ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 12

Annemi görebiliyordum; Brutos’da hemen yanındaydı.. Dün gece ki, bitkin ve sıkkın halleri artarak devam etmiş olmalıydı.. Yüzlerinden okuna; düşünmeden, konuşmadan, uzun süredir, sadece yürümüş olduklarıydı.. ‘Bir ölü gibi..’ Evet, bir ölü gibi görünüyorlardı.. Benim onlardan tek farkım ise, onlar yürüyor; ben koşuyordum, durmadan, soluklanmadan. Ama neticede, bende ölü gibi görünüyor olmalıydım.. Belki de.. ‘’Ölüydün?’

Koşmaya başladığımda, halen süren boğuşmayı, bebeğin Tanrıları utandıran inlemelerini ve çalılıklarda ki hareketleri ardımda bırakıyordum. Korkuyu, ölümü, savaşı; ardımda bırakıyordum.. Koşmaya başladıktan sonra, grubu bulana dek durmamıştım. Gruptan, ilk kez kaçtığımda; sadece kendim için koşuyordum; özgürlüğüm, yaşamım ve tabii zaferim için. Ama şimdi..? Şimdi, yalnız kendim için değil; masum köylüler için, annem ve Brutos için koşuyordum.. Zafere hep beraber ulaşacaktık, ulaşmalıydık. Pekala gücüm buna yetebilirdi.. Gücüm, zafere yetebilirdi..
 Ve oldukça uzun süren arayışlardan sonra, onları bulabilmiştim. Bu, çok geç olmuştu; neredeyse sabaha karşıydı. Hava hafiften ağarmaya başlamış, gecenin öldürücü karanlığı; yerini sorumluluk yüklü gün ışığına bırakmıştı. İşte, zaferin ilk adımı buydu. ‘Ne kadarda basit!’ diye geçirdim içimden. ‘Sonuna dek bu basitlikte ilerletmeye kaldı, zafer..’
Grubu ilk gördüğümde, bayağı şaşırmıştım. Sayıları, dün gecekinin neredeyse yarısıydı. Dün kaçarken gördüğüm ve yüzlerine acıyarak baktığım, onlarca kadın ve çocuk yoktu, şimdi. Kaybolmuştu hepsi, gitmişti. Endişe içinde ve içimden yalvara yalvara, gözlerimi grupta dolaştırmaya başladım. Onlarında, gitmiş olmaması için yalvarıyordum. Eğer ki Tanrıların içinde, hala bir parça acıma hissiyatı varsa, bu yalvarışlara kayıtsız kalamazlardı...
Ve kalmadılar da... Brutos ve annem oradaydı, hala usul usul; bir hiçe gittiklerinin farkında olmadan yürüyorlardı. Yüzleri, bir ölüyü andırıyordu. Grupta ki, kadın ve çocuk sayısının –ki ben, artık bunlara; esir gözüyle bakıyordum – aksine, asker sayısı çokça artmıştı. Bretlaos’un tanıdık askerlerinin yanında; uzun boylu ve iyi zırhlı askerlerde vardı artık. Üzerlerini –Bretlaos’un renksiz askerlerinden farklı olarak- kırmızı bir bezle komple sarmışlardı. Zırhlarının, boyunluklarının.. Her yerleri, bu kızıl bezle örtülüydü. Onlardan oluşacak bir orduyu düşünemiyordum. Eminim, ilkbaharda oluşan gül tarlası gibi görünürlerdi.. Peki o gül tarlası, savaştan sonra kan gölüne dönüşebilir miydi..? Sonuçta, ikisi de kıpkırmızıydı.. İçimden, olanca gücümle bunu diliyordum; zira onlar, Pers askeriydi... Savaştan sonra, hepsi ölmüş olmalıydı. Bu, bizim zaferimiz demek olurdu..
Sayıları oldukça az olan Persler –Çoğu köyde kalmış olmalıydı.- bir arada yürüyor, sayıları az bile olsa; beni, Bretlaos’un askerlerinden daha fazla korkutuyorlardı. Belki de, üzerlerinde ki iyi zırhlardan çok, yabancılıklarından, iğrenç dillerinden ve acımasızlıklarından korkuyordum, bilemiyorum.. Yalnızca endişelenip; korkuyordum..
Bir yolunu bulup onları kurtarmalıydım. Asaios burnuna götürüyorlardı onları. Orayı daha önce çok görmüştüm. Çok geniş, ağaçlardan arınmış, toprak bir alan bulunuyordu orada. Epeyce büyüktü ve dümdüzdü. Tam bir, esir toplama noktasıydı.. Orada, grubu neyi beklediğini, henüz grup içinden biri bilemiyorsa dahi; ben biliyordum. Yalnızca, ölüm ve işkence bekliyordu orada, onları. Dün gece, henüz küçücük bir bebeğe yapılanları gördükten sonra; bunu anlamak için, çok da zahmete girmemiştim. Yalnızca bir adam bile, gözünü kırpmadan zavallı bebeği kesebilmişse; tüm Pers birlikleri, kalabalık grubu, bir keçi sürüsü gibi kolaylıkla eritebilirdi..

..Dün geceden beri, bize bu kadar eziyet çektiren onca şeye katlanabilirdim. Sonuç olarak savaştaydık.. Babamın ölümüne ses çıkarmayabilirdim, evimizin ve köyde ki kalan tüm evlerin yakılmasına ses çıkarmayabilirdim. Yine sonuç olarak esaretten sonra, onları tekrar inşa edebilirdik.
Ama hainliğe asla sessiz kalmayacaktım. Annemin dediği gibi, yüzlerce yaz, yüzlerce kış geçse dahi; Bretlaos’un yaptıklarını unutmayacaktım.. Onun acınası ölümü, benim elimden olacaktı; ve tabii onun, bebeği gözünü kırpmadan öldüren, alçak askerinin de.. İkiside, listemin en üst sıralarını paylaşıyorlardı.. Tüm her şeylerini, aklıma kazımıştım, ikisinin de.. Uzun boyu, derin ve uzun bir yaraya sahip kafası, sağ omzunda ki hafif aksak duruş ve iğrenç, renksiz gözleriyle; bebeği katleden asker.. Yine iğrenç suratı ve kocaman göbeğiyle Bretlaos.. İkisi de, çekilen eziyetlerin baş kahramanıydı.. Şimdi tüm özellikleri hafızamdaydı ve bir gün hayatının sonlandırılması için beni bekliyordu. ‘İntikam’ için..

Deminden beri takip ettiğim grubu, daha rahat izlemek için iyi bir tepe bulmuştum. ‘Aklımdakileri’ uygulayabilmem için, iyi bir yer gibi gözüküyordu.. Bu tepe, biraz fazla dikti, aşağıya koşmam için büyük bir engeldi bu. Zira, o diklikte yüksek ihtimalle düşüp, bir yerimi, kırardım.. Ama pekâlâ uzaktan da atış yapabilirdim. Atış yapmam için ise, buradan daha iyi bir yer bulamazdım. Evet, o an aklıma yattı bu fikir. Buradan, bu dik tepeden, grubu kurtarabilirdim. Buradan atacağım taşlarla, önce Bretlaos’un askerlerini indirip, sonra diğerlerine bağırarak harekete geçirebilirdim..
Uzaklardan, yavaş yavaş yürüyerek gelen, hızlanmaları için, dört bir tarafta ki askerler tarafından, sürekli uyarılan grubu süzmeye başladım. Askerlerin duruşunu, kadınlardan ziyade, erkek çocuklarının bulunduğu tarafı ve tabii Annem ve Brutos’un içinde yer aldığı bölgeyi, tüm her şeyiyle analiz ediyordum. İyi bir komutan olmak bunu gerektirirdi ve bende dün geceden beri bu köyün komutanıydım! İyi olmak zorundaydım..
Kötü olan şuydu; grubu kurtarabilmem için belli başlı, birkaç tanede olsa askere ihtiyacım vardım. Oysa dün gece, tüm askerlerim kahramanca ölmüşlerdi.. Artık asker kaybetme, kendimi yitirme lüksüm yoktu. Yoksa köyde ki tüm, umut; güneşin dağa batışı gibi; yavaşça kaybolup giderdi. O güneşi batırmayacaktım...
Artık her şey hazırdı. Grupta ki asker sayısı tam tamına, on sekiz idi. Bunların yaklaşık yedi-sekiz kadarı, iyi zırhlı ve kızıllar içinde ki Pers askerleriydi. Onlar öbür uçta konuşlanmıştı, dolayısıyla ben harekete geçtiğimde; tüm grubu aşıp saldırıma karşı koymaları bayağı bir vakit alacaktı. En önde ve en arkada ise, yine yaklaşık olarak dörder Bretlaos askeri vardı. Onlarında, benim harekete geçmemle birlikte şahlanacak olan; arka ve önde kümelenmiş, aralarından birkaçını tanıdığım, erkek çocukları tarafından halledilebileceğini düşünüyordum. Çocuklar en azından onları oyalayabilirlerdi. Zira aralarında benden çok daha güçlü ve yaşı benden büyük olanları bulunuyordu. En az benim kadar, iyi dövüşebilirlerdi. Grubu, annelerini, kardeşlerini kurtarabilirlerdi. Ve bende, bunu, onlara haykırarak; harekete geçmelerini sağlayabilirdim..

Tüm planı kafamda yapmıştım.. Grup; benim sabahtan beri üzerinde bulunduğum, yüksek tepenin kenarından, Asaios burnuna doğru götürülüyordu.. Zannediyorum orada, köyde bulunandan çok daha fazla Persli vardı. Zira dün gece, köyün sahiline baktığımda gördüğümden katlarca fazlasını; uzaklarda, koyun öbür köşesinde ki gemilerin yanan meşalelerinde görmüştüm. O an, gerçekten korkutucu görünüyorlardı.. Ateş böceklerinden bir ordu gibi görünüyorlardı. Sayılarının, tahmin ettiğimden de fazla olma ihtimali vardı.. Zira benim gördüklerim; sadece gözlerimin alabildikleriydi..
Benden tarafta, yani tepenin bulunduğu tarafta, topu topu iki asker vardı. Onlarda, sık diken ve çalılardan dolayı, rahatça yürüyemiyor; değil grubu yönlerdirmek ve korumak, kendilerine söz geçiremiyorlardı.. Sanıyorum, bunlar aralarında ki en zayıf ve acemi askerlerdi. Öteki askerlerden hem yapı olarak çok gerideydiler, hem de yaşça oldukça gençtiler. Bu iki asker, tam olarak menzilime, en uygun atış alanıma girdiklerinde harekete geçecektim..
Konuşlandığım alanda, onlarca taş biriktirmiştim. Bunları, o iki askerin üzerine yağmur gibi yağdıracak; dün bize yaptıkları gibi, korkudan düşünememelerini sağlayacaktım. Daha sonra, o iki askerin etkisizleşmesinin ardından; şu aşağıya doğru uzanan dik yamaçtan koşarcasına inecek; grupta ki herkese, o büyük ‘Umut Güneşinin’ sözlerini haykıracaktım. Beni dinleyeceklerini biliyordum, dinlemek zorundaydılar; kurtuluşları buna bağlıydı, hepimizin kurtuluşu, buna bağlıydı...
Çokça kan dökülecekti belki. Hatta, Annemi veyahut Brutos’u dahi kaybedebilirdim.. Ve belki başarısız olacak, hainler tarafından öldürülecektim. Ama tüm bunları göze almıştım; ya bugün, burada kurtulmak üzere savaşacak; ya da sonsuza kadar vasıfsız bir ceset olarak yaşayacaktım. Ben, aklımda dolanan onlarca düşünce ve üzerime binen sonsuz büyüklükte ki sorumluluk yükü altında ezilirken; grup tam olarak menzilime girmişti. O iki zayıf asker, birazdan ölüme kavuşacaktı. Kavuşmalıydı...
Ve tabii biz de; ‘Özgürlüğe..’
İlk taşı, umudun ilk halkasını kaldırdım göğe. Öncekinden daha ağır gelmişti, bu sefer elime. Sanki onu taşırken daha hafif gibiydi.. Ama bunu sorun etmedim. Taşı, aşağıya doğru fırlatacağımdan; zorlanmayacağımı umut ediyordum. Yaşamım boyunca, hiç olmadığı kadar; hırslanmış ve güçlenmiştim sanki. Ve taşı, özgürlüğe doğru, tüm gücümle, hırsımla, umudumla fırlattım...
Taş, önce hafifçe aşağıya süzülüyormuş gibiydi; ‘tam olarak istediğim gibi’. Hedefine ulaştığında, diken ve çalılarla boğuşan şu iki aptal askerden birinin kafasını yarayacaktı.. Çok geçmeden, bende ikinci taşı çıkaracak, onunla da; ayakta kalmış, ama arkadaşının kaybıyla büyük şaşkınlık yaşayan diğerini vuracaktım..

Ama sonra, birden fark ettim. Taşın aşağıya değil; yavaşça yukarıya doğru çıktığı gördüm. Peşinen, ardımda bir şeyler hissettim.. Ah.. Omuzlarımda ki bu eller!?
Güçlü, kuvvetli iki el; beni gruptan aksi tarafa doğru çekti. Aşağıya doğru gitmesini beklediğim taş, hafifçe, ses çıkarmadan, biraz önce ayakta durduğum yere düştü.. Ağzıma bastırılan çamurlu bir el, bağırmamı engelliyor, zafere ulaşmaları için, sesimi duymaları gereken gruba ulaşmamı imkansızlaştırıyordu.. Zafer, artık çok uzaktı..
           
            Bir an sonra, sanıyorum hayal kırıklığından; yine bayıldım. Ya da öldüm. Bilemiyordum.
            Yalnızca, artık yoktum..
            Ve zaferde yoktu...








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder