Annemi
görebiliyordum; Brutos’da hemen yanındaydı.. Dün gece ki, bitkin ve sıkkın
halleri artarak devam etmiş olmalıydı.. Yüzlerinden okuna; düşünmeden,
konuşmadan, uzun süredir, sadece yürümüş olduklarıydı.. ‘Bir ölü gibi..’ Evet,
bir ölü gibi görünüyorlardı.. Benim onlardan tek farkım ise, onlar yürüyor; ben
koşuyordum, durmadan, soluklanmadan. Ama neticede, bende ölü gibi görünüyor
olmalıydım.. Belki de.. ‘’Ölüydün?’
Koşmaya
başladığımda, halen süren boğuşmayı, bebeğin Tanrıları utandıran inlemelerini
ve çalılıklarda ki hareketleri ardımda bırakıyordum. Korkuyu, ölümü, savaşı;
ardımda bırakıyordum.. Koşmaya başladıktan sonra, grubu bulana dek durmamıştım.
Gruptan, ilk kez kaçtığımda; sadece kendim için koşuyordum; özgürlüğüm, yaşamım
ve tabii zaferim için. Ama şimdi..? Şimdi, yalnız kendim için değil; masum
köylüler için, annem ve Brutos için koşuyordum.. Zafere hep beraber
ulaşacaktık, ulaşmalıydık. Pekala gücüm buna yetebilirdi.. Gücüm, zafere
yetebilirdi..
Ve oldukça uzun süren arayışlardan sonra,
onları bulabilmiştim. Bu, çok geç olmuştu; neredeyse sabaha karşıydı. Hava
hafiften ağarmaya başlamış, gecenin öldürücü karanlığı; yerini sorumluluk yüklü
gün ışığına bırakmıştı. İşte, zaferin ilk adımı buydu. ‘Ne kadarda basit!’ diye
geçirdim içimden. ‘Sonuna dek bu basitlikte ilerletmeye kaldı, zafer..’
Grubu ilk
gördüğümde, bayağı şaşırmıştım. Sayıları, dün gecekinin neredeyse yarısıydı.
Dün kaçarken gördüğüm ve yüzlerine acıyarak baktığım, onlarca kadın ve çocuk
yoktu, şimdi. Kaybolmuştu hepsi, gitmişti. Endişe içinde ve içimden yalvara
yalvara, gözlerimi grupta dolaştırmaya başladım. Onlarında, gitmiş olmaması
için yalvarıyordum. Eğer ki Tanrıların içinde, hala bir parça acıma hissiyatı
varsa, bu yalvarışlara kayıtsız kalamazlardı...
Ve kalmadılar
da... Brutos ve annem oradaydı, hala usul usul; bir hiçe gittiklerinin farkında
olmadan yürüyorlardı. Yüzleri, bir ölüyü andırıyordu. Grupta ki, kadın ve çocuk
sayısının –ki ben, artık bunlara; esir gözüyle bakıyordum – aksine, asker
sayısı çokça artmıştı. Bretlaos’un tanıdık askerlerinin yanında; uzun boylu ve
iyi zırhlı askerlerde vardı artık. Üzerlerini –Bretlaos’un renksiz
askerlerinden farklı olarak- kırmızı bir bezle komple sarmışlardı. Zırhlarının,
boyunluklarının.. Her yerleri, bu kızıl bezle örtülüydü. Onlardan oluşacak bir
orduyu düşünemiyordum. Eminim, ilkbaharda oluşan gül tarlası gibi
görünürlerdi.. Peki o gül tarlası, savaştan sonra kan gölüne dönüşebilir
miydi..? Sonuçta, ikisi de kıpkırmızıydı.. İçimden, olanca gücümle bunu
diliyordum; zira onlar, Pers askeriydi... Savaştan sonra, hepsi ölmüş
olmalıydı. Bu, bizim zaferimiz demek olurdu..
Sayıları
oldukça az olan Persler –Çoğu köyde kalmış olmalıydı.- bir arada yürüyor,
sayıları az bile olsa; beni, Bretlaos’un askerlerinden daha fazla
korkutuyorlardı. Belki de, üzerlerinde ki iyi zırhlardan çok,
yabancılıklarından, iğrenç dillerinden ve acımasızlıklarından korkuyordum,
bilemiyorum.. Yalnızca endişelenip; korkuyordum..
Bir yolunu
bulup onları kurtarmalıydım. Asaios burnuna götürüyorlardı onları. Orayı daha
önce çok görmüştüm. Çok geniş, ağaçlardan arınmış, toprak bir alan bulunuyordu
orada. Epeyce büyüktü ve dümdüzdü. Tam bir, esir toplama noktasıydı.. Orada,
grubu neyi beklediğini, henüz grup içinden biri bilemiyorsa dahi; ben
biliyordum. Yalnızca, ölüm ve işkence bekliyordu orada, onları. Dün gece, henüz
küçücük bir bebeğe yapılanları gördükten sonra; bunu anlamak için, çok da
zahmete girmemiştim. Yalnızca bir adam bile, gözünü kırpmadan zavallı bebeği
kesebilmişse; tüm Pers birlikleri, kalabalık grubu, bir keçi sürüsü gibi
kolaylıkla eritebilirdi..
..Dün geceden
beri, bize bu kadar eziyet çektiren onca şeye katlanabilirdim. Sonuç olarak
savaştaydık.. Babamın ölümüne ses çıkarmayabilirdim, evimizin ve köyde ki kalan
tüm evlerin yakılmasına ses çıkarmayabilirdim. Yine sonuç olarak esaretten
sonra, onları tekrar inşa edebilirdik.
Ama hainliğe
asla sessiz kalmayacaktım. Annemin dediği gibi, yüzlerce yaz, yüzlerce kış
geçse dahi; Bretlaos’un yaptıklarını unutmayacaktım.. Onun acınası ölümü, benim
elimden olacaktı; ve tabii onun, bebeği gözünü kırpmadan öldüren, alçak
askerinin de.. İkiside, listemin en üst sıralarını paylaşıyorlardı.. Tüm her
şeylerini, aklıma kazımıştım, ikisinin de.. Uzun boyu, derin ve uzun bir yaraya
sahip kafası, sağ omzunda ki hafif aksak duruş ve iğrenç, renksiz gözleriyle;
bebeği katleden asker.. Yine iğrenç suratı ve kocaman göbeğiyle Bretlaos..
İkisi de, çekilen eziyetlerin baş kahramanıydı.. Şimdi tüm özellikleri
hafızamdaydı ve bir gün hayatının sonlandırılması için beni bekliyordu.
‘İntikam’ için..
Deminden beri
takip ettiğim grubu, daha rahat izlemek için iyi bir tepe bulmuştum.
‘Aklımdakileri’ uygulayabilmem için, iyi bir yer gibi gözüküyordu.. Bu tepe,
biraz fazla dikti, aşağıya koşmam için büyük bir engeldi bu. Zira, o diklikte
yüksek ihtimalle düşüp, bir yerimi, kırardım.. Ama pekâlâ uzaktan da atış
yapabilirdim. Atış yapmam için ise, buradan daha iyi bir yer bulamazdım. Evet,
o an aklıma yattı bu fikir. Buradan, bu dik tepeden, grubu kurtarabilirdim.
Buradan atacağım taşlarla, önce Bretlaos’un askerlerini indirip, sonra
diğerlerine bağırarak harekete geçirebilirdim..
Uzaklardan,
yavaş yavaş yürüyerek gelen, hızlanmaları için, dört bir tarafta ki askerler
tarafından, sürekli uyarılan grubu süzmeye başladım. Askerlerin duruşunu,
kadınlardan ziyade, erkek çocuklarının bulunduğu tarafı ve tabii Annem ve
Brutos’un içinde yer aldığı bölgeyi, tüm her şeyiyle analiz ediyordum. İyi bir
komutan olmak bunu gerektirirdi ve bende dün geceden beri bu köyün
komutanıydım! İyi olmak zorundaydım..
Kötü olan
şuydu; grubu kurtarabilmem için belli başlı, birkaç tanede olsa askere
ihtiyacım vardım. Oysa dün gece, tüm askerlerim kahramanca ölmüşlerdi.. Artık
asker kaybetme, kendimi yitirme lüksüm yoktu. Yoksa köyde ki tüm, umut; güneşin
dağa batışı gibi; yavaşça kaybolup giderdi. O güneşi batırmayacaktım...
Artık her şey
hazırdı. Grupta ki asker sayısı tam tamına, on sekiz idi. Bunların yaklaşık
yedi-sekiz kadarı, iyi zırhlı ve kızıllar içinde ki Pers askerleriydi. Onlar
öbür uçta konuşlanmıştı, dolayısıyla ben harekete geçtiğimde; tüm grubu aşıp
saldırıma karşı koymaları bayağı bir vakit alacaktı. En önde ve en arkada ise,
yine yaklaşık olarak dörder Bretlaos askeri vardı. Onlarında, benim harekete
geçmemle birlikte şahlanacak olan; arka ve önde kümelenmiş, aralarından
birkaçını tanıdığım, erkek çocukları tarafından halledilebileceğini
düşünüyordum. Çocuklar en azından onları oyalayabilirlerdi. Zira aralarında
benden çok daha güçlü ve yaşı benden büyük olanları bulunuyordu. En az benim
kadar, iyi dövüşebilirlerdi. Grubu, annelerini, kardeşlerini kurtarabilirlerdi.
Ve bende, bunu, onlara haykırarak; harekete geçmelerini sağlayabilirdim..
Tüm planı
kafamda yapmıştım.. Grup; benim sabahtan beri üzerinde bulunduğum, yüksek
tepenin kenarından, Asaios burnuna doğru götürülüyordu.. Zannediyorum orada,
köyde bulunandan çok daha fazla Persli vardı. Zira dün gece, köyün sahiline
baktığımda gördüğümden katlarca fazlasını; uzaklarda, koyun öbür köşesinde ki
gemilerin yanan meşalelerinde görmüştüm. O an, gerçekten korkutucu
görünüyorlardı.. Ateş böceklerinden bir ordu gibi görünüyorlardı. Sayılarının,
tahmin ettiğimden de fazla olma ihtimali vardı.. Zira benim gördüklerim; sadece
gözlerimin alabildikleriydi..
Benden
tarafta, yani tepenin bulunduğu tarafta, topu topu iki asker vardı. Onlarda,
sık diken ve çalılardan dolayı, rahatça yürüyemiyor; değil grubu yönlerdirmek
ve korumak, kendilerine söz geçiremiyorlardı.. Sanıyorum, bunlar aralarında ki
en zayıf ve acemi askerlerdi. Öteki askerlerden hem yapı olarak çok
gerideydiler, hem de yaşça oldukça gençtiler. Bu iki asker, tam olarak
menzilime, en uygun atış alanıma girdiklerinde harekete geçecektim..
Konuşlandığım
alanda, onlarca taş biriktirmiştim. Bunları, o iki askerin üzerine yağmur gibi
yağdıracak; dün bize yaptıkları gibi, korkudan düşünememelerini sağlayacaktım.
Daha sonra, o iki askerin etkisizleşmesinin ardından; şu aşağıya doğru uzanan
dik yamaçtan koşarcasına inecek; grupta ki herkese, o büyük ‘Umut Güneşinin’
sözlerini haykıracaktım. Beni dinleyeceklerini biliyordum, dinlemek
zorundaydılar; kurtuluşları buna bağlıydı, hepimizin kurtuluşu, buna
bağlıydı...
Çokça kan
dökülecekti belki. Hatta, Annemi veyahut Brutos’u dahi kaybedebilirdim.. Ve
belki başarısız olacak, hainler tarafından öldürülecektim. Ama tüm bunları göze
almıştım; ya bugün, burada kurtulmak üzere savaşacak; ya da sonsuza kadar
vasıfsız bir ceset olarak yaşayacaktım. Ben, aklımda dolanan onlarca düşünce ve
üzerime binen sonsuz büyüklükte ki sorumluluk yükü altında ezilirken; grup tam
olarak menzilime girmişti. O iki zayıf asker, birazdan ölüme kavuşacaktı.
Kavuşmalıydı...
Ve tabii biz
de; ‘Özgürlüğe..’
İlk taşı,
umudun ilk halkasını kaldırdım göğe. Öncekinden daha ağır gelmişti, bu sefer
elime. Sanki onu taşırken daha hafif gibiydi.. Ama bunu sorun etmedim. Taşı,
aşağıya doğru fırlatacağımdan; zorlanmayacağımı umut ediyordum. Yaşamım
boyunca, hiç olmadığı kadar; hırslanmış ve güçlenmiştim sanki. Ve taşı,
özgürlüğe doğru, tüm gücümle, hırsımla, umudumla fırlattım...
Taş, önce
hafifçe aşağıya süzülüyormuş gibiydi; ‘tam olarak istediğim gibi’. Hedefine
ulaştığında, diken ve çalılarla boğuşan şu iki aptal askerden birinin kafasını
yarayacaktı.. Çok geçmeden, bende ikinci taşı çıkaracak, onunla da; ayakta
kalmış, ama arkadaşının kaybıyla büyük şaşkınlık yaşayan diğerini vuracaktım..
Ama sonra,
birden fark ettim. Taşın aşağıya değil; yavaşça yukarıya doğru çıktığı gördüm.
Peşinen, ardımda bir şeyler hissettim.. Ah.. Omuzlarımda ki bu eller!?
Güçlü,
kuvvetli iki el; beni gruptan aksi tarafa doğru çekti. Aşağıya doğru gitmesini
beklediğim taş, hafifçe, ses çıkarmadan, biraz önce ayakta durduğum yere
düştü.. Ağzıma bastırılan çamurlu bir el, bağırmamı engelliyor, zafere
ulaşmaları için, sesimi duymaları gereken gruba ulaşmamı imkansızlaştırıyordu..
Zafer, artık çok uzaktı..
Bir
an sonra, sanıyorum hayal kırıklığından; yine bayıldım. Ya da öldüm.
Bilemiyordum.
Yalnızca,
artık yoktum..
Ve
zaferde yoktu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder