç gündür de aklından çıkmış değildi. Uykusunda bile..!
            ‘’Giremezsiniz dedim!’’ Bu babasının sesi olmalıydı. Babası.. ‘’Sizinle böyle anlaşmamıştık!’’ Yine tiz, boğucu, karşısındakini gıdıklayan bir ses tonuyla konuşuyordu. ’’Bizi de diğerleri gibi…’’ Babasının sözleri, yine kendine ait olan bir ‘Agghhh..!’ nidasıyla kesildi. Ancak bu kez ses tonu, daha çok ‘can acısı’ taşıyordu..
            Odasının kapısı, sert bir tekmeyle açıldı. Oysaki bu kadar zorbalığa hiç gerek yoktu. Zira kapı kilitli bile değildi. Evdekilerin, onu kilitlemeyi bırakmasının üzerinden, küçük bebeklerin büyüyeceği kadar zaman geçmişti. Adam, ‘onu’ görünce, sanki büyük bir ganimet ele geçirmiş gibi, gözleri açıldı. Bu bakışları daha önce de görmüştü.. Bu gözlerin arkasında ki, derin hisleri.. Tekrar hissetti.
            Babasının sesi kesilmişti sonunda. Deminden beri –Konuşmasının kesilmesinden beri- bağırıyordu. Bağırarak, içeriyi talan eden adamları durdurabileceğini sanıyor olmalıydı, ancak bunu; çok daha önceden düşünmüş olmalıydı. ‘O’ kulaklarını kapayıp, konuşulanları duymamaya çalıştığı sıralarda, babası bunu düşünmüş olmalıydı.. Evlerine gelen yabancı bir adamla, antlaşmaya çalışırken, bunu düşünmüş olmalıydı.. Ve evet, artık iş işten geçmişti. Artık..
            Adını dahi bilmediği bir kadının böğrüne, acımasızca, mızrak sokarak işini bitirdiler. Mızrağın sivri ucu, kanlı bir biçimde, kadının belinden dışarı çıkmıştı. Onu öldüren adam, mızrağını geri çekmeye çalışırken ‘’Demiştim size. Bir domuz kadar sert derisi var bunun.’’ Dedi. Ne kadar tuhaftı. Yıllar yılı aynı evde yaşıyorlardı ama.. Kadına zerre kadar acımadı. ‘Oh, iyi oldu’ da demedi içinden ama, kendisine yaptıkları yüzünden kadına acımadı.. Yine de bu iğrençti, Perslerin tüm yaptıkları iğrençti. Persler iğrençti. Eskisi gibi...
            Biraz önce onu odasından söküp, aşağıya inen adam; durmadan ‘onun’ gözüne bakıyor, pis pis sırıtıp duruyordu.. Mızrakla deşilen kadın, kanlar içinde yere yığılmıştı. Odadakilerden –iki yabancı kadın daha- hiçbir ses işitilmemişti ilk an. Ama kısa bir vakit sonra, genç gözüken çığlığı bastı. Acı dolu bu çığlık, göğü delecek kadar güçlüydü. Askerler için ise, kahkahalarını daha da şiddetlendiren, küçük bir sinek vızıltısından başka hiçbir şey değildi..
            Dışarıda ki kapışma da bitmişti. Kızıllar içinde ki askerler, babasını tamamen etkisiz hale getirmişti. Artık, pişmanlık dolu bağırtıları da duyulmuyordu babasının.. Babasını, en son yokuş aşağı, tahminen limana doğru sürüklenirken gördü. Buna sevinmesi gerekiyordu aslında. Küçükken ona, çok acılar çektiren babasıydı. Stefanos’la evlenememesi için her türlü pisliği yapan babasıydı. Ve en sonunda, Stefanos’u da, karnındakini de öldüren... Yine babasıydı. Ona yıllar yılı hayatı zehir eden babasıydı..
            Babası, onun hayatını, hayallerini çalmıştı. Stefanos’u çalmıştı...
Ama şimdi, nedense –bu kez- acımıştı babasına.. Zorla, sürüklenerek götürülürken, başından akan kanlar değildi, acımasına neden olan. Veyahut, etrafındakileri korumak için –‘O’nun dışında- askerlere yalvarışları da değildi..
Bu, bu... Düşman ile ilgiliydi. Ortak Düşman! Persler! Ah, evet; yine hatırladı. Stefanos ile çektiği acıları en büyük destekleyicilerinden biride Perslerdi. Onlardan kaçmak için kaç gün, kaç gece; dağlarda sürüklenmişlerdi.. Kaç gece aç uyumuşlardı..
Sonra birden, babasına karşı duyduğu acıma hissi geçti... Babası bütün bunları hak etmişti. Hem daha önce, kendisine yaptıkları yüzünden, hem de onlarla antlaşma yaptığı için.. Belki ‘ona’ deli diyebilirlerdi, belki de delirmiş olabilirdi ama bunu, babasının yaptıklarını anlayabiliyordu. O iğrenç konuşmalar, sessiz gecelerde aklına kazınmıştı. Babası, tüm herkesi sırtından bıçaklamıştı.
Ve sonunda, hakkını buluyordu.

Tanımadığı diğer iki kadını da götürmüşlerdi. Askerler, onları incelerken, yüzleri pek iyi hal almamıştı. Onları, beğenmemiş olmalılardı ve bu yüzden de, ya öldüreceklerdi, ya da köle olarak götüreceklerdi. Evet, bunu da hatırlıyordu.. Nasıl aklından çıkabilirdi ki? Yıllar önce, bunun gibi niceleriyle karşılaşmıştı sonuçta. Tüm mesele, beğenilip, beğenilmemekti.
Bir asker, ona doğru yaklaştı. Evde yalnızca üç asker ve kendisi kalmıştı. Diğer askerler, kadınları götürmek için gitmişti. Asker ona yaklaşırken, yine hafızasını yokladı. Ama sonra, birden vazgeçti ve adamın yüzüne bakmaya karar verdi, korktuğunu belli etmek istemiyordu belki de. Ne diyordu, Stefanos; ‘Korkmak sana hiç yakışmıyor..’ Askerin yağlı, kirden kapkara olmuş, şekilsiz bir yüzü vardı.  Alnının ortasından, sağ gözüne doğru derin, upuzun bir yara uzanıyordu.. Bu haliyle, korkunç bir görüntüye sahipti. O durumda, korkmadığını belli etmeye çalışmanın, gereksiz olacağını fark etti. Bu uğraş, kendini komik duruma düşürmekten başka, hiçbir işe yaramazdı. Korkmuştu ve askerlerde, bunu biliyordu.
Aklından deli gibi, ‘Beni beğenmesin’ nidaları geçip duruyordu. Kime, nasıl yalvardığını bilmiyordu ama ‘ona’, o an için yardım edebilecek, herhangi bir şey olabilirdi yalvardığı. Belki de, başka bir asker.. Belki de.. Belki de şu küçük, sert tahtadan, kalın çubuk bile olabilirdi.. Neden orada bulunduğunu bilmiyordu. Ne için kullanıldığını dahi bilmiyordu. Onu, oraya Tanrılar koymuştu! Evet, doğru cevap buydu. Sonunda Tanrılar, onunda sesini duymuş, yalvarışlarına daha fazla kayıtsız kalamamıştı. İçinden, hafifçe teşekkür etti ve kalın tahtayı kaldırarak, adamın yüzüne indirdi.
Kahkahalar.. Kesilmeden süren, sonsuz kahkahalar.. Askerler, sararmış dişlerini göstererek, durmadan gülmeye başlamışlardı. ‘O’ ise, suratına darbeyi yiyeni korumaya çalışmaları ve savaşmak için önüne atılmalarını bekliyordu. Ah, evet! Darbeyi yiyen..  Ona doğru dönerken, gördüklerinin bir hayal kırıklığı oluşturmasını bekler gibiydi. Ama onu görünce hissettikleri, hayal kırıklığından çok daha öteydi. ‘En azından, burnunu kanatmış olmam gerekmiyor muydu?’ diye düşünmüştü içinden. Hayır, burnunu dahi kanatamamıştı! Çünkü, adamın yüzüne vurduğu; küçük, çelimsiz gözüken bir dal parçasıydı... Onu oraya, kim, ne için koymuştu, bilmiyordu. Yalnızca...
O an, gerçekten de delirmiş olduğunu düşündü.
Sonra yine vazgeçti. Delirmiş olduğunu yıllar öncesinden biliyordu. Bu sadece, küçük bir anımsamaydı, son günlerde ki gibi... Sadece, delirmiş olduğunu tekrar anımsamıştı. O kadar.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder