Uzun süredir
yürüyorduk... Sadece yürüme işlevini yerine getirebilen bir canlı gibi,
koşulsuz yürüyorduk. O yüzden, hiçbir şey görmeden, kimseyle konuşmadan ve
düşünmeden yürüyorduk.. Sonra, ‘yürüyerek uyuma’ durumunda olan beynim, bir
kadının gürültülü kahkahalarıyla kendine geldi. Kadın öyle bir dozda gülüyordu
ki, o an yanı başımızda kargalar uçuyor olsa; kadını susturmak için, kafasını
didiklemeye başlar, kayıtsız kalamazdı bu kahkahalara. Ayrıca havada ki iğrenç
koku da, daha önce hiç tatmadığım cinstendi. Aslında çok tanıdık geliyordu bu
koku; dün sabahtan beri yaşadıklarım kokuyordu havada: ‘Acı, sinir, gerginlik,
ve tabii birazda umut’. Ama biraz.. Belki de, şu günlerde, köyümüzün en fazla
ihtiyaç duyduğu şey olan ‘umut,’ sürekli bize uğramayı unutuyordu. Belki de,
hepten köyün yolunu unutmuştu..? Bilemezdik..
Bretlaos’un
yapılı askerlerinden birisi, hızlı adımlarla kalabalığı yararak, kadını
susturmaya gidiyordu. ‘Eh, sonunda..’ diye geçirdim içimden. Biraz etrafı
incelediğimde; annem ve Brutos’la birlikte; grubun en ön sıralarından birinde
bulunduğumuzu gördüm. Kalabalık, ben kendimden geçtiğimden beri çokça
büyümüştü.. Sanıyorum, köyde ki, çoğu ‘sağ’ kadın ve çocuk buradaydı, burada
olmalıydı. Çünkü, annemi ikna etmeye çalışırken, hepsinin ‘sözde’ güvence
altına alınacağını, bir araya toplanacağını belirtmişti, Bretlaos. Ve eğer,
annemi ikna etmişse, diğerlerini de etmiş olmalıydı..
Asker;
kadına, grupta ki çocukları ürkütmemesi adına, sessiz olmasını söyledi.
Yürürken ki menfur halinden, o burnundan soluyan domuzdan eser yoktu, bu bol kibar
içerikli ricada.. Ama kadın, askerin
yüzüne dikkatle bakarak, kahkahalarının dozunu daha da arttırdı. Etrafında ki
kimse, askerde dahil olmak üzere; bu aptal kahkahaların sebebini bilmiyor
olmalıydı. En azından, ben kendi içimde öyle anlamlandırıyordum, bu hazin
durumu. Ya, kadın son günlerde ki; sinir, strese dayanamamıştı.. Ya da.. Yadası
yoktu bu işin. Aklıma başka hiçbir mantıklı açıklama gelmiyordu.. Ve yine bu
sırada fark ettim ki; kadın, bizim bulunduğumuz yerde, yani ön tarafta olduğu
için, tüm grubun durmasına sebebiyet vermişti.. Herkes, bu deli kadının
sorununu merak ediyor olmalıydı içinde.
‘Ve tabii,
bazıları da yardım etmek.’
Kalabalığın
içinden, ‘deli’ kadının yakınında bulunan başka bir kadından, sorunun nedeni
işitildi; ‘’Çocuğu... Küçük bebeği ölmüş, bu kadının. Vah zavallı..!’’ Sonra
hemen, sesini ciddileştirdi. ‘’Daha fazla yol yürüyebilecek halde değil...’’ Bu
açıklamasından sonra, kalabalık içinde birkaç acıma nidası işitildi. Köyü
arkamızda bırakmıştık ama halen etrafımız da bol miktarda ev vardı. Batı
yakasında ki, en dış mahalledeydik ve burası köyden ayrı, farklı bir yerleşim
yeri gibiydi. Yani kadın, pekâlâ orada dinlendirilebilirdi.
‘’Olmaz!
Düşman yakında tüm köyü ele geçirecek. Bu kadını burada bırakmamız demek, onu
öldürmekle eş anlama gelir! Ölen çocuğunu, evlerden birine saklayıp, yolumuza
devam ederiz.’’ Çocuğu ölen zavallı kadının yanına sonradan gelen, bir diğer
asker konuşmuştu. İlk askerden neredeyse bir baş uzundu. Diğer askerden, çok
daha üstün bir yeri olmalıydı, Bretlaos’un birliğinde.. Eliyle, ilk askeri
işaret edip, ona seslenerek; ‘’ Stelieano, sen bebeği al, bu işi hallet.’’
Dedi. Ardından tekrar,, gruba döndü ve, ‘’Grubun geri kalanı; yürümeye devam!’’
diye emretti, kadının feryatlarına hiç aldırmadan. Bebeği ölen kadının
kahkahaları, yerini; Yüce Zexox’u yırtacak kadar güçlü olan feryatlara
bıraktı..
Ben ölsem,
annemde böyle mi olacaktı? Ya Brutos ölse..?
Evet, yüksek ihtimalle; biz ölüp gidersek, aynısı bizim annemize
olacaktı, tabii eğer o halen hayattaysa.. Ölmeyecektim o halde. Hatta Brutos’a
da söyleyecektim, o da ölmesin..! Katiyen. Annemi, ikimiz korurduk. Belki
gücüm, kalıp köy için savaşmaya yetmemişti ama... Annemi korumaya her daim
yeterdi..
Kadının
feryatları ve havada süzülen alev toplarının korkunç yağmuru altında,
düşünebildiğim tek şey üçümüzün hayatı olmuştu.. Kadın, yere yıkılmış ve
bağırmaya devam ediyordu. Diğerinden daha üstün gözüken asker, kadının elinden
cansız bebeği, boş bir çuvalmış gibi hızla çekti. Hatta, ‘kopardı’ bile denilebilirdi,
bu hareketi için. Kadın o anda, sanıyorum artık kendini tamamen kaybetti ve
benliği, o andan itibaren hiçbir şeyi algılayamaz oldu. Eline ne ara
geçirdiğini dahi göremediğim –tahminen yere kapaklandığı anda, almış olmalıydı-
kocaman bir taşla, bebekle doğrulmaya çalışan askerin kafasına büyük bir darbe
indirdi. Ve sonrası; tam bir ‘kaos’tu...
Kafasına taşı
yiyen askerin, biraz önce emir vermiş olduğu diğer asker, olanları görür
görmez, çevik bir hareketle, taşı hala elinde tutan kadını yere serdi.. Gözü
hiçbir şeyi görmeyen kadının, bir sonraki hedefinde o asker olmalıydı. Yani
kadını yere yıkarak, kendi için çok doğru bir iş yapmıştı, bu asker.. Ama
kendisi için doğru olan bu hareket, grubu ‘kaos’a sürükleyen en büyük neden
olmuştu.. Yere yıkılan kadının etrafında biraz önce kimse kalmamıştı. Herkes,
kadının ‘delice’ hareketlerinden ürkerek, oradan uzaklaşmıştı. Şimdi ise
etrafında tekrar ‘koca bir ordu’ toplanmıştı.. O ‘koca ordu’; ilk olarak ayakta
kalan askeri yere yıktı. Ardından biraz önce kafasına taşı yemiş olanının
kafasını, tekrar kendine gelemeden parçaladı.. Onlara bu kadar yakın olmamız,
olanları daha iyi görmemi sağlıyordu. Onlar.. Onlar, tek kelimeyle harikaydı!
Ve evet, karşımda Yunan diyarının gördüğü en güçlü ordu duruyordu. Yalnızca, dört-beş
kadından oluşan bu ‘koca ordu,’ o an gözüme; Persleri durdurabilecek tek insani
güç olarak gözüküyordu. Ve elbette, bende bu ‘koca ordunun’ komutanıydım, kendi
gönlümde..!
O koca ordu,
birkaç becerikli asker tarafından durduruldu. Birden olmuştu, her şey.
‘Komutanlık’ hayallerim, sudan çıkan balık gibi, hemencecik ölüvermişti! Biraz
önce, kahramanlıklarıyla, göğsümü kabartan askerlerim, şimdi savaşabilecek
durumda değildi. Hepsi, boylu boyunca yere uzanmış, ölüme doğru hazin ve sessiz
bir yol alıyordu. Bebeği ölen kadında dahildi bu yürüyüşe. Kısa bir sürede
alevlenen küçük isyan, grupta ki diğer kadınları pekte harekete geçirmişe
benzemiyordu. Dört bir tarafta ki askerler, şimdi isyanın merkezine toplanmış;
biz ‘etkisizlere’ şaşırmış bir gözle, etkisiz olduğumuzu tekrar anlatmaya
çalışır gibi bakıyorlardı. Ve evet biz etkisizdik, ‘geri kalan hepimiz...’ En
büyük etkisizlerdik...
İlk önce babam
aklıma geldi. Şu an yüksek ihtimalle ölmüş, ölmediyse de; kahramanca ölmeye
hazırlanıyor olmalıydı. Ama şundan emindim ki; ölmeden önce Perslere gerekli
dersi verecekti. Geride kalan her yurttaşı, her köylüsüne; gerekli dersi
verecekti. Bu ders, ölüm veyahut yaşamla ilgili değil; bir ‘uğur’ uğruna
adanmış hayatlar ile ilgiliydi. Yalnız ve yalnızca fedakarlık ile ilgiliydi..
Hayatını, diğerleri için kahramanca hiçe sayabilen, babamın bu dersinden,
kendime büyük bir pay çıkardım.. Gerekirse, ‘ardımda bıraktıklarım adına’
hayatımdan fedakârlık yapmaya hazırdım. Bu fedakarlık, canımı alacak olsa
bile..
Ardından ise,
annem geldi aklıma. Onunda sonu, biraz önce ki kadınlar gibi mi olacaktı? O da,
çaresiz bir biçimde ölüme koşarken, etrafında ki mahlûkatlar hareketsizce,
sadece olan biteni izleyecekti? Hayır, hayır... Buna izin veremezdim. Yine,
Katiyen ve asla..! Annemi kendi ellerimle, o mahlûkatların arasında ölüme
yollayamazdım.. Düşünüyordum, tüm boyutuyla, olanları irdeliyordum.. İşte o
anlık, düşünme sürecince; içimde koca bir kıvılcım çatıldı. Yüreğimde bulunan,
büyük isyana tesir edebilirdi o kıvılcım. Koca isyanı ateşleyebilirdi..
Ve ateşledi
de..
Bu ateş, içimi
o anda öyle bir yakmıştı ki; daha önce birçok kez elime geçmesini hayal ettiğim
anın, sonunda gelip çattığını düşünüyordum. Ve bu düşünce beni daha fazla
durmaksızın harekete geçirdi; Önce anneme, ardından da Brutos’a olabildiğince
gücümle –gırtlağımı
parçalayacak düzeyde- bağırarak, kaçmalarını sağlayacaktım.. Ve o an, bağırdım
da..! Onlara, var olan tüm gücümle, beni takip etmeleri söyledim.. Gözlerinde
ki umudu, içimde ki kıvılcımla yeşertebileceğimi söyledim! Ardından da koşmaya
başladım. Arkama bakmıyordum ama olan
biteni görmem için; arkamda da gözlerimin olmasına gerek yoktu. Biraz önce kahramanca ölen ordunun
komutanıydın ben..! Arkamda da beni takip eden yeni ve sağlam askerlerim vardı.
Tabii en başlarında, Brutos ve annem olmalıydı!
Kalabalığa
çarpa çarpa ilerliyor ve görebildiğim tek açıklığa doğru koşuyordum;
görebildiğim tek zafere!
Arkamdan
işittiğim yüksek homurtulara aldırmıyor koşuyordum..
Önüme çıkan
kadınlara çarpmaya aldırmıyor, koşuyordum..
Zafer de adım
adım bana koşuyor olmalıydı.. Bu zafer, kurtuluş ateşinin ilk kıvılcımı
olacaktı. İçimden kopup, tüm Yunan topraklarını yakacak olan, kurtuluş ateşinin
kıvılcımı..!
Bebeği ölen
kadının diktiği isyan bayrağını; şimdi ben devralmıştım ve bırakmaya da hiç
niyetim yoktu: Daima koşuyordum...
Nasıl
olduğunu, ne ara geçtiğini anlamadığım çok kısa bir müddet sonra zafere
ulaşmıştım. Ucu bucağı bitmeyecekmiş gibi görünen kalabalığı aşmış; özgürlüğüme
kavuşmuştum. Annemi, Brutos’u kurtarmış; Babamın kahramanca ölümünü
anlamlandırabilmiştim.. Zaferimin tadını çıkarmak için; arkama döndüm ve
askerlerime baktım. Bana minnet dolu
bakışlarına, sevinç naralarına ve ordumun zaferine hazırlamıştım kendimi..
Ama yoktular…
Ne, bir asker bile, ne annem... Hiç biri yoktu arkamda. Yalnız ve yalnız, sefil
kalabalığın bana diktiği acınası gözleri gördüm.. Öyle ki, karşı evin önünde
yürümekte olan köpek bile gülmüştü halime..
İsyan
ateşiymiş.. Peh, askerlerin ellerinde tuttuğu meşalede parıldayan, küçük
alevler bile gülmüştü, halime.. Neredeydi ordum, biraz önce hep birlikte zafere
koşmamış mıydık? Ve çok az önce, savaşı kazanmamış mıydık? Hani, arkamda da
gözlerim olmasına gerek yoktu, onları görebilmem için..?
Yine biraz
sonra, annemin ve Brutos’un etrafının, Bretlaos’un askerleri tarafından
çevrildiğini gördüm. Onlara bağırdığımı anlamış olmalıydılar..
Ordum mağlup
olmuştu ama ben özgürdüm. Etrafımda beni yakalayabilecek, herhangi bir düşman
varlığı gözükmüyordu.
Ve o an
annemin sesini duydum. Kalabalığın içinden, ta bana bağırıyordu. Sesinin;
onlarca sese karışıp, havada yok olup gittiğini görüyordu gözlerim. Ama
kulaklarım, gözlerime katılmıyordu. Sonuçta; havaya karışan onlarca ses
arasından, hepsini duyabiliyordum annemin söylediklerinin.. Her kelimesini, her
zerresini; ‘Kaçç... The, Kaaççç....!’’
Ve babamın
sesini duyuyordum. Uzaklardan gelen sesini; çok uzaklardan: ‘Koşş Thefanos! Koş
ve kurtul oğlum! Sadece koş..!’
Ve koştum.
Durmaksızın, arkama dahi bakmadan, koştum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder