ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 7


                                                                                                          Apoliana

Dışarıdan gelen sesler, korkunçtu.. Üst sokakların tekinde, evlerden biri yanıyor olmalıydı. Ayrıca ara ara yükselen patlama sesleri ve tavandan içeri vuran ışık huzmesi de, ‘onu’ oldukça fazla tedirgin etmeye yetiyordu.. Hemen yanda ki evlerden birinde, bir bebek çığıra çığıra ağlıyordu. Zaten, son günlerde sürekli olarak, ağlamaktan başka bir şey yaptığı söylenemezdi.. Annesini kaybeden bir bebeği ise, ağladığı yüzden suçlamak, ‘ona’ dahi yakışacak cinsten değildi. Tamam, deli olabilirdi ama... O da görebiliyordu... Yaklaşan kâbusu, o bebek de görüyor, o yüzden boğazını yırtarcasına sürekli ağlıyordu...

            Yıllardır, dışarı çıkması yasaktı. Dışarıya bakması bile yasaktı. Zaten, yaşadıkları koca evin üst katında bulunan odasında, dışarıya bakan bir pencere de yoktu. Yalnızca, yüksek tavanda yer alan, küçücük bir açıklıktı, dışarıda ki hayatla bağıntısı. ‘Onun’ için dışarıda ki hayatta, artık, sadece birkaç kuşla olan, ahbaplığıyla sınırlıydı. O kuşların bile, arada ‘ondan’ ürktüğünü anladığı olurdu.. Sonra, ‘eskinin’ adını hatırladı. ‘Eski’ biz zamanlar, aşık olduğu, evlenmek için kaçtığı erkekti. Adı... Adı, Stefanos’tu. Evet, arada hatırlayabiliyordu, ama sonra, hemen sonra tekrar unutuyordu.. Eskiden... Stefanos’dan koparıldığından beri, hayat ‘onun’ için bitmişti. Ruhu, tükenmişti. Yalnızca.. Yalnızca bedeni, bu evde varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Yakında, o da tükenecekti.
            Neler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.. Zira, dışarısı hakkında herhangi bir şeyle, hiçbir şekilde ilgisi kalmamıştı. Evdekilerle de tek ilgisi, akşamları, yemesi için odasına yemek getirilen kısa vakitlerdi. O vakitlerde de, yemek getirenle hiçbir şekilde konuşmuyor, hatta çoğu zaman yemeğini dahi yemiyordu.. Ancak, geceye doğru, dışarının tüm gürültüsü kesilince, ara sıra evdekilerin konuşmalarına kulak misafiri olmak zorunda kalıyordu. Hiçbir şekilde, onları duymak, dediklerini anlamak istemiyordu ama o sessiz, ıssız, sonsuz gecelerde bu mümkün değildi. Kulaklarını tıkadıkça, anlamamak istedikçe, ses benliğinin en içine işliyordu.
            ‘O’ da, bir süre direnmeyi bırakmış. Teslim olmuştu. Yine...

            Gece ilerledikçe, duyduğu sesler çeşitleniyordu. Ağlayan bebeğin sesi çoktan kesilmişti. –Bu, annesinin gelmesinden kaynaklanmıyordu. Bebek, yüksek ihtimalle ölmüş olmalıydı.- Onun yerini, hemen önlerinde ki dar yoldan geçmekte olan, bir adamın acı dolu haykırışları almıştı. Ayrıca, patlama sesleri ve odasına dolan ışık huzmeleri de devam ediyordu. Dışarıyla hiçbir bağlantısı kalmadığı için, yaşananlar onu herhangi bir şekilde etkileyemiyordu. –Ve bir de odasında, güvende olduğunu düşündüğü için.-
            Hatırlıyordu.. Evet, evet bu sesler.. Bunlar, acının sesleriydi. Ne ara unuttun.. İşte eski dostun!? –Acı! –Savaş! –Ölüm! –Acı! –Savaş! –Ölü...! Hatırlıyordu.. Aklından hiçbir şekilde, çıkabileceğini düşünmediği şeyi! Hatırlıyordu, hatırlıyordu... Persler!
            Nasıl unutabilirdi ki? Yıllar önce, çocukluğunun, onların korkusu altında geçtiğini.. Babasının, onlardan bahsederken, yüzünün şekilden şekle girdiğini.. İlk baskınlarını.. Köylerini, ilk yakışları, o kadını.. O kadını, ilk öldürüşlerini.. O kadın.. Anne! Annesini..
Annesinin, Persler tarafından öldürülüşünü de mi unutmuştu..!? Yaşadığı bunca yıl.. Onu, ‘eskiden’de koparmış mıydı? Güzel günlerden, hani bir daha gelmeyecek olan.. Her şeyden de koparmış mıydı..!?
           
            Uyandığında, gürültüler dinmişti. Açık tavandan içeri, parlak güneş ışıkları giriyordu artık.. Gece boyunca, evlerine gelen giden olmamıştı, en azından ‘o’ uyanıkken olmamıştı. Önceleri korkmamış, hiçbir şekilde umursamamıştı olanları. Ama daha sonra, yine özlediği eskiye dönmüştü. Hatırlamıştı, her şeyi, tüm kabusları hatırlamıştı.. Bir vakit daha sonra, -zihni açıldıkça- anımsamaya da başlamıştı. Anlamaya, yorumlamaya da başlamıştı. 
            Evet, Persler; onların evine gelmeyecekti. Bunu.. Bunu, babası ayarlamıştı. Sahi, onun babası... Her neyse...
            Önemli olan anımsamaya başlamasıydı. Belki, -yine imkansız ama- eskiyi hatırladıkça, -evet imkansız- Stenefos’u da yeniden hatırlamaya başlardı.. Adı dışında, her şeyini unuttuğu, aklına geldikçe; kabus görürmüş gibi olduğu, eski sevgilisini tekrar anımsardı. Anımsar ve onu tekrar.. Tekrar, severdi.. Belki.
–Hayır, bu imkânsız!-
Hatırlarsa severdi işte! İmkânsız diye bir şey yoktu!
            Yine kızmıştı.. Kızınca, hatırlaması, eskiye dönmesi imkansızdı..
-Hayır, imkânsız diye bir şey yoktu!












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder