ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 17

Üçümüzün, güçlü bir ‘gözyaşı’ ittifakıyla kurulmuş, ortak uykusu; gece yarısı ortaya çıkan, vahşi bir tehlikeyle bölündü. Dışarıdan, ara ara kurt ve daha başka ne olduğunu anlayamadığım yabani hayvan sesleri geliyordu, zaten. Ama bu kez duyduklarım, çok daha farklıydı. Bu sesler, ne bir kurt’u, ne de başka bir hayvanı anımsatıyordu. Bunlar, daha da vahşiydi! Sesler, bir insana aitti..

Bu iğrenç sesler.. İğrenç konuşmalar.. Aklımda, dün gece de duymuş olduğum bazı konuşmaları çağrıştırıyordu. Evet, evet; iki gündür, duyduğum vakit kusma noktasına geldiğim, Perslerin konuştuğu dildi bu.. Köyümüzün, ıssız ve ateş yeri sokaklarında yürürken duyduğum, iğrenç bir evde; küçük bir bebeği öldüren adamdan duyduğum, dilde ki seslerdi.. Nece olduğunu bilmiyordum ama tek dilediğim, o lanet dille birlikte; tüm konuşanlarının da -tüm Perslerin- anında yok olmasıydı!
Bir tek Brutos uyanmamıştı. Ağabeyim, sanıyorum benden çok daha önce uyanmış; dışarıyı gözlemeye başlamıştı.. Yüzüne baktığımda, güven verici bir ifade görmek, biraz da olsa rahatlamamı sağlamıştı. Sonuçta, artık, tehlikelere karşı korumasız, tek başıma değildim. Ağabeyim vardı!
‘’Dışarıya çıkma, Thefanos.’’ Yanıma gelmiş ve beni çözerken yaptığı gibi, iki eliyle omuzlarımı tutarak; yüzüne, gözlerine doğrudan bakmamı sağlamıştı. Bu hareketi de bana güven vermişti.. Bu hareketlerinden sonra, ‘O, bütünüyle bir güven abidesi olarak yaratılmalıymış.’ Diye düşündüm. Evet, aynen öyleydi. ‘’Brutos’la birlikte, uyumaya devam et. Sizin korkacağınız bir şey yok. Ben, dışarıyı kolaçan edip geleceğim..’’ Benim, şu aptalca dildeki konuşmaları duymadığımı mı sanıyordu?  Yağmur dinmişti ve sesi bir domuz kadar kalın olan Perslinin konuşmaları, dışarıda başka hiçbir sesin yankılanmadığı gecede kulübemize kadar ulaşıyordu. Ne getireceği belli olmayan bu seslerin arasında, uyuyamazdım. Ama ağabeyimin sözünü dinleyecek; içeri de Brutos’la birlikte kalacaktım. Onu koruyacak, ona zarar gelmesine asla izin vermeyecektim. Zira artık, ben yoktum. ‘Biz’ vardık. Ve de ‘bizim’ korunmamız gerekiyordu. Persler ve daha bilimum iğrenç şeyden!
Ağabeyim, o ana kadar fark edemediğim yayını, asılı bulunduğu yerden aldı. Çok uzun ve büyük bir yaydı bu. Daha önce gördüklerim, hatta bir tanesiyle talim dahi yaptığım yaylardan, katlarca daha büyüktü. Bunu katiyen kullanamazdım. Onu kullanmayı geçtim, yayını dahi gerdiremezdim. Yine de, o yayın varlığı da; içimde anlamlandıramadığım bir duyguya neden oluyordu. Biraz güven gibi gelse de ilk başta, bu duygu, güvenden çok; daha önce tatmadığım, korkutucu olmaktan kaynaklanan iç rahatlığıydı gibi bir şeydi... ‘Ortada korkacak birileri varsa, o da Perslerdir’ diyordum içimden. ‘Demek, birisinin ağabeyi olması böyle bir şeymiş..!’

Yabancı sesler, bir kahkaha halini almıştı. Ne de iğrenç kahkahalardı bunlar! Yalnızca bir kişiden değil, küçük veyahut büyük olduğunu bilemediğim bir ‘Pers çetesinden’ geliyordu.. O çete, kulübemizin varlığını keşfetmiş; burada birilerinin yaşayıp, yaşamadığını kontrole gelmiş olabilirdi. Böyle bir durum, neticede bizim için gerçekten çok kötü olurdu. Her ne kadar; koca bir yaya sahip olsak da, her ne kadar ağabeyimin, kolları gayet sağlam görünse de, yine de; o zırhlı Pers askerlerinden oluşan bir grup, bize pekala zarar verebilirdi.. İçimizden birini dahi kaybedebilirdik. Hatta belki, bu durum, bizim için ‘önlenemez’ bir son olurdu...
Sesler kesilmiyordu.. Ağabeyim gideli, pek uzunca bir vakit olmamıştı ancak yine de, onun adına endişelenmeye başlamıştım. Eğer karşımızdakiler, biraz önce de düşündüğüm gibi; ‘bizim için gelmiş ise, Brutos’u da alıp, kaçıp gitsek mi?’ diye düşünmeye dahi başlamıştım.. Biraz önce ki cesaret ve özgüven dolu halimden zerre eser yoktu. Ne de rahat; ‘Onlar korksun diyordum..’ Ama bunda garipsenecek bir durum yoktu.. Savaşın çirkef belirsizliği karşısında, feleğini şaşırıyordu insan..     
Kahkahalar sıklaşmıştı ve bir... İğrenç kahkahalar duyuyordum ve arasında... Diğerlerinden farklı olan sesi seçmeye çalıştım. Çok tanıdık bir... Evet, bu ses.. Bu ses Yunanca’ydı.. Ve hatta; bir kadındı! Bir kadın, Yunanca, ‘..yalvarıyordu!’ Ulu Zeus, o zavallı kadın Perslerin içinde, bir kurt’a yem olan ceylan kadar, çaresiz olmalıydı. Ve Adamlar.. İğrenç kahkahaları.. Kadına işkence ederek öldürüyor olmalılardı..
‘Tanrılar, lütfen koruyun o kadını..!’
 Ama sonra, tüm bunların bir tuzak olabileceğini düşündüm.. Pekala, Yunanca konuşan bir kadın bulmuş, bizi dışarı çekmek istemiş, olabilirlerdi. Belki, kulübede konuşlanmış, büyük bir Yunan birliğinden kuşkulanıyorlardı. Tamam, bizde bir nevi birlik sayılırdık ancak, onların düşündüğü anlamda; ‘Gerçek Savaşçılar’ değildik. En azından, ben ve Brutos, değildi...
 Kahkahalar ve kadının çığlıkları... Durmak bilmeyen bu iki ses, hangisinin daha üstün çıkacağı konusunda yarışıyor gibiydi. Ancak çok kısa bir süre sonra –yarışa dışarıdan müdahale olmadığı müddetçe- yarışın sonucu belli olacak gibiydi. Kadının, etrafında ki, kurtlara karşı, hiçbir şansı yoktu..!
Bir ‘an’dı. Yalnızca, çok kısa, oldukça kısa bir vakitten oluşan süre sonunda, Perslerin de, iğrenç kahkahaları kesilmişti. Kadın!? Kadın susalı çok oluyordu.. Adamların işkencelerine daha fazla dayanamamış, ölüp gitmiş olmalıydı. O vakit, içimden kadına acıdım ve bize tuzak kurmuş olabileceğini düşündüğüm için, kendimden utandım.. Ama çok kısa bir ‘an’ sonrası; kurtlarında sesi kesilmişti. Biraz önce, ciyak ciyak kahkaha atan zavallı Persler, şimdi sus pus olmuştu. Tahminimce, oyuna ağabeyim müdahil olmuştu...
Bu vakitlerde, Brutos ise halen deliksiz uyuyordu.. Sanıyorum onun bu durumuna şaşırmamam gerekirdi. Tüm boyunca, inanılmaz derecede yorulmuş olmalıydı. Ağabeyim, yarasının küçük olduğunu söylemişti ama.. Hiç açıp da bakmamıştım, o yaraya. Odada, uyanık, benden başka kimse olmadığı için –odada ağabeyim olsaydı, ona güvenmediğimi düşünürdü- ve de dışarıda ki sesler artık kesildiği için, Brutos’un yarasına bakmak istedim. Hemen yanımdaydı zaten. Bacağına doğru bir hamle yapıp, üzerindekini kaldırmaya başladığım vakit ise...
‘Ne yapıyorum ben be!’ diye çıkıştım kendime. Yine odada hiç kimse olmamasına rağmen, kulaklarıma kadar kızarmıştım, utançtan. Ağabeyim, bizi kurtarmak için dışarıdaydı, ancak ben onun sözleri yalanmış gibi davranacaktım.. O an duyduğum utanç..

Dün gece, varlıklarını sahilde görünce, korkudan titrediğim Persli askerleri, ağabeyim tek bir yayla susturmayı başarmıştı... Demek, epeyce büyük bir yay, iyi bir atıcı ve biraz da cesaret. İşte, Persleri durdurmanın formülü bu kadar basitti. Tekrardan ‘İşte şimdi korkun bizden’ diye düşündüm. Ama bu kez, savaşın çirkef çaresizliğini, aşacak bir yol biliyordum...
Ve sonrası... Uzunca bir sessizlik.. Çok uzun süren, hatta bir vakit sonra, sabahı bulacağını düşündüğüm, ağır bir sessizlik.. Pekala erkenden zafere inanmıştım ama.. Persler ağabeyimi görmüş, kahkahalarını kesmiş ve onla savaşmaya girişmiş olabilirlerdi. ‘Ah, aptal; sen savaş hakkında ne bilirsin ki..!?’
O sessizlikten sonra; yalnızca böğüren erkek sesleri duydum.. Acıdan olsa gerek, art arta birkaç sefer halinde, acınası bir şekilde, böğürüyorlardı.. Kimin, neden, ne için böğürdüğünü bilemiyordum.. Ağabeyimin mi, Perslilerin mi galip geldiğini bilemiyordum... Yalnızca, yalnızca; durmadan farklı tonlarda duyduğum, ‘ölüm’ çığlıkları çalınıyordu kulağıma. Ve bunlar, öncekilerden farklı olmak üzere, erkek sesiydi. Ve yine farklı tonlamalardan anladığım kadarıyla, birden fazla kişiye aitti.. Eğer ağabeyimin birden fazla canı yoksa –Hıh!? Ne diyorum ben..?- art arta farklı kişilerden çıktığı için; bu ‘ölüm çığlıkları’ Perslere ait olmalıydı.
Ama sonra; ‘Ağabeyim, birkaç tanesini indirmiş, sonrasında da etkisizleştirilmiş olabilir mi?’ sorusu düştü aklıma.. Bir sorudan çok, içimi kemiren bir kurt gibiydi bu.. Ah, bu savaşın çaresizliğinin, belirsizliğinin bir sonu yok muydu!?
Tüm bu kötü düşüncülerden kendimi arındırarak, Brutos’a sarılarak yattım ve beklemeye başladım. Kardeşime tekrar sarılmış ve dışarısıyla tüm alakamı kesmiş şekilde, yalnız ve yalnızca bekliyordum.

 Oldukça kısa birr vakit sonra, kapıdan ağabeyim giriverdi... Kendimden geçmiş, adımlarını duyamamıştım. Umut, sevinç ve kurtuluş... Bir anda kapıdan girip, karşımda belirivermişti! Ah, Zeus! Kurtulmuştuk!
Ağabeyim, omzuna asmış olduğu yayı ve üzerini komple kızıla boyamış kanla, korkunç görünüyordu. Tabii bizim için, aynı zamanda da, ‘güven verici.’ Ama o an, aklıma yine bir kurt düştü.. O, eğer yayını kullanmışsa, bu üzerinde ki kan..? Evet, evet.. Yakın dövüşe de girmiş olabilirdi pekâlâ. Veya, vurduğu adamlardan birinin işini bitirmek için, onun boğazını kesmiş olabilirdi.. Benimle birlikte, henüz uyanmış olan Brutos’a hitaben; ‘’Gecenin kalanında iyi dinlenin.’’ Dedi. ‘’Yarın sabah, buradan gidiyoruz...’’
                       
            Ve sonra, yine, savaşın acımasız kahkahalarını işittim kulağımda.. Benimle alay ediyor olmalıydı..
            Hayır, hiç akıllanmayacaktım. Hiç öğrenemeyecektim.
            Savaşın bir kazananı olmazdı, savaştan kurtuluş yok-tu!
            Ta, ölene dek...






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder