Üçümüzün,
güçlü bir ‘gözyaşı’ ittifakıyla kurulmuş, ortak uykusu; gece yarısı ortaya
çıkan, vahşi bir tehlikeyle bölündü. Dışarıdan, ara ara kurt ve daha başka ne
olduğunu anlayamadığım yabani hayvan sesleri geliyordu, zaten. Ama bu kez
duyduklarım, çok daha farklıydı. Bu sesler, ne bir kurt’u, ne de başka bir
hayvanı anımsatıyordu. Bunlar, daha da vahşiydi! Sesler, bir insana aitti..
Bu iğrenç
sesler.. İğrenç konuşmalar.. Aklımda, dün gece de duymuş olduğum bazı
konuşmaları çağrıştırıyordu. Evet, evet; iki gündür, duyduğum vakit kusma
noktasına geldiğim, Perslerin konuştuğu dildi bu.. Köyümüzün, ıssız ve ateş
yeri sokaklarında yürürken duyduğum, iğrenç bir evde; küçük bir bebeği öldüren
adamdan duyduğum, dilde ki seslerdi.. Nece olduğunu bilmiyordum ama tek
dilediğim, o lanet dille birlikte; tüm konuşanlarının da -tüm Perslerin- anında
yok olmasıydı!
Bir tek Brutos
uyanmamıştı. Ağabeyim, sanıyorum benden çok daha önce uyanmış; dışarıyı
gözlemeye başlamıştı.. Yüzüne baktığımda, güven verici bir ifade görmek, biraz
da olsa rahatlamamı sağlamıştı. Sonuçta, artık, tehlikelere karşı korumasız,
tek başıma değildim. Ağabeyim vardı!
‘’Dışarıya
çıkma, Thefanos.’’ Yanıma gelmiş ve beni çözerken yaptığı gibi, iki eliyle
omuzlarımı tutarak; yüzüne, gözlerine doğrudan bakmamı sağlamıştı. Bu hareketi
de bana güven vermişti.. Bu hareketlerinden sonra, ‘O, bütünüyle bir güven
abidesi olarak yaratılmalıymış.’ Diye düşündüm. Evet, aynen öyleydi.
‘’Brutos’la birlikte, uyumaya devam et. Sizin korkacağınız bir şey yok. Ben,
dışarıyı kolaçan edip geleceğim..’’ Benim, şu aptalca dildeki konuşmaları
duymadığımı mı sanıyordu? Yağmur
dinmişti ve sesi bir domuz kadar kalın olan Perslinin konuşmaları, dışarıda
başka hiçbir sesin yankılanmadığı gecede kulübemize kadar ulaşıyordu. Ne
getireceği belli olmayan bu seslerin arasında, uyuyamazdım. Ama ağabeyimin
sözünü dinleyecek; içeri de Brutos’la birlikte kalacaktım. Onu koruyacak, ona
zarar gelmesine asla izin vermeyecektim. Zira artık, ben yoktum. ‘Biz’ vardık.
Ve de ‘bizim’ korunmamız gerekiyordu. Persler ve daha bilimum iğrenç şeyden!
Ağabeyim, o
ana kadar fark edemediğim yayını, asılı bulunduğu yerden aldı. Çok uzun ve
büyük bir yaydı bu. Daha önce gördüklerim, hatta bir tanesiyle talim dahi
yaptığım yaylardan, katlarca daha büyüktü. Bunu katiyen kullanamazdım. Onu
kullanmayı geçtim, yayını dahi gerdiremezdim. Yine de, o yayın varlığı da;
içimde anlamlandıramadığım bir duyguya neden oluyordu. Biraz güven gibi gelse
de ilk başta, bu duygu, güvenden çok; daha önce tatmadığım, korkutucu olmaktan
kaynaklanan iç rahatlığıydı gibi bir şeydi... ‘Ortada korkacak birileri varsa,
o da Perslerdir’ diyordum içimden. ‘Demek, birisinin ağabeyi olması böyle bir
şeymiş..!’
Yabancı
sesler, bir kahkaha halini almıştı. Ne de iğrenç kahkahalardı bunlar! Yalnızca
bir kişiden değil, küçük veyahut büyük olduğunu bilemediğim bir ‘Pers
çetesinden’ geliyordu.. O çete, kulübemizin varlığını keşfetmiş; burada
birilerinin yaşayıp, yaşamadığını kontrole gelmiş olabilirdi. Böyle bir durum,
neticede bizim için gerçekten çok kötü olurdu. Her ne kadar; koca bir yaya
sahip olsak da, her ne kadar ağabeyimin, kolları gayet sağlam görünse de, yine
de; o zırhlı Pers askerlerinden oluşan bir grup, bize pekala zarar
verebilirdi.. İçimizden birini dahi kaybedebilirdik. Hatta belki, bu durum,
bizim için ‘önlenemez’ bir son olurdu...
Sesler
kesilmiyordu.. Ağabeyim gideli, pek uzunca bir vakit olmamıştı ancak yine de,
onun adına endişelenmeye başlamıştım. Eğer karşımızdakiler, biraz önce de
düşündüğüm gibi; ‘bizim için gelmiş ise, Brutos’u da alıp, kaçıp gitsek mi?’
diye düşünmeye dahi başlamıştım.. Biraz önce ki cesaret ve özgüven dolu
halimden zerre eser yoktu. Ne de rahat; ‘Onlar korksun diyordum..’ Ama bunda
garipsenecek bir durum yoktu.. Savaşın çirkef belirsizliği karşısında, feleğini
şaşırıyordu insan..
Kahkahalar
sıklaşmıştı ve bir... İğrenç kahkahalar duyuyordum ve arasında... Diğerlerinden
farklı olan sesi seçmeye çalıştım. Çok tanıdık bir... Evet, bu ses.. Bu ses
Yunanca’ydı.. Ve hatta; bir kadındı! Bir kadın, Yunanca, ‘..yalvarıyordu!’ Ulu
Zeus, o zavallı kadın Perslerin içinde, bir kurt’a yem olan ceylan kadar, çaresiz
olmalıydı. Ve Adamlar.. İğrenç kahkahaları.. Kadına işkence ederek öldürüyor
olmalılardı..
‘Tanrılar,
lütfen koruyun o kadını..!’
Ama sonra, tüm bunların bir tuzak
olabileceğini düşündüm.. Pekala, Yunanca konuşan bir kadın bulmuş, bizi dışarı
çekmek istemiş, olabilirlerdi. Belki, kulübede konuşlanmış, büyük bir Yunan
birliğinden kuşkulanıyorlardı. Tamam, bizde bir nevi birlik sayılırdık ancak,
onların düşündüğü anlamda; ‘Gerçek Savaşçılar’ değildik. En azından, ben ve
Brutos, değildi...
Kahkahalar ve kadının çığlıkları... Durmak
bilmeyen bu iki ses, hangisinin daha üstün çıkacağı konusunda yarışıyor
gibiydi. Ancak çok kısa bir süre sonra –yarışa dışarıdan müdahale olmadığı
müddetçe- yarışın sonucu belli olacak gibiydi. Kadının, etrafında ki, kurtlara
karşı, hiçbir şansı yoktu..!
Bir ‘an’dı.
Yalnızca, çok kısa, oldukça kısa bir vakitten oluşan süre sonunda, Perslerin
de, iğrenç kahkahaları kesilmişti. Kadın!? Kadın susalı çok oluyordu..
Adamların işkencelerine daha fazla dayanamamış, ölüp gitmiş olmalıydı. O vakit,
içimden kadına acıdım ve bize tuzak kurmuş olabileceğini düşündüğüm için,
kendimden utandım.. Ama çok kısa bir ‘an’ sonrası; kurtlarında sesi kesilmişti.
Biraz önce, ciyak ciyak kahkaha atan zavallı Persler, şimdi sus pus olmuştu.
Tahminimce, oyuna ağabeyim müdahil olmuştu...
Bu vakitlerde,
Brutos ise halen deliksiz uyuyordu.. Sanıyorum onun bu durumuna şaşırmamam
gerekirdi. Tüm boyunca, inanılmaz derecede yorulmuş olmalıydı. Ağabeyim,
yarasının küçük olduğunu söylemişti ama.. Hiç açıp da bakmamıştım, o yaraya.
Odada, uyanık, benden başka kimse olmadığı için –odada ağabeyim olsaydı, ona
güvenmediğimi düşünürdü- ve de dışarıda ki sesler artık kesildiği için,
Brutos’un yarasına bakmak istedim. Hemen yanımdaydı zaten. Bacağına doğru bir
hamle yapıp, üzerindekini kaldırmaya başladığım vakit ise...
‘Ne yapıyorum
ben be!’ diye çıkıştım kendime. Yine odada hiç kimse olmamasına rağmen,
kulaklarıma kadar kızarmıştım, utançtan. Ağabeyim, bizi kurtarmak için
dışarıdaydı, ancak ben onun sözleri yalanmış gibi davranacaktım.. O an duyduğum
utanç..
Dün gece,
varlıklarını sahilde görünce, korkudan titrediğim Persli askerleri, ağabeyim
tek bir yayla susturmayı başarmıştı... Demek, epeyce büyük bir yay, iyi bir
atıcı ve biraz da cesaret. İşte, Persleri durdurmanın formülü bu kadar basitti.
Tekrardan ‘İşte şimdi korkun bizden’ diye düşündüm. Ama bu kez, savaşın çirkef
çaresizliğini, aşacak bir yol biliyordum...
Ve sonrası...
Uzunca bir sessizlik.. Çok uzun süren, hatta bir vakit sonra, sabahı bulacağını
düşündüğüm, ağır bir sessizlik.. Pekala erkenden zafere inanmıştım ama..
Persler ağabeyimi görmüş, kahkahalarını kesmiş ve onla savaşmaya girişmiş
olabilirlerdi. ‘Ah, aptal; sen savaş hakkında ne bilirsin ki..!?’
O sessizlikten
sonra; yalnızca böğüren erkek sesleri duydum.. Acıdan olsa gerek, art arta
birkaç sefer halinde, acınası bir şekilde, böğürüyorlardı.. Kimin, neden, ne
için böğürdüğünü bilemiyordum.. Ağabeyimin mi, Perslilerin mi galip geldiğini
bilemiyordum... Yalnızca, yalnızca; durmadan farklı tonlarda duyduğum, ‘ölüm’
çığlıkları çalınıyordu kulağıma. Ve bunlar, öncekilerden farklı olmak üzere,
erkek sesiydi. Ve yine farklı tonlamalardan anladığım kadarıyla, birden fazla
kişiye aitti.. Eğer ağabeyimin birden fazla canı yoksa –Hıh!? Ne diyorum
ben..?- art arta farklı kişilerden çıktığı için; bu ‘ölüm çığlıkları’ Perslere
ait olmalıydı.
Ama sonra;
‘Ağabeyim, birkaç tanesini indirmiş, sonrasında da etkisizleştirilmiş olabilir
mi?’ sorusu düştü aklıma.. Bir sorudan çok, içimi kemiren bir kurt gibiydi bu..
Ah, bu savaşın çaresizliğinin, belirsizliğinin bir sonu yok muydu!?
Tüm bu kötü
düşüncülerden kendimi arındırarak, Brutos’a sarılarak yattım ve beklemeye
başladım. Kardeşime tekrar sarılmış ve dışarısıyla tüm alakamı kesmiş şekilde,
yalnız ve yalnızca bekliyordum.
Oldukça kısa birr vakit sonra, kapıdan
ağabeyim giriverdi... Kendimden geçmiş, adımlarını duyamamıştım. Umut, sevinç
ve kurtuluş... Bir anda kapıdan girip, karşımda belirivermişti! Ah, Zeus!
Kurtulmuştuk!
Ağabeyim,
omzuna asmış olduğu yayı ve üzerini komple kızıla boyamış kanla, korkunç
görünüyordu. Tabii bizim için, aynı zamanda da, ‘güven verici.’ Ama o an,
aklıma yine bir kurt düştü.. O, eğer yayını kullanmışsa, bu üzerinde ki kan..?
Evet, evet.. Yakın dövüşe de girmiş olabilirdi pekâlâ. Veya, vurduğu adamlardan
birinin işini bitirmek için, onun boğazını kesmiş olabilirdi.. Benimle
birlikte, henüz uyanmış olan Brutos’a hitaben; ‘’Gecenin kalanında iyi
dinlenin.’’ Dedi. ‘’Yarın sabah, buradan gidiyoruz...’’
Ve
sonra, yine, savaşın acımasız kahkahalarını işittim kulağımda.. Benimle alay ediyor olmalıydı..
Hayır,
hiç akıllanmayacaktım. Hiç öğrenemeyecektim.
Savaşın
bir kazananı olmazdı, savaştan kurtuluş yok-tu!
Ta,
ölene dek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder