Apoliana
Dışarıdan gelen
sesler, korkunçtu.. Üst sokakların tekinde, evlerden biri yanıyor olmalıydı.
Ayrıca ara ara yükselen patlama sesleri ve tavandan içeri vuran ışık huzmesi
de, ‘onu’ oldukça fazla tedirgin etmeye yetiyordu.. Hemen yanda ki evlerden
birinde, bir bebek çığıra çığıra ağlıyordu. Zaten, son günlerde sürekli olarak,
ağlamaktan başka bir şey yaptığı söylenemezdi.. Annesini kaybeden bir bebeği
ise, ağladığı yüzden suçlamak, ‘ona’ dahi yakışacak cinsten değildi. Tamam,
deli olabilirdi ama... O da görebiliyordu... Yaklaşan kâbusu, o bebek de
görüyor, o yüzden boğazını yırtarcasına sürekli ağlıyordu...
Yıllardır,
dışarı çıkması yasaktı. Dışarıya bakması bile yasaktı. Zaten, yaşadıkları koca
evin üst katında bulunan odasında, dışarıya bakan bir pencere de yoktu. Yalnızca,
yüksek tavanda yer alan, küçücük bir açıklıktı, dışarıda ki hayatla bağıntısı.
‘Onun’ için dışarıda ki hayatta, artık, sadece birkaç kuşla olan, ahbaplığıyla
sınırlıydı. O kuşların bile, arada ‘ondan’ ürktüğünü anladığı olurdu.. Sonra,
‘eskinin’ adını hatırladı. ‘Eski’ biz zamanlar, aşık olduğu, evlenmek için
kaçtığı erkekti. Adı... Adı, Stefanos’tu. Evet, arada hatırlayabiliyordu, ama
sonra, hemen sonra tekrar unutuyordu.. Eskiden... Stefanos’dan koparıldığından
beri, hayat ‘onun’ için bitmişti. Ruhu, tükenmişti. Yalnızca.. Yalnızca bedeni,
bu evde varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Yakında, o da tükenecekti.
Neler
olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.. Zira, dışarısı hakkında herhangi bir
şeyle, hiçbir şekilde ilgisi kalmamıştı. Evdekilerle de tek ilgisi, akşamları,
yemesi için odasına yemek getirilen kısa vakitlerdi. O vakitlerde de, yemek
getirenle hiçbir şekilde konuşmuyor, hatta çoğu zaman yemeğini dahi yemiyordu..
Ancak, geceye doğru, dışarının tüm gürültüsü kesilince, ara sıra evdekilerin konuşmalarına
kulak misafiri olmak zorunda kalıyordu. Hiçbir şekilde, onları duymak,
dediklerini anlamak istemiyordu ama o sessiz, ıssız, sonsuz gecelerde bu mümkün
değildi. Kulaklarını tıkadıkça, anlamamak istedikçe, ses benliğinin en içine
işliyordu.
‘O’
da, bir süre direnmeyi bırakmış. Teslim olmuştu. Yine...
Gece
ilerledikçe, duyduğu sesler çeşitleniyordu. Ağlayan bebeğin sesi çoktan
kesilmişti. –Bu, annesinin gelmesinden kaynaklanmıyordu. Bebek, yüksek
ihtimalle ölmüş olmalıydı.- Onun yerini, hemen önlerinde ki dar yoldan geçmekte
olan, bir adamın acı dolu haykırışları almıştı. Ayrıca, patlama sesleri ve
odasına dolan ışık huzmeleri de devam ediyordu. Dışarıyla hiçbir bağlantısı
kalmadığı için, yaşananlar onu herhangi bir şekilde etkileyemiyordu. –Ve bir de
odasında, güvende olduğunu düşündüğü için.-
Hatırlıyordu..
Evet, evet bu sesler.. Bunlar, acının sesleriydi. Ne ara unuttun.. İşte eski
dostun!? –Acı! –Savaş! –Ölüm! –Acı! –Savaş! –Ölü...! Hatırlıyordu.. Aklından
hiçbir şekilde, çıkabileceğini düşünmediği şeyi! Hatırlıyordu, hatırlıyordu...
Persler!
Nasıl
unutabilirdi ki? Yıllar önce, çocukluğunun, onların korkusu altında geçtiğini..
Babasının, onlardan bahsederken, yüzünün şekilden şekle girdiğini.. İlk
baskınlarını.. Köylerini, ilk yakışları, o kadını.. O kadını, ilk
öldürüşlerini.. O kadın.. Anne! Annesini..
Annesinin, Persler tarafından
öldürülüşünü de mi unutmuştu..!? Yaşadığı bunca yıl.. Onu, ‘eskiden’de koparmış
mıydı? Güzel günlerden, hani bir daha gelmeyecek olan.. Her şeyden de koparmış
mıydı..!?
Uyandığında,
gürültüler dinmişti. Açık tavandan içeri, parlak güneş ışıkları giriyordu
artık.. Gece boyunca, evlerine gelen giden olmamıştı, en azından ‘o’ uyanıkken
olmamıştı. Önceleri korkmamış, hiçbir şekilde umursamamıştı olanları. Ama daha
sonra, yine özlediği eskiye dönmüştü. Hatırlamıştı, her şeyi, tüm kabusları
hatırlamıştı.. Bir vakit daha sonra, -zihni açıldıkça- anımsamaya da
başlamıştı. Anlamaya, yorumlamaya da başlamıştı.
Evet,
Persler; onların evine gelmeyecekti. Bunu.. Bunu, babası ayarlamıştı. Sahi,
onun babası... Her neyse...
Önemli
olan anımsamaya başlamasıydı. Belki, -yine imkansız ama- eskiyi hatırladıkça,
-evet imkansız- Stenefos’u da yeniden hatırlamaya başlardı.. Adı dışında, her
şeyini unuttuğu, aklına geldikçe; kabus görürmüş gibi olduğu, eski sevgilisini
tekrar anımsardı. Anımsar ve onu tekrar.. Tekrar, severdi.. Belki.
–Hayır, bu
imkânsız!-
Hatırlarsa severdi işte! İmkânsız
diye bir şey yoktu!
Yine
kızmıştı.. Kızınca, hatırlaması, eskiye dönmesi imkansızdı..
-Hayır, imkânsız
diye bir şey yoktu!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder