‘‘Eee
direttiğin yeter be kadın..! Götürmeye, kurtarmaya geldik sizi diyorum..’’
Bretlaos’un askeri olduğunu tahmin ettiğim bu adam –onlar gibi giyinmişti, aynı
zamanda onlar gibi konuşuyordu- söylediğine göre; köyde kalanların güvenliği
için uğraşıyordu ve şimdi de bizim evimizin kapısını çalmıştı. Güvenliğimizi,
isteyip istemediğinden emin değildim. Zira karşıda ki adam, elinde bir kılıç
sallıyor, en başta bana zerre kadar güven vermiyordu..
‘’Gidin
evimden, başka bir şey istemiyorum. Gidin ve bizi yalnız bırakın.’’ Annem güçlü
görünmek için bağırıyordu ama, çok gürültülü bir yakarıştan başka bir şey
değildi bunlar, asker için.
‘’Diretme
artık! Sizi kurtaracağız diyorum..!’’ Yine bir ateş bombası köyün uç
taraflarında patladı. Aslında diğerlerine bakılırsa, bize oldukça uzaktı ama
askerin, annemi daha kolay ikna etmesi için, bir mazereti olmaya kolayca
yeterdi. ‘Yalnızca bir mazeret’, zira ikna kesindi onun gözünde. Elleriyle,
biraz önce uzakları ateşler içinde bırakan bombanın patladığı yeri gösterdi.
Dikkatle bakınca, daha ürkütücü görünüyorlardı.. ‘’Al bak işte! Kör değilsen
sende benim gördüklerimi görürsün. Çocuklarınla evinde yanmak mı istiyorsun,
kadın..?’’
‘’Ne
isteyip istemediğim sana karışmaz, korkak ayı!’’ Asker, bir noktaya kadar;
‘kendince’ bize dayanmıştı ama edilen son hakaret, onun da dayanma sınırını
aşıyordu. Annemi iterek, zorla evimize girmek istedi...
Ve
karşılığını da fazlasıyla aldı. Annem eliyle, asker daha içeri doğru yenice
hareketlenmişken, kapının köşesinde sakladığı baltayı çıkardı. Bu baltayı, ne
ara oraya koyduğu görmemiştim. –Baygınken etrafımı izleyebilmek gibi bir
yeteneğim yoktu..- Ama hemen sonra, ‘Uyandığımdan beri, orada durduğunu da
görmüş olmalıydım’, diye düşündüm. Gözlerimi, evin içinde hafifçe gezdirince,
köşelerde duran, su dolu, büyük tasları gördüm. Ayrıca, yine kapının sağına
yaslanmış biçimde, bir balta daha duruyordu. Onu da ben almalı ve kapının
önünde ki adi zorbayı yere sermeliydim. ‘Bizi kurtaracakmış..’ O halde bende
baltayla kafasını yarar, yüzüne tükürür ve bizi kurtardığını, mutlu mesut
ölebileceğini söylerdim, o adi zorbaya!
Ben, tüm
bunları hayalimde canlandırmıştım ve neredeyse diğer baltayı almaya gidiyordum.
Sonra birden, zorbanın yine adice hareketini gördüm; hızla kendine doğru kalkan
baltayı gören asker, önce duraksamış, ardından da, diğer elinde tuttuğu
kalkanı, kendini koruması için havaya kaldırmıştı.. Sanki böyle bir saldırıya
hazırlıklı gibiydi, melun davranışları. Evet, evet.. Bu asker zavallıydı. Tek
kelimeyle, korkak bir zavallı! İçimden ‘Bu zavallı korkağı, annem tek başına
haklayabilir.’ Diye geçirdim. Ancak, hemen sonra da yanıldığımı anladım..
Karşısında ki güçsüz, sefil kadının –O zorba, böyle düşünüyor olmalıydı.-
kendisine meydan okuyamayacağını düşünen asker, geri çekilerek, önce kalkanını
indirdi, ardından da iç gıdıklayıcı bir sesle, uzun kılıcını havaya savurdu..
Ve
bu korkunçtu. Daha önce pek az tattığım bir korkuydu bu.. Belki, Brutosla
birlikte; denizde babama yakalandığımız an.. O gün, Brutos’un şaşkınlıktan
dışarı fırlayan gözlerini tutamayıp, suya düşüreceğini sanmıştım.. Babam ne de
korkutmuştu ikimizi.. Ama yok yok, şu an gördüklerim çok daha korkunçtu; anneme
doğru kalkmış, koca bir kılıç..
Ve
derhal kınına sokuldu, o uzun kılıç. Annemin, kılıcın karşısında ki cesaretvâri
duruşu değildi buna neden olan.. Ana sokaktan gelen, koca göbekli iri yarı bir
adamdı. Elinde tuttuğu meşalenin yüzüne vuran ışıkları, iğrençliğinin her bir
ayrıntısı dışarı vuruyordu adeta. Ama o iğrenç suratın tek sözü, kılıcını
indirmiş olan askerin önümüzden hızla kaybolması için fazlasıyla yeterli oldu.
‘Biraz önce, kılıcı çekerken ki gücünü aratıyorsun, seni yavşak’ diye geçirdim
yine içimden. İşte senin erkekliğin, bir iğrenç suratın ağzına bakar, ‘Yavşak!’
‘’Hanımım,
asla korkmanıza gerek yok. Ben..’’ Şişman ve kısa boylu adam, karanlık
gölgelerin arasından geçerek, biraz önce giden askerin yerinde durdu.. Önümüzde
ki iğrenç suratın tek kelimesinden korkup kaçan askerin, hemencecik neden
gittiğini anlayabilmiştim artık. Gelen Bretlaos’tu, yani o askerin, bir nevi
sahibi.. Annemin elinde ki baltayı görüşü ile yarım kalan sözleri, büyük bir
yutkunma ve kısa bir ‘’Hanımım..’’ ile son buldu. Özgüveni her halinden belli oluyordu; elinde herhangi bir
kılıç veya savaş aracı olmamasına rağmen, anneme demin ki iriyarı adamdan daha
fazla yaklaştı. Arkasına mı saklamıştı kılıcı? Bir anda çıkarıp, annemin
böğrünü mü deşecekti? Öyle bir şey yapması halinde, adamı yere sermek için,
hemen o an atılacağımı biliyordum. Ama Bretlaos öyle bir şey yapmadı.
Görebildiğim kadarıyla, kılıcı filan da yoktu. Aynı, kibar ama iğneleyici ses
tonuyla konuşmaya başladı.
‘’Korkmayın,
Hanımım. Dediğim gibi; ben Bretlaos, yani sizin kurtarıcınız.. Ateşten,
düşmandan ve tecavüzden sizi kurtarmaya gelen adamım ben. Seni ve çocuklarını
bu cehennemden kurtarmaya geldim.’’ Gözlerini iyice annemin gözlerine dikti ve
söylediklerine bir karşılık alamayınca, onu ikna etmek üzere olduğunu düşünerek
devam etti; ‘’Tabi bunu sadece ben yapmıyorum. Tüm askerlerim, siz masumları
korumak için hizmetinizde..’’ Sözlerini bitirdikten sonra, yerlere kadar
eğildi. Hareketi gülünçtü ve gülünç olduğu kadarda mide bulandırıcı.
Yapmacıklık kokan bir mide bulantısıydı bu.
‘’Sen
ve korkak askerlerin Bretlaos.. Neden aşağıda kocamla birlikte savaşarak
ölmüyorsunuz? Evimde veya başka herhangi bir yerde, beni koruyan adamlar
olmadığı sürece, nasıl güvende olabilirim? Sizin yapmacık oyunlarınızın ve
hareketlerinizin, beni zerre kadar etkilemediğini bil. Ama sizinle geleceğim..
Kendim için değil, yalnızca çocuklarımın bu evde yanıp gitmesini izlememek
için..’’ Başını bir öte yana, bir de benim tarafıma çevirerek, Brutos ile beni
süzdü. O an gözlerinde, af dileyen küçük çığlıklar görebiliyordum. Tüm Zexox’u
aşabilecek korkutucu çığlıklar.. Ama bu çığlıklar dışarı vurulamıyordu. Ve yine
annemin benliğini; çaresizliğin korkunç elleri sarmıştı. Onu boğmaya
çalışıyorlardı...
Elinde ki
baltayla, o elleri de parçalayabilir miydi annem..? ‘’Çocuklarımı kurtaracağım,
Bretlaos. Beni, böylece kandırdığını düşünebilirsin, ama bu yanılgıların en
büyüğü olur.. Bizi nereye götürdüğü biliyorum... Ve emin ol ki, yıllar önce
yaptıklarının yanında, bu hiç kalır.. Çocuklarımı kurtaracağım ve yine emin ol
ki, benim intikamımı, bizim intikamımızı; onlarca yaz, yüzlerce kış geçse bile
alacakların biliyorum..! Yıllarca yıl önce, oğluma, kızıma yaşattıklarının
intikamı Bretlaos.. Askerlerinle, bizi korumadığınız ve korkak bir köpek gibi,
köye saklandığınızın intikamı Bretlaos.. Kocam ve diğer köylülerle, birlikte
onurlu bir şekilde ölemediğiniz için, gelecek bu intikam, Bretlaos..!’’
Yine,
koca bir ateş topu havada ağır ağır süzülerek geldi. Annemin sözlerini
bitirmesini beklemişti sanki. Koca çığlıklar atarak, yalnızca birkaç ev öteye
düştü.
‘İntikam
çığlıklarıydı bunlar. Annemin gözlerinde ki nefretin büyüklüğü korkunçtu.. Ben
doğduğumdan beri, ne zaman Bretlaos’dan konu açılsa evimizde, babam da annem de
hemen sinirleniverirdi. O adam, bizim evimizde, nefretin karşılığı gibiydi..
Demek, demek bu yüzdendi.. ‘Yıllar önce yaşattıkların’ demişti annem. Ne
yaşatmıştı bize, Bretlaos. Neydi, tüm bunların nedeni...?
Hiçbir şeyin
nedenini bilmiyordum.. Bildiğim tek şey, annemin gözlerindeydi.. Ve onun
gözlerinde de, her şeyi bir gün öğreneceğimizi görebiliyordum. Ve her şeyi
öğrendiğimiz anda da, o intikam çığlıkları, Bretlaos’un acınası canını, usulca
alacaktı...’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder