‘’Hayır, Clytias!
Gideceğiz.. Bunu daha önce...’’ Gerisini duyamıyordum. Ah, gözlerim.. Gözlerim
yine kararıyordu. Başım, yıldızlar... Kulaklarımda, en güçlü dalgaların sesi
yankılanıyordu... Olduğum yere düştüm ve bayıldım... En azından, böyle olmuş
olabileceğini tahmin ediyordum. Zira sonrası yoktu. Sonrası bir hiç...
Coşkulu
kalabalıktan ayrıldık ve hızla evimize doğru yol almaya başladık. Biraz önce,
yüzlerinde, acınası bir umutsuzluğun son hızla büyüdüğü sefil köylülerim, şimdi
ise ölüme hazır halde akşamı bekliyordu. Ölüme ve savaşa hazır bir halde..
Babam, kalan işine devam etmiş, mallarımızın hepsini bırakmıştı ama onun da
artık kaçmayacağını biliyordum. Hem artık çok geçti.. Persler, bu gece köye
saldıracaktı, bu vakitten sonra, kaçmanın da hiçbir faydası olmazdı. Biz daha,
Zexox Dağı’na doğru uzayan patikaya erişemeden onlar bize çoktan yetişirdi.
Tabii bu, köyü savunmasız halde bırakmamız durumunda, olacak olandı. Eğer köyde
kalıp savaşacak olursak da; Persleri yenme ihtimalimiz vardı.
Evimiz
tepenin ve sokağın ucunda gözüktüğünde, güneş gücünü tamamen yitirmiş, hava
iyice kararmıştı. Ay son günlerde yavaş yavaş küçülüyordu, zaten. Yine evde
aldığımız derslerde, öğrendiğime göre; Ay, Güneş’le birlikte, Dünyanın
çevresinde dönüyordu ve bu dönüşünde –anlayamadığımız nedenlere göre- her yirmi
sekiz günde bir, kendi şeklinde de devir yapıyordu.. Geçmiş yıllardan –Şimdi
adını hatırlayamadığım- bir filozof, Dünyanın, Ayın çevresinde söylediğini
söylemiş ve bu dönüşünü yirmi sekiz günde bir tamamladığını belirtmişti, bunu
da dersten hatırlıyordum. Ancak bu filozofun söyledikleri saçma bulunmuş, kabul
edilmemişti.. Her ne bok kimin etrafında dönerse dönsün, neticede bunun bize
bir tek etkisi vardı; bugün, kahrolası ayın ışığı, yolumuzu tam anlamıyla
aydınlatmıyordu.. Yalnız, yine de yolda giderken sıkıntı çekmiyorduk. Gerek,
halen kaçmaya devam eden köylülerin, gerekse de sokak aralarında devriye gezen
Bretlaos askerlerinin meşalelerinin ışığı, gayet doyurucuydu, önümüzde ki yolda
düzgünce ilerleyebilmemiz için.
Bretlaos,
köyün yöneticisiydi. Aynı zamanda Phoebe ile, aralarında büyük bir çekişme
vardı. Ayrıca ikisi de, köyün en zengin gelen iki kişisiydi.. Bretlaos, kendi
itibarını korumak ve köyün düzenini sağlamak adına –kendi böyle diyordu- küçük
bir birlik kurmuştu. Tam olarak bilemesem de, sayılarının çok fazla olmadığını
tahmin edebiliyordum. Ayrıca pek, iyi oldukları da söylenemezdi onların. Aynı
bunun gibi, Phoebe’nin de kendi etrafında kurduğu bir birlik vardı. O birlik
daha güçlü, daha iyi adamlardan oluşsa da, sayıları inanılmaz azdı. Hatta
neredeyse hepsi, Phoebe’nin çok yakından akrabasıydı.
Bugün
umuyordum ki, bütün hepsi, Bretlaos, Phoebe ve kalan diğer köylüler... Hepimiz
birlikte köyü savunacaktık. Balıkçılarımızın başlattığı destansı kahramanlık
öyküsü, bizim zaferimizle son bulmalıydı, bulacaktı.. Her ne kadar, Perslerin,
köyümüz kadar büyük gemileri olsa da, onları alt etmeyi bilecektik. Biz,
Yunanlıydık. Onları daha önce de yenebilmiştik. Yine yenerdik, ne olacaktı
ki..?
Eve
vardığımızda; annemi ağılda bir takım işlerle uğraşırken bulduk. Çoğu zaman
akşamüzeri yaptığı işleri, bugün akşam karanlığında yapmaya çalışıyordu. Yalnız
ağılda ki tek gariplik bu değildi. Aklıma ‘kötüyü’ getirmeye çalışıyordum ama..
Önceden iki keçi ve bir oğlağın durduğu yerde; şimdi hiçbir şey, hayvanlardan
hiçbir iz yoktu.. Koca hayvanlar, yok olmuştu.. ‘Kötü’ aklıma kazınmıştı..
‘’Söylediğim
yere bıraktın, değil mi onları?’’ Soruyu kulaklarımın ilk işitip; algılamaya
başladığı anda ki üzüntümü tarif edemem. Bunu ne kadar çok çabalasam da
yapamam. Atromitos!? Oh, Zeus olamaz... ‘Atromittooosssss…..!!’
Keçilerimizi
göremememe rağmen, onların halen bir yerlerden çıkabileceğini düşünmüş, ‘Kötü’
durumun, halen çok düşük bir ihtimale bağlı olduğunu sanmıştım. Ama babamın
sözleri; onların bırakılmasının –yok edilmesinin- daha önceden planladığını
açıkça ortaya koyuyordu. Artık Atromitos yoktu.. Atromitos, Atromitos...
Gitmişti!
Artık sadece
‘Kötü’yü görebiliyordum..
Benliğimi
düşüncelerimden kopararak, annemin konuşmalarına odaklanmaya çalıştım. Sesi
oldukça tereddütlü çıkıyordu. ‘’Söylediğin yere koydum Clytias, yalnız
bırakırken... Şey.. Onu, onu gördüm..’’
Evet,
evet aileme odaklanmam en iyisiydi. Atromitos yüzünden onlara hesap sormam,
ölümün kol gezeceği, ‘biraz sonra’ için oldukça çocukça bir durum olarak
kalıyordu. Hem babam, annemin bu belirsiz konuşmaları karşısında
sinirlenmişti.‘’Neyi gördün? Açıkça konuşsana be kadın!’’
‘’Anlamamış
gibi yapma Clytias, onu gördüm işte! Hayvanları kulübesinin yanına götürmüştüm
bırakmaya ve o da; oradaydı.’’ ..Ne hakkında konuştukları, neyden bahsettikleri
hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.. Brutos’un bana dönmüş olan, meraklı
gözlerinden anladığım kadarıyla, onunda konu hakkında hiçbir bilgisi yoktu..
Babam,
son sözleri duyunca iyice sinirlenmiş gözüktü. –Yine de benim kadar değil!-
Aklımdan, bin bir soru geçmeye başlamıştı. Evet, hepsini; gözlerimin önünden
akıp geçerken görebiliyordum. ‘Neyi gördün anne?’ veyahut ‘Neyden
bahsediyorsunuz, baba?’...
Her
şey karmaşıklaşıyordu.. Aileme odaklanmam bile, beni daha büyük bir sorun
karmaşıklığından başka bir şeye götürmüyordu..
O an yine, göz açıp kapayana kadar her şeyin bitip gitmiş olmasını
diledim. Yanımda Atromitos’la birlikte...
Ah,
Atromitos!? O yoktu, o yoktu... Karmaşıklıktan daha öte bir şeydi bu. Ayrıca,
onun yokluğu, her şeyden daha büyük bir sorundu.. Persler zerre kadar umurumda
değildi o an. Aklımdan sonsuz sayıda soru geçtiğini anımsayabiliyordum..
‘Onu ne diye
bıraktınız!?’ ve ‘Bırakırken bana, en yakınına sordunuz mu, ha!?’
Ayaklarım
beni taşıyamıyordu artık... Gözlerim; Ah, gözlerim... Kararmaya başlamıştı...
Göremiyordum, hiçbir şeyi... Ama sonra.. Sonra, zorlanarak da olsa... Çok kısa
bir süre sonunda, zorlanarak da olsa, ayakta kalmayı, gözlerimi tekrar açmayı
başarabildim...
Kendime
gelmiştim ama, gelmeseydim daha iyiydi diye düşündüm. Önümde uzanan, ellerini
ovuşturarak beni bekleyen kâbus gibi geceyi, hiç geçirmesem keşke... Şimdi
uyuyup, yarın zafere uyansam..! Ve sonra, annemin tiz çığlığı beni kendime
getirdi.
‘’Nasıl
gitmiyoruz Clytias?’’ Sesi, sinirli ve yorgun gözüküyordu. İstemediği bir şey
olduğunda, babama sinirlendiğinde; ona hep adıyla hitap ederdi. Yine öyle
yapıyordu. ‘’Hayır gidiyoruz. Bunu daha önce konuşmuştuk Clytias!’’ Yüzünü bize
döndü. ‘’Çocuklar, birkaç parça bir şey var içeride. Geçin, yiyin siz. Sonra
da.. Gideceğiz..’’ Onları –anne ve babamı- kavgaya tutuşmuşken izlediğimde,
içimde anlamlandıramadığım bir duygu oluşuyordu. Üzüntü değildi bu. Yüreğimin
üzerine, koca bir kaya oturuyordu sanki.
‘’Anlamıyorsun,
Arete.. Geç kaldık artık. Geç..!’’ Babamın homurtuları son raddedeydi artık..
‘’Biz daha, oraya ulaşmamışken,’’ Orası..? Orası, neresiydi..? ‘’ Persler delip
geçmiş olur köyü. Kalıp savaşacağım..’’ Savaşacağız, demeliydi. Savaşacağız! ‘’
Gidemeyiz, Arete. İnan bana, kalmamız çok daha iyi olacak, bu vakitten
sonra..’’ Bağırma noktasında başlayan sesi. Son sözcüklerinde iyice
yumuşamıştı. Kavga dursun artık, lütfen!
‘’Hayır, Clytias!
Gideceğiz.. Bunu daha önce…’’ Gerisini duyamıyordum. Ah, gözlerim.. Gözlerim
yine kararıyordu. Başım, yıldızlar... Kulaklarımda, en güçlü dalgaların sesi
yankılanıyordu... Olduğum yere düştüm ve bayıldım... En azından böyle olmuş olmalıydı.
Gerisini hatırlamıyordum..
Gecenin bir
yarısı ayıldım.. Önceden, geceleri uyandığımda etrafa hâkim olan sessizlik ve
huzur, şimdi yoktu. Şimdi sadece ‘Cehennem’ hâkimdi, her yere.. Dışarıdan
pencereye vuran, altın sarısı ışıklardan anladığım kadarıyla; dışarısı
yanıyordu... Köy, alevler içindeydi ve tüm hızıyla küle dönüyordu.
Odada,
garip bir teczip kokusu dolanıyordu.. Belirsizlik veya karmaşıklık olarak
tanımlayabilirdim galiba, bu kokuyu. Başımın tekrardan, çatlayacakmış gibi
dönmesine neden olan ise, yine bu kokuydu sanırım. ‘Ya da tüm gün hareket
halinde ki bedenimin yarım yamalak bir uykuyu kabullenemeyişinin, dışa vurumu.’
Bilemiyordum.. Şimdi, kendimde hissedebildiğim duygular, şu garip baş dönmesi
ve ne yapacağını bilememenin verdiği hazin hareketsizlik isteğiydi. Sonsuza
kadar, burada oturup; içeriye vuran alevin ışıklarını izlemek istiyordum.
Sonsuza kadar, ‘Cehennemi’ izlemek istiyordum.
Sonra
çok gürültülü bir patlama oldu. Ve sanki cehennem, kulaklarıma taşındı!
İlk olarak,
içeriye vuran uysal ışıklarda ki; adi değişimden anlamıştım varlığının,
gelişini.. Nasıl göründüğünü, neye benzediğini, boyutunu.. Hiçbir şeyini
bilmiyordum. Onun hakkında bildiğim tek şey, evimizin birkaç sokak ötesine
düşüp, çok gürültülü –Brutos’u uyandıracak kadar gürültülü- bir ses
çıkardığıydı. Bu bir ateş topu olmalıydı. Demek bütün köyü, alevler içinde
bırakan buydu. Sert bir taştan yapılmış, garip bir maddeyle –adına yağ demişti
o adam?- birlikte, tesiri büyük bir
‘top’ haline gelmişti. Bize, ‘Alev Topu’ hakkında bildiğimiz kıt bilgileri
anlatan o adamdan duyduğum tüm şeyler, bunlardı.. Köyümüzde, gemilerde, hiçbir
yerde onlardan görememiştik daha önce. O adam bize, ‘Alev Topu’ hakkında
öğrenmemiz gereken ilk şeyin, daima onun varlığından kaçmamız gerektiği
olduğunu söylemişti. –Bir de, ‘Atıcının isabet yeteneksizliğine de
güvenebilirsiniz’ deyip, ağız dolusu gülmüştü. Ama o an ne demek istediğini,
hiçbirimiz anlamamıştık..- Ondan, başka bir kurtuluş şansımız yokmuş, alev
topundan... Ve daha sonra babam, o adamın bizi korkuttuğunu söyleyerek,
yanımızdan hararetle kovmuştu. Alev topunun tüm hikâyesini dinlemek isterdim
doğrusu, zira şimdi; onlarla savaşmam gerekiyordu.
Brutos
uyanmış, şaşkın şaşkın etrafına bakarken annemi fark ettim. Sahi, biraz önce
neredeydi..? Anımsayabildiğime göre.. Hayır, ben kendimi tam anlamıyla,
dışarısına vermiştim. Onun, benim uyandığımı fark etmesi bile güçtü. Yatağımdan
hiç kalkmamış, yalnızca gözlerimi, dışarıya dikmiştim.. Annem Brutos’un
uyandığını görünce, yerinden kalkıp yanımıza geldi. Bir şey konuşuyordu ama..
Onu anlayamıyordum. Şimdi de, kulaklarımı kaybetmiş olmalıydım. Evet, bundan
sonra bende, Melantha gibi olacaktım.. Onun kulakları duymazdı ve.. Hiç
kimseyle konuşamazdı.. Ama, alev topu. Patlama! Evet, duyabilmiştim. Demin
dışarıda patlayan ‘alev topunun’ sesini duyabilmiştim.
‘Ulu Zeus...
Sağır değildim..!’
‘Aptal, seni
sağır eden zaten oydu. Kulaklarında ki cehennemdi!’
Kapıldığım
düşünce sarhoşluğunun arasında, vücudumun geri kalanından farklı olarak, kafam
tek başına kendini toplamayı başarabilmişti. Ve bir araya getirebildiği
sözcüklerle, daha birkaç nefeslik süre önce, dediklerini anlamamış olduğum
anneme bir soru yöneltti: ‘’Anne, babam nerede? Her yer yanıyor, dışarıyı
gördün mü?’’ Hayır iki soru. Bir ve iki.. Ama cevap yoktu. Yalnızca, endişe ve
korku vardı.. Evimizde yalnızca ve yalnızca bunlar vardı. Ha, bir de ağır teczip kokusu.. Annem,
Brutos’un yanına gitti ve onu yatağından kaldırarak; ayakları üzerine, yere
dikmeyi başardı. Aynısını bana da yapacaktı, babamın aksine o bize halen birer
küçük çocukmuşuz gibi davranırdı. Bunu bana yapmasına izin vermedim. O daha
bana yönelmeden kendim yere indim. Ve bu sırada; sorularım, halen cevapsızdı.
‘’İçeriye
geçin.. İkinizde bir şeyler yemediniz. Ve bir şey daha;’’ Sesi, olabilecek en
‘tatlı’ seviyedeydi. ‘’Bundan sonra soru sormak yok. Gecenin kalanında da,
uyumayacaksınız...’’
‘’Anne..’’
Yüzüme bakmasını sağladım. ‘’Ev güvenli değil. Etrafımızda her taraf yanıyor.
Sıra bize gelmeyecek mi sanki?’’ Onun çaresizliği benden büyüktü. Evde, bir
başına; iki oğlunun güvenliğini sağlamak zorundaydı.. Biz, pekala kendimizi
korurduk.. Ama o... Sahi! O an aklıma, yeni düşebilmişti.. Babamla birlikte,
bizde savaşacaktık..? Şimdi aşağıda olmamız lazımdı, evde yanmayı
beklemektense, limanda savaşmamız lazımdı..! Yine tüm soruları aklımdan
çıkardım. Zira bütün bunlardan önce, bir şey öğrenmem gerekiyordu.. ‘’Babam
nerede? Savaşmaya mı gitti, anne!?’’
Annem, sanki
soru sormamızı yasakladığını, unutmuşum gibi; sertçe yüzüme baktı. Hayır,
normal bir zaman olsa, onu anlayabilirdim. Ama şimdi, burada oturup, ölmeyi
bekleyemezdim..! Bende babamla birlikte, savaşmaya gidecektim...
Ve tabii,
gerekirse; ölmeye!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder