Aylar Sonra
Mağaranın duvarına
vuran ışıklar, pekâlâ içerisini aydınlatabiliyordu; içerisini aydınlatıyordu
ki, duvarda ki boşlukları görebilelim. Eskiden, avlanmış hayvanların asılı
olduğu boşlukları. Ateş, bize düşmandı. Ateşin ışıkları bile; bize düşmandı...
Soğuğu
pek hissetmiyordum.. Zira, mağaranın ortasında yaktığımız ateş, içeriyi oldukça
fazla ısıtıyordu. Üstelik, Brutos’la birlikte; genellikle ateşin hemen yanı
başında uyuyorduk. Bu, kış başlamadan önce, Menaxos’u kurtardığımız kampta ki,
askerlerin uyuyuş biçimine oldukça fazla benziyordu. O zaman da, hepsi böyle,
ateşin etrafını daire şeklinde sararak uyuyorlardı.. Tabii o gece, hepsinin,
son gecesi, o uykuları da; son uykuları olmuştu...
Menaxos,
yine dışarıdaydı. Mağaranın, girişine diktiği, ucu sivri kazıklara; yenilerini
eklemekle meşguldü. Bize adının Menaxos olduğunu, onu kurtardıktan bir gün
sonra söylemişti. Ah, onu ilk gördüğümde, ne kadar da korkmuştum ondan..! Sanki
bir hayvan, bir canavar sanmıştım rengine bakarak! Ama o, Menaxos... Bizi
ölümden kurtarmıştı. O olmasaydı, Pers askerinin kılıcı, kalbimi deşecekti ve
bu da Brutos’la birlikte, hayatımın sonu anlamına gelirdi. Menaxos da bir
insandı. Hem de iyi bir insan..
Yaraları,
mağaraya tırmandığımız sırada; zaten kapanmaya başlamıştı. Bu tırmanışta,
eskisi gibi aç yürümüyorduk. Öldürdüğümüz askerlerden topladığımız yiyecekler,
bizi uzun süre götürmüştü. Üstelik o sıralar, henüz kış dahi bastırmamıştı.
Dağlarda dolaşan hayvanları avlayıp, iyi bir şekilde beslenebiliyorduk..
Böylece, daha bu nezih mağaraya ulaşmamışken, Menaxos’un yaralarının –en
derinleri hariç- büyük kısmı kapanmıştı.. Bende, ağabeyimin yine en iyi kararı
verdiğini öğrenmiştim. Mağaramızda geçirdiğimiz ilk günler, gerçektende muazzamdı...
Menaxos,
mağaraya geldikten, kısa bir vakit sonra; tamamen iyileşmişti. Bacağı artık
aksamıyor, biraz yürüdükten sonra, hemen düşüp kalmıyordu. Ara ara, yeniden
kanamaya başlayan kafasının arkasında ki yarada, artık tamamen iyileşmişti. O
andan sonra ise, o da, artık bizim küçük grubumuzun, bir ferdi olmaya
başlamıştı. Onu kurtardığımız ilk günler, ona soğuk davranan ve sürekli bizden
uzak tutmaya çalışan ağabeyim de, sonradan ona güvenmeye başlamıştı. Oysa ki,
biz ta en başından beri, bizi ölümden kurtardığından beri, ona ölesiye
güveniyorduk. Sonuç olarak, bizi öldürmek isteseydi, ilk anda bunu çok rahat
bir şekilde yapabilirdi. Ya da onu çözdükten sonra, arkasını dönüp; son hızla
kaçabilirdi. Ne de olsa, yaralar onun yaşama hırsından üstün gelecek değildi..
Ama o, kalıp savaşmayı seçmişti. O, bizi kurtarmayı, ‘Pyto..’yu öldürmeyi
seçmişti. Ve bu da, onun güvenilir biri olduğunu kanıtlıyordu. O, artık bizden
biriydi... Bunu ta en başından beri biliyordum.
Ve
sonra, bir gün –ağabeyimle neredeyse dost olmuşlardı- bize tüm hikayesini
anlattı.. En başından, yaşadığı çorak topraklara Perslerin ilk gelişinden
itibaren, her şeyi anlattı. Onu, henüz küçücük bir çocukken nasıl
alıkoyduklarından, iri fiziğine dayanarak bir tarafa ayırdıklarından ve sonra da,
‘o’ tarafa ayrılmışlarla birlikte, ağır işkenceler içinde nasıl eğittiklerinden
bahsetti..
O, bir Pers
askeri olarak yetiştirilmişti. O, yaşadığı yerde ki insanları öldüren Persler
tarafından, yine başka milletten insanları öldürmek üzere, savaşçı olarak
yetiştirilmişti.. Bunun nasıl bir şey olduğunu aklım almıyordu. Her millet,
kendisi için dövüşmez miydi? Mağlup olduklarında; köyleri, şehirleri ele
geçirilir, vahşice öldürülmez miydi? Ama Persler, bu her millet tanımına
uymuyordu. Onlar yendikleri milletlerden kaçırdıkları çocukları, yine bir başka
milleti yenmek için kullanıyorlardı. Benim gözümde ‘bu’ Persler zavallıydı.
Kendilerine güvenemeyecek kadar zavallı...
Menaxos
anlatmaya devam etti, işkenceler altında geçirdiği uzun senelerden sonra, iyi
bir asker olduğunu kanıtlayıp, orduya katılmasından bahsetti. Ancak daha sonra,
onun yer aldığı birliğin, savaşlarda hep ön saflarda yer alıp, düşman için bir
yem vaziyeti gördüğünü söyledi. Bütün eğitimleri, bunun üzerineymiş, ‘Nasıl
kahramanca ölünür?’ Tabii Persler adına..
Sonra
da, Yunan topraklarına çıkışlarına geldi sıra. Söylediğine göre, Persler bu
savaş için yıllardır hazırlanıyormuş. Kralları Darius, kanlı bir darbeyle
tahtını ele geçirdikten sonra, imparatorluğu her şeyiyle bu savaşa hazırlamış..
Öyle ki, o beş yıllık süre zarfında, farklı milletlerin yaşadığı Pers
toprakları açlıktan kırılmış, üstelik rekor derecede yüksek vergi alınmasına
rağmen.. Ayrıca, orada ki milletler isyan etmesin diye, her sene, belli bir
yaşa gelmiş erkek çocuklarını, esaretleri altına, orduya alıyorlarmış, Menaxos
gibi.. Vergi vermeyeni öldürüyor, az verenin bir organını kesiyorlarmış. Tek
kelimeyle, bir katliammış yaptıkları..
Sonra, ordunun
savaşa hazırlanmasına geçti.. Dediğine göre, Persler, Yunan donanmasını yenebilmek
için, çok büyük alanlarda ki ormanları yok etmiş, çıkardıkları odunla, daha
önce görülmemiş büyüklükte gemiler yapmış. Bunların yanı sıra, Yunan
donanmasının temelini oluşturan ‘Trireme’ isimli gemileri de, aynı şekilde
kopyalayıp, onlarca, yüzlerce yapmışlar.. Umdukları Yunan Topraklarını,
haritadan silmekmiş..
Savaş için
öyle planlar yapmışlar ki, bunları uygulamak bizim için imkansızın üstünde.
Örneğin, gördüğümüz nehirlerden onlarca kat büyüklükte ki bir nehri –sanırım
Abidos ve Sestos’u ayıran bir boğaz demişti, boğaz ne demek bilmiyordum..-
dubalardan oluşturdukları bir köprüyle, geçmişler.. Bizim Asaios burnundan çok
da uzun ve geniş bir burnu, en büyük gemilerin geçmesine olanak sağlayacak
şekilde, bir kanal açarak geçmişler.. ‘Bir nevi;’ diyordu Menaxos. ‘Gemileri
karadan yürütüyor gibi gözüküyorlardı..’
Persler
zaferden o kadar eminmiş ki, plansız bir şekilde, gördükleri her yere, her
köye, şehre saldırmaya başlamış.. Bu köyler, şehirler; onlar için yakılıp,
yıkılacak bir harabeler yığınından başka hiçbir şey değilmiş.. Sıra, Perslerin
hazırlıkları ve iğrençliklerinden sonra; Menaxos’un kurtuluşuna geldi. Aslında,
bu ilk anda bir kurtuluş değildi. Zira askerlik görevini yürüttüğü sırada da
Menaxos hala Perslerin tutsağıydı. Bağlandıktan sonra ise, görevi yine esaret
altında, sefil bir ‘esir’di...
‘’Bana
emredileni yapmadım ve.. O yüzden esir altına almaya çalıştılar, beni.’’
Bunları anlatırken, sanki yaşadıkları bir kez daha gözlerinin önünden akıp
gidiyordu. ‘’Henüz yürüyemeyen bir bebeği öldürmemi istemişlerdi benden.
Annesinin gözlerim önünde öldürüldüğü, küçücük bir bebeği..’’ O anda,
gözlerinden biriken yaşları görebiliyordum. ‘’Ve bende yapmadım. İlk defa, bana
emrettikleri bir şey yapmadım. Annemi, babamı, tüm akrabalarımı, insanlarımı
öldüren insanların dediklerini, ilk defa yapmadım. Bu, yıllar sonra yaptığım
ilk doğru şeydi belki de.. Ve bende, bunun sonucunda öldürülmeye razıydım!’’
Sözlerini bitirdiğinde, yüzünde anlamlı bir gurur okunuyordu..
‘’Beni,
o anda öldürmediler. Çünkü ordu içinde tanınmış bir askerdim. Yabancı yerlerden
getirilen askerlerin gözünde, iyi bir ‘ibret’ aracıydım. Beni, çıkartmanın en
yoğun olduğu yere götürüyorlardı. Kendinden emin Persler, o sıralarda, sefil
bir direnişten bahsediyorlardı. Ancak ‘sefil’ dedikleri bu direniş, onları
epeyce oyalamıştı onları. Kral Leonidas, uzunca bir süre Perslerin yolunu
tıkamıştı. Bunun nedeninin de, askerlerin Yunanlıları küçümsemesi olduğu
aşikârdı. Ve bende, dört bir yandan getirilen esir askerlerle birlikte, bu
büyük ordunun önünde katledilecektim. Krallarının böbürlenmeleri yüzünden,
büyük bir şımarıklıkla savan Perslerin, kendine gelmesini sağlayacaktım..
Hayatımı Persler için yaşamıştım ve yine, onlar için ölecektim...’’
Küçük köyümüze
çıkan asker sayısının çokluğunu anlayabiliyordum artık. Onların amacı, köyümüzü
ele geçirmek, yakıp, yıkmak değildi. Bunu küçük bir birlikle de, pekâlâ rahatça
yapabilirlerdi. O çıkartmanın asıl amacı, daha güneye gidip, ana orduya
katılmaktı. Menaxos’un bahsettiği Kral Leonidas ismini daha önce de duymuştum
ve zafer haberi, beni oldukça mutlu etti. Menaxos’un söylediğine göre, bu
sadece bir ‘oyalamaktı’ ama bana göre, Yunanlıların, asıl karakterini
gösteriyordu.. Leonidas’ın zaferi, tüm Yunanlılara, bir ilham olacaktı...
Ve sonra,
kaderin bizi buluşturduğu nokta da, karşılaşmış, birbirimizin hayatlarını
kurtararak, bu mağaraya kadar çıkmıştık. İlk günlerde, hayatımız mükemmel
derece de iyi gidiyordu. Ağabeyim, avcılık yeteneğini, son raddesine kadar
konuşturuyor, hemen hemen her gün bir şeyler avlıyordu. Dahası, ben ve
Brutos’ta, bu ortamda iyi birer eğitim almaya başlamıştık. İlk gördüğümde,
gözüme geremeyeceğim kadar büyük gelen yayı, artık rahatlıkla
kullanabiliyordum. Henüz iyi atışlara ulaşamamıştım ama ‘öyle gitseydi, sıra
muhakkak ona da gelirdi’ diye de düşünüyordum.. Bunun yanında, Menaxos harika
bir savaşçıydı. Tek hamlede, bir Pers askerini nasıl öldürdüğünü görmüştüm,
üstelik bunu; her yanı yara bere içindeyken yapmıştı. Üstelik, yetenekleri, o
gece gösterdiğinden çok daha büyüktü. Bu yeteneklerini, daha önceleri Persler
için kullanmıştı ama artık, sıra; iki Yunan çocuğunu eğitmeye gelmişti. O da,
her gün, bize nasıl iyi bir savaşçı olunacağını öğretiyordu. Tüm Yunan
topraklarında kan ve felaket varken, bizim küçük mağaramızda, hayat mükemmel
ilerliyordu. Ta ki, kar bastırana dek..
Ne yiyecek
bulabiliyorduk; ne de adam akıllı talim yapabiliyorduk artık. Üzerimizde ki
giyecekler, bu soğuk havada dışarı çıkmamıza katiyen izin vermiyordu. Kardan
sonra ki günleri, Leonidas’ın önünde sıkışıp kalan Kral Darius gibi, mağaramıza
kapalı kalarak geçirdik. Ağabeyim; bu süre boyunca, bize, mağaranın içlerine
gitmemizi ve mağaradan dışarı çıkmamızı tamamen yasaklamıştı. Mağaranın içi
oldukça genişti ve içeriye doğru karanlık bir yol uzanıyordu. Dar bir geçitten
geçtikten sonra ulaşılabilen o yerde, neler olduğunu hiçbir zaman
görememiştim.. Karın yağışından bir süre sonra, ağabeyimin önceden avladığı,
ileride yemek için duvarlara astığımız hayvanlarda tükenmeye başladı. Onları
oraya asarken, bütün bir kış bozulmadan dayanabileceğini söylemişti ağabeyim.
Ancak henüz kışın ortasına gelmeden, hepsi gitmişti.. Ağabeyim, bu kez
yanılmıştı...
Ve sonra bir
gün, biz uykudayken, ağabeyim mağaraya bir geyik getirdi. Gece sesini duyduğu
andan beri, peşine düşmüş olduğu bu geyiği, ancak sabahın ilk ışıklarıyla
yakalayabilmişti. O gün, tüm zamanımızı, o geyikle harcadık. Ancak akşama
doğru, onu pişirip, yemeye hazır hale getirebilmiştik. Ağabeyim ve Menaxos,
ustalıkla geyiğin derisini yüzüyor, bizde onlara yardım ediyorduk.. Uzun günler
sonra, mutlu bir şekilde uyuyacağımız o gece –karnımızı geyikle ölesiye
doyurmuştuk.- ağabeyimin önümüze büyükçe bir torba serip, bizi yanına
çağırmasıyla yine bozuldu. Torbada, öldürdüğümüz Perslerden ele geçirdiğimiz,
yay ve kılıçlar vardı. Ağabeyim, iki yayı; bana ve Brutos’a verdi. Kılıçlardan
en büyüğünü, Menaxos’un ellerine koydu. O sırada, onunla bir şeyler konuştu ama
bunu bizden uzakta yapmışlardı. Onları duyamamıştık.. Kendi başına talim
yaptığı zamanlarda kullandığı, o küçük, eski bıçağa da ihtiyacı kalmamıştı
Menaxos’un. Kalan iki küçük kılıcıda,
yine Brutos ile bana vererek, şunları söyledi: ‘’Burada, daha fazla kalamayız..
Henüz kışın ortasına gelmedik ve eğer böyle giderse, kış çıkmadan, hepimiz
açlıktan ölmüş olacağız. O yüzden, ben tekrar aşağıya ineceğim, kışı geçirmek
için. Kalacak daha uygun bir yer arayacağım. Ve eğer, Persler; topraklarımızdan
defolup gitmişse, tekrar köye döneceğiz..’’ Bu sırada, yüzünü Menaxos’a
çevirerek konuşmaya başladı. ‘’Sen Menaxos... Kardeşlerimi, kendi kardeşin gibi
kolla. Onları ilk gün yaptığın gibi, hayatta tut.. Çok yakında bir gün,
döneceğim...’’
Ve sonra, gecenin bir
yarısında, çekip gitti...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder