ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 20

                                                                          Aylar Sonra

            Mağaranın duvarına vuran ışıklar, pekâlâ içerisini aydınlatabiliyordu; içerisini aydınlatıyordu ki, duvarda ki boşlukları görebilelim. Eskiden, avlanmış hayvanların asılı olduğu boşlukları. Ateş, bize düşmandı. Ateşin ışıkları bile; bize düşmandı...

            Soğuğu pek hissetmiyordum.. Zira, mağaranın ortasında yaktığımız ateş, içeriyi oldukça fazla ısıtıyordu. Üstelik, Brutos’la birlikte; genellikle ateşin hemen yanı başında uyuyorduk. Bu, kış başlamadan önce, Menaxos’u kurtardığımız kampta ki, askerlerin uyuyuş biçimine oldukça fazla benziyordu. O zaman da, hepsi böyle, ateşin etrafını daire şeklinde sararak uyuyorlardı.. Tabii o gece, hepsinin, son gecesi, o uykuları da; son uykuları olmuştu...
            Menaxos, yine dışarıdaydı. Mağaranın, girişine diktiği, ucu sivri kazıklara; yenilerini eklemekle meşguldü. Bize adının Menaxos olduğunu, onu kurtardıktan bir gün sonra söylemişti. Ah, onu ilk gördüğümde, ne kadar da korkmuştum ondan..! Sanki bir hayvan, bir canavar sanmıştım rengine bakarak! Ama o, Menaxos... Bizi ölümden kurtarmıştı. O olmasaydı, Pers askerinin kılıcı, kalbimi deşecekti ve bu da Brutos’la birlikte, hayatımın sonu anlamına gelirdi. Menaxos da bir insandı. Hem de iyi bir insan..
            Yaraları, mağaraya tırmandığımız sırada; zaten kapanmaya başlamıştı. Bu tırmanışta, eskisi gibi aç yürümüyorduk. Öldürdüğümüz askerlerden topladığımız yiyecekler, bizi uzun süre götürmüştü. Üstelik o sıralar, henüz kış dahi bastırmamıştı. Dağlarda dolaşan hayvanları avlayıp, iyi bir şekilde beslenebiliyorduk.. Böylece, daha bu nezih mağaraya ulaşmamışken, Menaxos’un yaralarının –en derinleri hariç- büyük kısmı kapanmıştı.. Bende, ağabeyimin yine en iyi kararı verdiğini öğrenmiştim. Mağaramızda geçirdiğimiz ilk günler, gerçektende muazzamdı...
            Menaxos, mağaraya geldikten, kısa bir vakit sonra; tamamen iyileşmişti. Bacağı artık aksamıyor, biraz yürüdükten sonra, hemen düşüp kalmıyordu. Ara ara, yeniden kanamaya başlayan kafasının arkasında ki yarada, artık tamamen iyileşmişti. O andan sonra ise, o da, artık bizim küçük grubumuzun, bir ferdi olmaya başlamıştı. Onu kurtardığımız ilk günler, ona soğuk davranan ve sürekli bizden uzak tutmaya çalışan ağabeyim de, sonradan ona güvenmeye başlamıştı. Oysa ki, biz ta en başından beri, bizi ölümden kurtardığından beri, ona ölesiye güveniyorduk. Sonuç olarak, bizi öldürmek isteseydi, ilk anda bunu çok rahat bir şekilde yapabilirdi. Ya da onu çözdükten sonra, arkasını dönüp; son hızla kaçabilirdi. Ne de olsa, yaralar onun yaşama hırsından üstün gelecek değildi.. Ama o, kalıp savaşmayı seçmişti. O, bizi kurtarmayı, ‘Pyto..’yu öldürmeyi seçmişti. Ve bu da, onun güvenilir biri olduğunu kanıtlıyordu. O, artık bizden biriydi... Bunu ta en başından beri biliyordum.
            Ve sonra, bir gün –ağabeyimle neredeyse dost olmuşlardı- bize tüm hikayesini anlattı.. En başından, yaşadığı çorak topraklara Perslerin ilk gelişinden itibaren, her şeyi anlattı. Onu, henüz küçücük bir çocukken nasıl alıkoyduklarından, iri fiziğine dayanarak bir tarafa ayırdıklarından ve sonra da, ‘o’ tarafa ayrılmışlarla birlikte, ağır işkenceler içinde nasıl eğittiklerinden bahsetti..
O, bir Pers askeri olarak yetiştirilmişti. O, yaşadığı yerde ki insanları öldüren Persler tarafından, yine başka milletten insanları öldürmek üzere, savaşçı olarak yetiştirilmişti.. Bunun nasıl bir şey olduğunu aklım almıyordu. Her millet, kendisi için dövüşmez miydi? Mağlup olduklarında; köyleri, şehirleri ele geçirilir, vahşice öldürülmez miydi? Ama Persler, bu her millet tanımına uymuyordu. Onlar yendikleri milletlerden kaçırdıkları çocukları, yine bir başka milleti yenmek için kullanıyorlardı. Benim gözümde ‘bu’ Persler zavallıydı. Kendilerine güvenemeyecek kadar zavallı...
            Menaxos anlatmaya devam etti, işkenceler altında geçirdiği uzun senelerden sonra, iyi bir asker olduğunu kanıtlayıp, orduya katılmasından bahsetti. Ancak daha sonra, onun yer aldığı birliğin, savaşlarda hep ön saflarda yer alıp, düşman için bir yem vaziyeti gördüğünü söyledi. Bütün eğitimleri, bunun üzerineymiş, ‘Nasıl kahramanca ölünür?’ Tabii Persler adına..
            Sonra da, Yunan topraklarına çıkışlarına geldi sıra. Söylediğine göre, Persler bu savaş için yıllardır hazırlanıyormuş. Kralları Darius, kanlı bir darbeyle tahtını ele geçirdikten sonra, imparatorluğu her şeyiyle bu savaşa hazırlamış.. Öyle ki, o beş yıllık süre zarfında, farklı milletlerin yaşadığı Pers toprakları açlıktan kırılmış, üstelik rekor derecede yüksek vergi alınmasına rağmen.. Ayrıca, orada ki milletler isyan etmesin diye, her sene, belli bir yaşa gelmiş erkek çocuklarını, esaretleri altına, orduya alıyorlarmış, Menaxos gibi.. Vergi vermeyeni öldürüyor, az verenin bir organını kesiyorlarmış. Tek kelimeyle, bir katliammış yaptıkları..
Sonra, ordunun savaşa hazırlanmasına geçti.. Dediğine göre, Persler, Yunan donanmasını yenebilmek için, çok büyük alanlarda ki ormanları yok etmiş, çıkardıkları odunla, daha önce görülmemiş büyüklükte gemiler yapmış. Bunların yanı sıra, Yunan donanmasının temelini oluşturan ‘Trireme’ isimli gemileri de, aynı şekilde kopyalayıp, onlarca, yüzlerce yapmışlar.. Umdukları Yunan Topraklarını, haritadan silmekmiş..
Savaş için öyle planlar yapmışlar ki, bunları uygulamak bizim için imkansızın üstünde. Örneğin, gördüğümüz nehirlerden onlarca kat büyüklükte ki bir nehri –sanırım Abidos ve Sestos’u ayıran bir boğaz demişti, boğaz ne demek bilmiyordum..- dubalardan oluşturdukları bir köprüyle, geçmişler.. Bizim Asaios burnundan çok da uzun ve geniş bir burnu, en büyük gemilerin geçmesine olanak sağlayacak şekilde, bir kanal açarak geçmişler.. ‘Bir nevi;’ diyordu Menaxos. ‘Gemileri karadan yürütüyor gibi gözüküyorlardı..’
Persler zaferden o kadar eminmiş ki, plansız bir şekilde, gördükleri her yere, her köye, şehre saldırmaya başlamış.. Bu köyler, şehirler; onlar için yakılıp, yıkılacak bir harabeler yığınından başka hiçbir şey değilmiş.. Sıra, Perslerin hazırlıkları ve iğrençliklerinden sonra; Menaxos’un kurtuluşuna geldi. Aslında, bu ilk anda bir kurtuluş değildi. Zira askerlik görevini yürüttüğü sırada da Menaxos hala Perslerin tutsağıydı. Bağlandıktan sonra ise, görevi yine esaret altında, sefil bir ‘esir’di...
            ‘’Bana emredileni yapmadım ve.. O yüzden esir altına almaya çalıştılar, beni.’’ Bunları anlatırken, sanki yaşadıkları bir kez daha gözlerinin önünden akıp gidiyordu. ‘’Henüz yürüyemeyen bir bebeği öldürmemi istemişlerdi benden. Annesinin gözlerim önünde öldürüldüğü, küçücük bir bebeği..’’ O anda, gözlerinden biriken yaşları görebiliyordum. ‘’Ve bende yapmadım. İlk defa, bana emrettikleri bir şey yapmadım. Annemi, babamı, tüm akrabalarımı, insanlarımı öldüren insanların dediklerini, ilk defa yapmadım. Bu, yıllar sonra yaptığım ilk doğru şeydi belki de.. Ve bende, bunun sonucunda öldürülmeye razıydım!’’ Sözlerini bitirdiğinde, yüzünde anlamlı bir gurur okunuyordu..
            ‘’Beni, o anda öldürmediler. Çünkü ordu içinde tanınmış bir askerdim. Yabancı yerlerden getirilen askerlerin gözünde, iyi bir ‘ibret’ aracıydım. Beni, çıkartmanın en yoğun olduğu yere götürüyorlardı. Kendinden emin Persler, o sıralarda, sefil bir direnişten bahsediyorlardı. Ancak ‘sefil’ dedikleri bu direniş, onları epeyce oyalamıştı onları. Kral Leonidas, uzunca bir süre Perslerin yolunu tıkamıştı. Bunun nedeninin de, askerlerin Yunanlıları küçümsemesi olduğu aşikârdı. Ve bende, dört bir yandan getirilen esir askerlerle birlikte, bu büyük ordunun önünde katledilecektim. Krallarının böbürlenmeleri yüzünden, büyük bir şımarıklıkla savan Perslerin, kendine gelmesini sağlayacaktım.. Hayatımı Persler için yaşamıştım ve yine, onlar için ölecektim...’’
Küçük köyümüze çıkan asker sayısının çokluğunu anlayabiliyordum artık. Onların amacı, köyümüzü ele geçirmek, yakıp, yıkmak değildi. Bunu küçük bir birlikle de, pekâlâ rahatça yapabilirlerdi. O çıkartmanın asıl amacı, daha güneye gidip, ana orduya katılmaktı. Menaxos’un bahsettiği Kral Leonidas ismini daha önce de duymuştum ve zafer haberi, beni oldukça mutlu etti. Menaxos’un söylediğine göre, bu sadece bir ‘oyalamaktı’ ama bana göre, Yunanlıların, asıl karakterini gösteriyordu.. Leonidas’ın zaferi, tüm Yunanlılara, bir ilham olacaktı...
Ve sonra, kaderin bizi buluşturduğu nokta da, karşılaşmış, birbirimizin hayatlarını kurtararak, bu mağaraya kadar çıkmıştık. İlk günlerde, hayatımız mükemmel derece de iyi gidiyordu. Ağabeyim, avcılık yeteneğini, son raddesine kadar konuşturuyor, hemen hemen her gün bir şeyler avlıyordu. Dahası, ben ve Brutos’ta, bu ortamda iyi birer eğitim almaya başlamıştık. İlk gördüğümde, gözüme geremeyeceğim kadar büyük gelen yayı, artık rahatlıkla kullanabiliyordum. Henüz iyi atışlara ulaşamamıştım ama ‘öyle gitseydi, sıra muhakkak ona da gelirdi’ diye de düşünüyordum.. Bunun yanında, Menaxos harika bir savaşçıydı. Tek hamlede, bir Pers askerini nasıl öldürdüğünü görmüştüm, üstelik bunu; her yanı yara bere içindeyken yapmıştı. Üstelik, yetenekleri, o gece gösterdiğinden çok daha büyüktü. Bu yeteneklerini, daha önceleri Persler için kullanmıştı ama artık, sıra; iki Yunan çocuğunu eğitmeye gelmişti. O da, her gün, bize nasıl iyi bir savaşçı olunacağını öğretiyordu. Tüm Yunan topraklarında kan ve felaket varken, bizim küçük mağaramızda, hayat mükemmel ilerliyordu. Ta ki, kar bastırana dek..
Ne yiyecek bulabiliyorduk; ne de adam akıllı talim yapabiliyorduk artık. Üzerimizde ki giyecekler, bu soğuk havada dışarı çıkmamıza katiyen izin vermiyordu. Kardan sonra ki günleri, Leonidas’ın önünde sıkışıp kalan Kral Darius gibi, mağaramıza kapalı kalarak geçirdik. Ağabeyim; bu süre boyunca, bize, mağaranın içlerine gitmemizi ve mağaradan dışarı çıkmamızı tamamen yasaklamıştı. Mağaranın içi oldukça genişti ve içeriye doğru karanlık bir yol uzanıyordu. Dar bir geçitten geçtikten sonra ulaşılabilen o yerde, neler olduğunu hiçbir zaman görememiştim.. Karın yağışından bir süre sonra, ağabeyimin önceden avladığı, ileride yemek için duvarlara astığımız hayvanlarda tükenmeye başladı. Onları oraya asarken, bütün bir kış bozulmadan dayanabileceğini söylemişti ağabeyim. Ancak henüz kışın ortasına gelmeden, hepsi gitmişti.. Ağabeyim, bu kez yanılmıştı...
Ve sonra bir gün, biz uykudayken, ağabeyim mağaraya bir geyik getirdi. Gece sesini duyduğu andan beri, peşine düşmüş olduğu bu geyiği, ancak sabahın ilk ışıklarıyla yakalayabilmişti. O gün, tüm zamanımızı, o geyikle harcadık. Ancak akşama doğru, onu pişirip, yemeye hazır hale getirebilmiştik. Ağabeyim ve Menaxos, ustalıkla geyiğin derisini yüzüyor, bizde onlara yardım ediyorduk.. Uzun günler sonra, mutlu bir şekilde uyuyacağımız o gece –karnımızı geyikle ölesiye doyurmuştuk.- ağabeyimin önümüze büyükçe bir torba serip, bizi yanına çağırmasıyla yine bozuldu. Torbada, öldürdüğümüz Perslerden ele geçirdiğimiz, yay ve kılıçlar vardı. Ağabeyim, iki yayı; bana ve Brutos’a verdi. Kılıçlardan en büyüğünü, Menaxos’un ellerine koydu. O sırada, onunla bir şeyler konuştu ama bunu bizden uzakta yapmışlardı. Onları duyamamıştık.. Kendi başına talim yaptığı zamanlarda kullandığı, o küçük, eski bıçağa da ihtiyacı kalmamıştı Menaxos’un.  Kalan iki küçük kılıcıda, yine Brutos ile bana vererek, şunları söyledi: ‘’Burada, daha fazla kalamayız.. Henüz kışın ortasına gelmedik ve eğer böyle giderse, kış çıkmadan, hepimiz açlıktan ölmüş olacağız. O yüzden, ben tekrar aşağıya ineceğim, kışı geçirmek için. Kalacak daha uygun bir yer arayacağım. Ve eğer, Persler; topraklarımızdan defolup gitmişse, tekrar köye döneceğiz..’’ Bu sırada, yüzünü Menaxos’a çevirerek konuşmaya başladı. ‘’Sen Menaxos... Kardeşlerimi, kendi kardeşin gibi kolla. Onları ilk gün yaptığın gibi, hayatta tut.. Çok yakında bir gün, döneceğim...’’
Ve sonra, gecenin bir yarısında, çekip gitti...








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder