Gün ağarmadan, erkenden yola
çıkmıştık...
Ağabeyim,
gece, o kanlı ve korkunç haliyle, dışarıdan döndükten sonra; uyumayıp, tekrar
dışarı çıkmıştı.. O sırada, yine uyumuyordum, hatta gecenin kalanında
uyuyabileceğimi dahi düşünmüyordum.. Uzunca bir vakit sonra, ağabeyim çıka
geldi. Ve yatmadan, odanın içinde dönüp durarak, sanıyorum kendince nöbet
tuttu. Ama hali gerçekten çok ilginçti.. Bütün bunları, bu kadar iyi
anlayabilmiştim, çünkü, yatağımın içinde, gözlerim kapalıyken; bende bir nevi
nöbet tutmuştum. Uyku bir türlü, esareti altına alamıyordu beni. Sanıyorum,
ağabeyim beni kurtardıktan sonra, gözümü kırpmadan; ertesi gün, güneş batana
değin, yarı baygın halde uyumuştum. Her ne kadar, ilk uyandığımda, aynı günde
olduğumu sansam da, o ölesiye yorgunluk, yarım bir uykuyla düzelemezdi.. Tamı
tamına, bir koca günü geçecek kadar uyumuştum netice de. Bu yüzden, bende
yatağımın içinde nöbet tutma kararı almıştım. Dışarıda ki, iğrenç gürültü artık
kesilmişti. Yine, ara ara duyulan, vahşi hayvan sesleri dışında, dağlarda
hiçbir ses yankılanmıyordu. Brutos’un, hırıltılı ve oldukça gürültülü soluk
alma sesleri ise, belki dağlarda yankılanamıyordu ama, evimizin içinde, oldukça
küçük çaplı da olsa, bir kaos ortaya çıkarıyordu. Kardeşim, son günlerde başına
gelen korkunç olayların verdiği, aşırı yorgunluktan olacak, deliksiz bir
şekilde uyuyordu. Normalde, bu horuldamanın, bizi rahatsız etmesi gerekse de,
onun yaşadığını bilmek, biraz olsun içimizi rahatlatıyordu..
En
sonunda, güneşin kendisinin görünmediği ama ışıklarının tüm Yunan topraklarını
dört kolla sarmaya başladığı vakitte; ağabeyim aniden ayaklandı. Gözlerim
kapalı olmasına rağmen, onun en ufak bir hareketini bile, rahatlıkla hissedip
algılayabiliyordum.. Kulaklarım iyi duyardı, üstelik gecenin yarısından beri;
sessizliğe alıştıkları için, en ufak sesleri dahi diğerlerinden ayırt
edebilecek seviyeye gelmişlerdi. Dışarıya çıktığını da böylece anlayabilmiştim.
Bende; o, dışarı çıktıktan sonra, yeni uyanmış gibi yatağımdan kalkıp,
ayaklandım. Dışarıya çıkamazdım şimdilik, bu ağabeyimi kızdırabilirdi. Ancak
odanın dışarıya açılabilen tek penceresinden, onu izleyebilirdim.
Önce,
dün beni çitlerinden birine bağladığı ağıla girdi ve içeride bulunan birkaç
parça hayvanı dışarı çıkardı. Keçiler ilk olarak, daha önce ki günlerde olduğu
gibi – rutin olarak- bir çoban eşliğinde dağları dolaşacaklarını düşünmüş
olmalıydı. Burada yaşadıklarına göre, ağabeyimin onları her gün otlatması
gerekmekteydi.. Ancak, keçiler için de, bugün çok farklıydı; hepsi artık
ölünceye kadar, dağlarca özgürce dolaşabilirdi.. Hem belki, Atromitos’la da
karşılaşırlardı..
Dışarı baktığımda, ağabeyim
hepsinin boynunda ki, küçük sıkı ipleri çıkarmış, onları buradan uzaklaşmaları
için kovmaya çalıştığını görmüştüm. Bunu ne derece zorlukla yaptığını anlayabiliyordum.
Uzunca bir vakittir tek arkadaşları, o sefil keçiler olmalıydı.. Bir vakit
sonra, dışarı çıkardığı keçilerin hepsi yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Ama
yine hepsi, etrafta, yiyecek bir ot arıyorlardı. Hiçbirinin kaçma gibi bir
girişimi, düşüncesi yoktu.. Ağabeyimin,
keçilerle işi bitince; içeri gelip, gitmemiz gerektiğini söyleyeceğini
düşünmüştüm. Ama o tekrar ağıla girdi.. Ah, evet; içeriden, dışarı çıkarması
gerekli olan bir takım eşyalar olmalıydı. Şimdi, onları da çıkarıp, içeri gelecekti..
Hemen
sonra, yine yanıldığımı anladım.. Ağabeyim, uzunca bir süre içeride kaldı.
Hatta bu süre zarfında, kendi kendine konuştuğunu dahi sandım. Ardından,
sanırım ağılın arka kapısından, dışarı çıktı ve yine oldukça uzun süren bir
zaman zarfı boyunca, ortalarda gözükmedi.. Merak kurtları, tekrardan içimi
kemirmeye başlamıştı..
Ağabeyimin,
birkaç keçi için bu kadar üzülebileceğini hiç tahmin etmemiştim. Dışına
yansıttığı; ‘Sert Adam’dan, içinde hiçbir iz, hiçbir işaret yoktu. Hatta
gördüğüm en duygusal, en içsel adamdı, o güne kadar..
En
sonunda, bir çanak süt ve birkaç parça kurumuş ekmekle çıkageldi içeriye. Benim
uyanık olduğumu görünce, pek fazla şaşırmadığı ancak yüzünün renginin hafiften
değiştiğini gördüm. Sinirlenmiş miydi acaba bana? Aptal ben, ne diye tekrar
uyuma numarası yapmamıştım ki..? Belki de, tüm gece uyumadığımı anlamıştı o
anda, bilmiyorum.. Brutos’u da uyandırıp, süt ve ekmeği yedik. Dağda ki
yolculuğumuzda, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi bilmiyordum. Yemeğe başlamadan
önce, bunun; benim son yemeğim olabileceğini bile düşünmüştüm. Doğru,
olabilirdi. Her şey, rahatlıkla bir son bulabilirdi bu günlerde..
Güneşin
ilk ışıkları daha nemli toprağı ısıtmamışken, özgürlüğe doğru yola koyulduk...
...En dik
yamaçlara, sırtında Brutos varken dahi, rahatlıkla tırmanabiliyordu. Brutos’un
bacağına aldığı yaranın, küçük bir şey olduğunu söylemişti bana. Ama daha
yolumuzun başlarında, onun daha fazla yürüyemeyeceğini anlamış, sırtına
almıştı. Böylelikle, hem biraz hızlanmış, hem de zavallı kardeşimin daha fazla
acı çekmesini engellemiş oldu.
Onun hızına
yetişebilmem için kendimi bayağı zorlamam gerekiyordu. Bu noktada ise şansım,
daha ufaklığımdan beri çok iyi bir tırmanıcı olmamdı. Brutos’la birlikte, en
küçük kayaların tepesine kendimizi atabildiğimiz andan beri, sürekli yarışır
dururduk, tırmanma konusunda. Ve çoğunlukla da, zirveye ilk varan ben olurdum.
O yüksek zirveleri, her yerden daha çok seviyordum. Bir yerlere tepeden bakmak,
senin üstünde birilerinin olmadığını düşünmek, olağanüstü bir duyguydu. Bunu
gerçekten seviyordum..
Güneşin
batmasına değin, hiç durmadan, son hızımızla yürüdük. Bu noktadan itibaren
gördüğüm dik yamaçlardan sonra anladım ki, o ana kadar tırmandığımız yerler.
önümüzdekilere göre oldukça hafifti.. Öyle ki; ağabeyim, ay ışığının da oldukça
yetersiz olması sebebiyle, hava daha yeni kararmışken, durmamız gerektiği
söyledi bize. Böylece, uzun yolculuğumuzda ki, ilk gecemizi geçireceğimiz
yerdeydik.. Açık havada, sayısının sonsuz olduğunu düşündüğüm parlak yıldızları
seyretmek, zaten eskiden beri süregelen bir zevkimdi. Köyümüzdeyken de,
özellikle yazın, sık sık dışarıda uyumak isterdim. Ancak annem, bunu pek
istemezdi. Açık alanda uyumanın, bizim için tehlikeli olduğunu söyleyerek; biz
içeri girene kadar söylenir dururdu..
..Şimdi annem
yoktu.
Evimize de
dönemezdik..
Ama,
yukarıdan bir yerden onun bizi izlediğini biliyordum. Bu yüzden, yıldızlara
daha fazla bakamadım. Annemin, yüzünü görürüm de, bir daha gündüzleri yaşayamam
diye.. Sonra, gözlerimi sımsıkı kapadım ve uykuya daldım. Yolculuğumuzda ki ilk
geceyi, rüyamda yine annemi görerek geçirdim: ‘’Hiçbir şeyden korkma, artık..’’
diyordu bana. ‘’Yıldızlardan, ise; hiç..!’’
Ertesi sabaha
ise, gözlerimi tam anlamıyla açamadan başlıyordum. Kafam, yorgunluktan olacak,
delicesine çınlıyordu. Ve uykuya tekrar dönmem konusunda bana adeta
yalvarıyordu. ‘Dün gece, adam gibi uyusaydın, başına bunlar gelmezdi.’ Diye
söylendim, kendi kendime.. Uykuya dönemezdim.. Dün gece, bir an bile gözünü
kırpmayan ağabeyim için, dönemezdim.. Hepimizin yaşaması için; şimdi uyanmam
gerekiyordu. Artık yol almamız gerekiyordu..
Sabah,
hiçbir şey yemeden yola koyulduk, dün gece gördüğüm dik yamaçların zorluğuna,
şimdi de uykusuzluk ve açlık eklenmişti. Benim ayağım, birkaç kere kayma
tehlikesi atlatıp, zorlukla yoluna devam etse de, ağabeyim dünkünden hiç farkı
olmaksızın, rahatça yoluna devam ediyordu, üstelik Brutos hala sırtındaydı..
Bir
süre daha, neredeyse aynı boyda ki, kayaları geçtikten sonra, dağın geçiş
yerlerinden birine geldiğimizi söyledi, ağabeyim. Hayır, çok yüksekte değildik,
ama dağı aşıp, artık hangi cehenneme gidiyorsak, oraya gitmemiz için bu geçidi
aşmamız yeterliydi. Dağın daha yukarılarına çıkıp, köylülerin kullandığı
patikaya gitmek, bize sadece zaman kaybettirirdi.. Üstelik oraların, Persli
askerler tarafından tutulmuş olma ihtimali de vardı.. Sonuçta, koskoca Yunan
toprakları üzerine, sadece bizim köyümüzden çıkmış olamazlardı. Bizim
köyümüzdekiler, sadece küçük bir bölümleriydi..
‘Son
bir gayret Thefanos, haddii....’ Kendi benliğimin tüm sınırlarını zorluyordum..
O kayayı aşıp, kurtuluşa
erişecektim. Ağabeyim böyle söylemişti; eğer ki, geçidi patikadan yürümek
yerine, zirveye uzanan kollarının birinde bulunan bu, ‘devasa’ kayayı aşarsak,
kurtuluşa erişme şansımız, çok daha büyüyecekti..
Kaya
gerçekten büyük ve yüksekti.. Daha önce tırmandıklarım, bunun yanında, mantar
cücesi gibi kalıyordu. Ağabeyim, benden önce çıkarak, hem bana güven vermek,
hem de kayanın üzerinde ki kolay geçitleri göstermek, istemişti.. Kayanın
üzerindeki düzlükler
–yürünebilecek olan- çok fazla değildi, ancak eni oldukça genişti. Ve de
üzerinde ki sivri kollara, tutunarak, o düzlüklerden yürünebilirdi.. Etrafında
ki, küçük patikanın bir vakit sonra iyice genişleyip, önce aşağılara indiğini
görebiliyordum. Oradan gitmenin zaman kaybı olacağı aşikârdı. Zira o patika,
ilerilerde bir yerlerde tekrar yükselecek, tekrar kuzeye doğru kıvrılacaktı..
‘Kendine odaklan, kendine. Bitirmek üzeresin..’ Yolumun ortalarındayken,
aslında o kadar da zor bir iş olmadığını söylemeye başlamıştım kendime. Ancak,
boynumu eğip de atlatmam gereken bir yeri geçerken –göremediğim için olacak-
göğsümün sol tarafını hafifçe çizdirmiştim. Ah, o an yaşadığım şok ve kayanın
en tehlikeli yerinde olmam, beni ölüme sürüklüyor olmalıydı.. Düşecek, boynumu
kıracak ve ölecektim... ‘Evet, evet.. Sefil bir hayat süren Thefanos’un hayatı,
işte burada sonlanacak..!’
Kalbim ise,
düşüncelerime aldırmayarak, bana haykırıyordu; ‘Son bir gayret Thefanos,
haddiii...’
Ve
sonunda ayaklarımı sağlam bir yere basma şansına eriştim. Kayanın, belalı
yüzeyinden kurtulmuş, yumuşak ve rahat toprağa basabilmiştim. Daha önce
hissedememiştim belki ama bu toprak bir harikaydı! Üzerinden düşüp de ölme
ihtimalin, yoktu! Sonuçta düşeceğin yerin üzerindeydin, daha fazla düşemezdin..
Ağabeyim,
yanıma geldiğinde, ağladığımı ancak fark edebilmiştim. Kayadan düşüp, ölme
riskini atlatmıştım ama yine de... Ah ulu Zeus, ne yapıyordum ben? Nereye, ne
için gittiğimizi hiç bilmeden, yıllarını yalnızlıkla harmanlamış bir adamın
peşinde, kardeşimi de sürükleyerek, yürüyordum... Sonunda, kalbim, benliğimin
sınırlarını aşarak, içinde ki her şeyi kustu ortaya: ‘’Beni öldürecektin..!
Ben, ben... Biraz önce ölebilirdim..!’’ Ağladığımda sesim, hiç iyi çıkmazdı.
Eminim biraz önce de, sertlikten ziyade, komik olarak çıkmıştı.
‘’O kadar da
kötü değildin.’’ Ölmedim sonuçta değil mi? Ölseydim, o vakit biraz kötü
olabilirdi.. ‘’Küçük bir yerini kestin diye heyecanlandın, o kadar..’’
Ağabeyim, konuşmasının sonunda neredeyse sırıtacaktı. O an, benimle alay
ettiğini düşünerek, onun tüm dişlerini yere dökmek istedim. O vakit, kendisiyle
alay eder, bunun o kadarda kötü bir şey olmadığını söylerdim..
‘’Bizi,
nereye sürüklüyorsun..?’’ Kafamda ki aptalca düşünceleri atmış, sonunca
‘erkekçe’ bir soru sorabilmiştim, ağabeyime karşı.. Belki de bunu, çok daha
önceden yapmalıydım. Daha yola koyulmadan önce.. ‘’Bizi, bizi ölümden başka bir
yere götürmüyorsun..!’’ Sesimin dozajı giderek artıyordu. Hatta ara ara
konuşmamı bölen hıçkırıklar dışında, tam istediğim ses tonunda konuşuyordum.
Sonradan, kendime, çok fazla şaşırmama sebep olacak şekilde, üzerine yürümeye
dahi başlamıştım. Amacım, sorduğum soruların cevaplarını alabilmekti. ‘Gerçek
Cevapları..’
‘’İstersen,
burada kalabilirsin..’’ dedi. ‘’Hatta geriye dahi dönebilirsin..’’ Pekala, bunu
ister miydim gerçekten? Köyümüze dönüp, yüzlerce Pers askerinin içine girmeyi
ister miydim? ‘Umarım rahatsız etmiyoruz seni.’ diyerek, evime girmeme izin
verirler miydi..? Tabii onu yakmamışlarsa..
‘’Büyük
şehirlerden birine gidemeyiz.’’ Sonradan –ben sessiz kalınca.- haksız olan ben
olsam da, beni tekrar kardeşi olarak görmeye başlamıştı, herhalde. Brutos’u
yere indirmiş. Bir onun. Bir benim gözlerime bakarak ‘Doğru, mantıklı’ cevabı
vermişti. Belki de kafasında daha önce kurgulamıştı bu anı.. ‘’Atina, Sparta,
ya düşman eline geçmiştir, ya da açlıktan kırılıyordur.. Oralara gitmemiz,
ölümümüz demek olur.’’ Bunu daha önce babamdan da duymuştum. Ağabeyimde aynını
düşünüyordu. ‘’Yüksek bir dağda, bildiğim büyükçe bir mağara var. Eğer kıçınızı
kaldırıp, karşımıza çıkacak her yamaçta, zırlamayı keserseniz; oraya rahatlıkla
ulaşabiliriz. Ama bilin ki, oraya varmak için, içinizde ‘erkek’ olmalısınız. Bu
küçük kaya yüzünden dahi ağlıyorsan Thefanos, sen oraya ulaşma fikrini aklından
çıkarabilirsin..’’
Konuşmasından
sonra, kendimden oldukça fazla utanmıştım. Yine haklıydı ve yine doğruyu
söylüyordu. Ancak, bu konuşmanın sonuçları benim için çektiğim utanca değrdi,
doğrusu.. Sonuçta, bu konuşma sayesinde, hedefimizi öğrenebilmiştik. Demek,
koca bir dağın zirvesinde bulunan, oldukça büyük bir mağaraya gidiyorduk. Kaç
tane koca dağ vardı ki, bildiğimiz.. Yakınlarda Zexox vardı, ama o da, şu an
üzerinde bulunduğumuz dağdı.. Başka, başka..? Düşündüm, ama; yakınlarda başka
bir ‘yüksek’ dağın varlığını aklıma getiremedim. Demek, uzaklara gidiyorduk...
Bu ayaklarıma,
daha fazla güç vermek için, yeterli bir etmendi. Kayayı aştıktan sonra,
gerçekten yolumuzu bayağı kısalttığımızı bir vakit sonra anlayabildim. Aşağıda,
köylülerin geçtiği patika vardı ve bu, uzun dönemeçlerden kıvrıldıktan sonra
‘ancak’ buraya gelebiliyordu. Patikanın, yaklaşık iki ev boyu kadar yukarısında
ki, kendi yolumuzdan devam etmeye başladık.
Ancak
ayaklarım, güneş batmak üzereyken gördükleri yüzünden, tekrar ağırlaşmaya,
korkudan titremeye başladı.
Pers
askerlerinden oluşan, kızıllara boyanmış bir grup, yolumuzun aşağısında
bulunan, patikadan; bize doğru geliyorlardı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder