ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 4



Güneş   koca Zexos Dağının ardına doğru batıyordu, normalde bu vakitlerde herkes evine çekilmiş; balıkçılar köye dönmüş olurdu. Peki şimdi? Şimdi, normal bir gün değildi ki. Zira, köye akşam için davetli -davetsiz davetliler- vardı.Pekâlâ kanlı bir davet olması bekleniyordu bunun. Kanlı ve acımasız bir davet!

Her şey berbattı. Deponun önündeki kalabalık daha önce köyde pek az görebildiğim kadar büyüktü. Herkes malını yüklenmiş, bırakacaklarını buraya bırakıyor; alacaklarını ise tekrar yüklenerek telaşla kaçıyordu.. Bazı adamların yumruk yumruğa kavga ettiğini gördüm. Daha da kötüsü etraflarındaki kimse bu durumu yadırgamıyor; hatta pek stresli günde kendilerine buradan bir eğlence çıkarıyor gibiydiler. Yaşlı adamın biri, yarı çıplak bir hâlde sokaklarda koşuşturuyor, evine hırsız girdiğini, her şeyinin götürüldüğünü söylüyordu. Normalde, köyümüzde ne hırsızlık, ne de doğru dürüst bir cinayet –Grixenon’un, arkadaşını denizde boğması dışında- görülmüştü. Eğer huzur, bir insanın eli olsaydı, köyümüz de o elin tırnakları olurdu. Birbirlerine o derece yakın, bağlıydılar.. Tabii, tüm bunlar, Pers kabusunun tekrar gelişine kadardı.
            Kalabalığın arasına karışmadan önce babam bizi durdurdu. Yüklendiklerini yere koyarak; “Siz gelmeyin kalabalığa” dedi ve elimizdeki malları da kendi yüklerinin arasına katarak; “Burada bekleyin ben gelene dek. Hemen geleceğim.” Dedi. Dönüp gitmeye hazırlanıyordu ki, tekrar durdu: “Thefanos, özellikle sana söylüyorum, bir yere kaybolmak yok!”
Şaşkın ve kızgındım. Babamın, Brutos’un yanında beni azarlamasından nefret ediyordum ve bir o kadar da, Brutos’un bu anlarda, eşek gibi sırıtmasından! Babam, koca kalabalığın içinde gözden kaybolduktan sonra, yüzünde ki alaycı ifadeyi koruyan Brutos’la birlikte sokağın kenarındaki taşlardan birinin üzerine oturup, beklemeye başladık. Yine bizim gibi, kalabalığın hafifçe dışında, iki adam birilerini bekliyor, aynı zamanda da konuşuyordu. Sakalları bir karış olanı tanıyordum. Belki, ilginç görünümüydü hafızamda bu kadar yer edebilmesinin sebebi. Adını tam hatırlayamasam da, ara sıra, bizim atölyenin taraflarında gördüğüm, limanda yük taşıyarak para kazanan biri olduğunu anımsıyordum, bu adamın. Şimdi de, aşağıda, limanda olup, köye taze balık getiren balıkçıların yüklerini taşıyor olmalıydı. Çünkü adamın işi buydu. Ama belki, o da bizim gibi kaçıp gidecekti köyden. Evet, evet; şu an depoda işlerini hallediyordu. Ardından da, alacaklarını alıp, tabana kuvvet basıp gidecekti köyden. Ben bunları düşünürken, sakallı adam karşısındakini dinlemekteydi. Ardından sakalını sıvazlayarak konuşmaya başladı: “Evet, bugün daha hiçbirisi dönmedi. Ya büyük bir sürüye rastladılar, ya da...” O sırada kalabalıktan yükselen uğultu arttı ve adamın son dediklerini duyamadım. Yine de, duyduklarım bana yetmişti. Merak dolu bir hareketle döndüm ve Brutos’un gözlerine baktım. O da benim duyduklarımı duymuş muydu? Balıkçılar dönmemişti ve yelkenli... o an; “Ah Brutos, beni korkutmuş olmak için söylemiş ol. Lütfen!” diye inledim içimden. Eğer, söylediği gibi; şu yelkenli hikâyesi doğruysa, balıkçıların işi bitti demekti. Persler, hepsini.. Hepsini yakalamamış olmalıydılar.. O anda aklıma düştü; ‘Sahi, ne... ne sürüsü?’ Bu mevsimde sürü filan olmazdı. Sakallı adam da, bilerek yalan söylemiş olmalıydı, karşısındakinin telaşa kapılmaması için. Karşısındaki –tam manasıyla- denizden anlamayan aptalın teki olmalıydı..
Brutos, hırçın bakışlarıma daha fazla kayıtsız kalmayıp, ne olduğunu anlamamış gibi hafifçe, kafasını iki yana sallamıştı.  Ah, bilmezlikten geliyordu yine! Ama ben ona bildirecektim. “Şu anlattığın yelkenli hikayesi Brutos” dedim, “Kimden duydun onu!? Ya da, kim görmüş o yelkenliyi?”
Bol alay içerir şekilde güldü ve: “Yapma The. Yedin mi yoksa onu...” sözlerini henüz tamamlamıştı ki; kalabalığın aşağı taraflarında büyük bir hareketlilik oldu. Ben sana bunun hesabını daha sonra sorarım der gibi bir bakış attım. Ve birlikte, oturduğumuz taşın en üstüne çıkıp, parmaklarımızın ucunda dikeldik, aşağıda olanları daha iyi görebilmek için. Köyün aşağı doğru olan dik eğimi ve taşın yüksekliği sayesinde buradan her şeyi –tüm kalabalığı ve depodan az ileride ki, yokuş aşağı yolu- görebiliyorduk. Anladığımıza göre, aşağıdan, liman taraflarından bir adam koşar adım buraya gelmişti. Ve adam tüm kalabalığa, kendisini dinlemeleri için yüksek sesle çağrıda bulunmuştu. Kalabalığın içinden yükselen birkaç uğultu da son bulunca adam konuşmaya başladı, soluk soluğaydı; “Balık! Balıkçılar!” Adam içine birkaç kere derin derin nefes çekti; “Balıkçılar köye dönemedi.  Yalnız, yalnız biri dönebildi içlerinden,” kalabalığın içinden birkaç kişi adama olanları doğru düzgün anlatması için bağırdı. Ben de, gözlerimi yeniden Brutos’a diktim. Adam yine derin bir nefes çektikten sonra, “Biraz önce, limanda balıkçıları beklerken; Asaios tarafından bir adam çıkageldi. Uzaktan gördüğümüz kadarıyla, sefil bir yürüyüşü vardı. Sanki bir ayağının, dizden aşağısı yokmuş gibi yürüyor; ellerini ateşten kaçarmış gibi, iki yanına savuruyordu. Bize doğru gelirken, birden yere yığılıverdi,” kalabalık giderek meraklanıyordu. “Daha sonra, biz yanına vardığımızda; yavaşça gözlerini açtı ve konuşmaya başladı. Bize... bize, çok kötü şeyler gördüklerini söyledi. Persleri, Persleri görmüşler. Kocaman gemilerinin yelkenleri, bizim balıkçıların güneşini dahi kapatıyormuş. İçlerindeki bir gemi, köyümüz kadarmış!” Kalabalıktan bu kez korkunç sesler yükseldi. “Balıkçılardan hiçbiri, o koca gemileri köye çekmemek için geri dönememiş. En azından, takip edilerek, köyü büyük bir katliama sürükleyeceklerini düşünmüşler. Yalnız içlerinden birisi; Kliseo teknesinden atlamış ve yüzerek Asaios Burnu'na kadar gelmiş. İşte bize bunu anlatan da, o kahraman balıkçı Kliseo’ydu. Ölmeden önce, Perslerin bu gece, en geç sabaha kadar köyde olacağını söyledi. Gemilerin vaziyetinden anladıkları buymuş.” Başını yere eğdi. Ve sonra, seri bir şekilde tekrar doğrularak “Onun kahramanlığı dilden dile dolaşacak. Ve tüm kahraman balıkçıların da..! Tanrılar onları korusun!” Adam sözünü bitirdiğinde, kalabalıkta gördüğüm çok vahim bir durumdu. Kurtulan balıkçı, her ne kadar kalabalığı hırslandırmak için konuşmasını; sağ eli havada, bağırarak tamamlasa da, kalabalık duyacağını çoktan duymuştu. Birkaç kişi dışında, adamın son sözlerini –Balıkçılar ve Tanrılar ile ilgili kısım- duyan olmamıştı. Kimi koca koca adamların ağlamaya başladığını görüyordum. Kimileri hızla oradan ayrılarak, akşam olmadan kaçmak için ailesini almaya gitti. Kargaşa tüm meydana hâkimdi. Koşuşturanlar, ayak altında ezilip, avazı çıktığı kadar bağıranlar ve ölesiye dövüşmeye başlayanlar... Bu sefil vaziyet köyün en güçlü ve en zengin adamlarından biri olarak bilinen, aynı zamanda köyün yöneticisi Bretlaos’dan sonraki en vasıflı kişisi; Phoebe, çıkıp söz alana kadar sürdü.
            Konuşmaya başladığında, tüm dikkatler üzerindeydi.. “Korkaklık ve zavallılık. Hepinizin aşağılık suratında bunları görüyorum. Yalnızca bunları!” durdu ve yere tükürdü. O an, içinden ona karşı kızanlar oldu ama bunu dışa vurmaları, kendi mezarlarını kazmaları anlamına gelirdi. “Hiçbiriniz, sizin için ölen zavallı balıkçılardan birinin koca yüreğinin zerresine bile sahip değilsiniz. Hadi siz de kaçın, kaçın ve o aşağılık Perslere, Yunanlıların ne kadar zavallı bir millet olduğunu gösterin! Haydi, kaçsanıza!” durdu. Etrafını hafifçe süzdü. Sesini iyice sertleştirmişti. Ve Kalabalık ona tekrar ısınmaya başlamıştı. “Hadi hepiniz Bretlaos’la birlikte, köyümüze gelecek Perslerin kıçını yalayın! Haydi, hepiniz!” son sözleri kalabalığın içindeki birkaç Bretlaos taraftarının iyice kızıp, homurdanmasına neden olmuştu. Ama bu kızgınlığın asıl kaynağı utançtı. Sadece utanç.. “Ya da bu gece benimle birlikte ölün!
Bu gece, burada ölün ki; Tanrıların yanına çıktığımızda başımızı dik tutabilelim...’’ Yine durdu. Artık tüm dikkat üzerinde, kalabalığın tüm desteği arkasındaydı.. En gür ve yakıcı sesiyle devam etti..
‘’Bu gece, benimle birlikte ölün ki; o zavallı Pers Kralına; Yunan milletine çatarak nasıl bir belaya bulaştığını gösterebilelim..’’
Artık, denizin ortasında ki Perslerin dahi duyabileceği kadar tok sesle bağırıyordu..

‘’BU GECE, BURADA BENİMLE BİRLİKTE ÖLÜN. 
VE RUHLARINIZ, HUZUR İÇİNDE, SONSUZLUĞA ERİŞSİN!”
           





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder