ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 18

Gün ağarmadan, erkenden yola çıkmıştık...
            Ağabeyim, gece, o kanlı ve korkunç haliyle, dışarıdan döndükten sonra; uyumayıp, tekrar dışarı çıkmıştı.. O sırada, yine uyumuyordum, hatta gecenin kalanında uyuyabileceğimi dahi düşünmüyordum.. Uzunca bir vakit sonra, ağabeyim çıka geldi. Ve yatmadan, odanın içinde dönüp durarak, sanıyorum kendince nöbet tuttu. Ama hali gerçekten çok ilginçti.. Bütün bunları, bu kadar iyi anlayabilmiştim, çünkü, yatağımın içinde, gözlerim kapalıyken; bende bir nevi nöbet tutmuştum. Uyku bir türlü, esareti altına alamıyordu beni. Sanıyorum, ağabeyim beni kurtardıktan sonra, gözümü kırpmadan; ertesi gün, güneş batana değin, yarı baygın halde uyumuştum. Her ne kadar, ilk uyandığımda, aynı günde olduğumu sansam da, o ölesiye yorgunluk, yarım bir uykuyla düzelemezdi.. Tamı tamına, bir koca günü geçecek kadar uyumuştum netice de. Bu yüzden, bende yatağımın içinde nöbet tutma kararı almıştım. Dışarıda ki, iğrenç gürültü artık kesilmişti. Yine, ara ara duyulan, vahşi hayvan sesleri dışında, dağlarda hiçbir ses yankılanmıyordu. Brutos’un, hırıltılı ve oldukça gürültülü soluk alma sesleri ise, belki dağlarda yankılanamıyordu ama, evimizin içinde, oldukça küçük çaplı da olsa, bir kaos ortaya çıkarıyordu. Kardeşim, son günlerde başına gelen korkunç olayların verdiği, aşırı yorgunluktan olacak, deliksiz bir şekilde uyuyordu. Normalde, bu horuldamanın, bizi rahatsız etmesi gerekse de, onun yaşadığını bilmek, biraz olsun içimizi rahatlatıyordu..
            En sonunda, güneşin kendisinin görünmediği ama ışıklarının tüm Yunan topraklarını dört kolla sarmaya başladığı vakitte; ağabeyim aniden ayaklandı. Gözlerim kapalı olmasına rağmen, onun en ufak bir hareketini bile, rahatlıkla hissedip algılayabiliyordum.. Kulaklarım iyi duyardı, üstelik gecenin yarısından beri; sessizliğe alıştıkları için, en ufak sesleri dahi diğerlerinden ayırt edebilecek seviyeye gelmişlerdi. Dışarıya çıktığını da böylece anlayabilmiştim. Bende; o, dışarı çıktıktan sonra, yeni uyanmış gibi yatağımdan kalkıp, ayaklandım. Dışarıya çıkamazdım şimdilik, bu ağabeyimi kızdırabilirdi. Ancak odanın dışarıya açılabilen tek penceresinden, onu izleyebilirdim.
            Önce, dün beni çitlerinden birine bağladığı ağıla girdi ve içeride bulunan birkaç parça hayvanı dışarı çıkardı. Keçiler ilk olarak, daha önce ki günlerde olduğu gibi – rutin olarak- bir çoban eşliğinde dağları dolaşacaklarını düşünmüş olmalıydı. Burada yaşadıklarına göre, ağabeyimin onları her gün otlatması gerekmekteydi.. Ancak, keçiler için de, bugün çok farklıydı; hepsi artık ölünceye kadar, dağlarca özgürce dolaşabilirdi.. Hem belki, Atromitos’la da karşılaşırlardı..
Dışarı baktığımda, ağabeyim hepsinin boynunda ki, küçük sıkı ipleri çıkarmış, onları buradan uzaklaşmaları için kovmaya çalıştığını görmüştüm. Bunu ne derece zorlukla yaptığını anlayabiliyordum. Uzunca bir vakittir tek arkadaşları, o sefil keçiler olmalıydı.. Bir vakit sonra, dışarı çıkardığı keçilerin hepsi yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Ama yine hepsi, etrafta, yiyecek bir ot arıyorlardı. Hiçbirinin kaçma gibi bir girişimi, düşüncesi yoktu..             Ağabeyimin, keçilerle işi bitince; içeri gelip, gitmemiz gerektiğini söyleyeceğini düşünmüştüm. Ama o tekrar ağıla girdi.. Ah, evet; içeriden, dışarı çıkarması gerekli olan bir takım eşyalar olmalıydı. Şimdi, onları da çıkarıp, içeri gelecekti..
            Hemen sonra, yine yanıldığımı anladım.. Ağabeyim, uzunca bir süre içeride kaldı. Hatta bu süre zarfında, kendi kendine konuştuğunu dahi sandım. Ardından, sanırım ağılın arka kapısından, dışarı çıktı ve yine oldukça uzun süren bir zaman zarfı boyunca, ortalarda gözükmedi.. Merak kurtları, tekrardan içimi kemirmeye başlamıştı..
            Ağabeyimin, birkaç keçi için bu kadar üzülebileceğini hiç tahmin etmemiştim. Dışına yansıttığı; ‘Sert Adam’dan, içinde hiçbir iz, hiçbir işaret yoktu. Hatta gördüğüm en duygusal, en içsel adamdı, o güne kadar..
            En sonunda, bir çanak süt ve birkaç parça kurumuş ekmekle çıkageldi içeriye. Benim uyanık olduğumu görünce, pek fazla şaşırmadığı ancak yüzünün renginin hafiften değiştiğini gördüm. Sinirlenmiş miydi acaba bana? Aptal ben, ne diye tekrar uyuma numarası yapmamıştım ki..? Belki de, tüm gece uyumadığımı anlamıştı o anda, bilmiyorum.. Brutos’u da uyandırıp, süt ve ekmeği yedik. Dağda ki yolculuğumuzda, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi bilmiyordum. Yemeğe başlamadan önce, bunun; benim son yemeğim olabileceğini bile düşünmüştüm. Doğru, olabilirdi. Her şey, rahatlıkla bir son bulabilirdi bu günlerde..
            Güneşin ilk ışıkları daha nemli toprağı ısıtmamışken, özgürlüğe doğru yola koyulduk...

...En dik yamaçlara, sırtında Brutos varken dahi, rahatlıkla tırmanabiliyordu. Brutos’un bacağına aldığı yaranın, küçük bir şey olduğunu söylemişti bana. Ama daha yolumuzun başlarında, onun daha fazla yürüyemeyeceğini anlamış, sırtına almıştı. Böylelikle, hem biraz hızlanmış, hem de zavallı kardeşimin daha fazla acı çekmesini engellemiş oldu.
Onun hızına yetişebilmem için kendimi bayağı zorlamam gerekiyordu. Bu noktada ise şansım, daha ufaklığımdan beri çok iyi bir tırmanıcı olmamdı. Brutos’la birlikte, en küçük kayaların tepesine kendimizi atabildiğimiz andan beri, sürekli yarışır dururduk, tırmanma konusunda. Ve çoğunlukla da, zirveye ilk varan ben olurdum. O yüksek zirveleri, her yerden daha çok seviyordum. Bir yerlere tepeden bakmak, senin üstünde birilerinin olmadığını düşünmek, olağanüstü bir duyguydu. Bunu gerçekten seviyordum..
Güneşin batmasına değin, hiç durmadan, son hızımızla yürüdük. Bu noktadan itibaren gördüğüm dik yamaçlardan sonra anladım ki, o ana kadar tırmandığımız yerler. önümüzdekilere göre oldukça hafifti.. Öyle ki; ağabeyim, ay ışığının da oldukça yetersiz olması sebebiyle, hava daha yeni kararmışken, durmamız gerektiği söyledi bize. Böylece, uzun yolculuğumuzda ki, ilk gecemizi geçireceğimiz yerdeydik.. Açık havada, sayısının sonsuz olduğunu düşündüğüm parlak yıldızları seyretmek, zaten eskiden beri süregelen bir zevkimdi. Köyümüzdeyken de, özellikle yazın, sık sık dışarıda uyumak isterdim. Ancak annem, bunu pek istemezdi. Açık alanda uyumanın, bizim için tehlikeli olduğunu söyleyerek; biz içeri girene kadar söylenir dururdu..
..Şimdi annem yoktu.
Evimize de dönemezdik..
            Ama, yukarıdan bir yerden onun bizi izlediğini biliyordum. Bu yüzden, yıldızlara daha fazla bakamadım. Annemin, yüzünü görürüm de, bir daha gündüzleri yaşayamam diye.. Sonra, gözlerimi sımsıkı kapadım ve uykuya daldım. Yolculuğumuzda ki ilk geceyi, rüyamda yine annemi görerek geçirdim: ‘’Hiçbir şeyden korkma, artık..’’ diyordu bana. ‘’Yıldızlardan, ise; hiç..!’’
Ertesi sabaha ise, gözlerimi tam anlamıyla açamadan başlıyordum. Kafam, yorgunluktan olacak, delicesine çınlıyordu. Ve uykuya tekrar dönmem konusunda bana adeta yalvarıyordu. ‘Dün gece, adam gibi uyusaydın, başına bunlar gelmezdi.’ Diye söylendim, kendi kendime.. Uykuya dönemezdim.. Dün gece, bir an bile gözünü kırpmayan ağabeyim için, dönemezdim.. Hepimizin yaşaması için; şimdi uyanmam gerekiyordu. Artık yol almamız gerekiyordu..
            Sabah, hiçbir şey yemeden yola koyulduk, dün gece gördüğüm dik yamaçların zorluğuna, şimdi de uykusuzluk ve açlık eklenmişti. Benim ayağım, birkaç kere kayma tehlikesi atlatıp, zorlukla yoluna devam etse de, ağabeyim dünkünden hiç farkı olmaksızın, rahatça yoluna devam ediyordu, üstelik Brutos hala sırtındaydı..
            Bir süre daha, neredeyse aynı boyda ki, kayaları geçtikten sonra, dağın geçiş yerlerinden birine geldiğimizi söyledi, ağabeyim. Hayır, çok yüksekte değildik, ama dağı aşıp, artık hangi cehenneme gidiyorsak, oraya gitmemiz için bu geçidi aşmamız yeterliydi. Dağın daha yukarılarına çıkıp, köylülerin kullandığı patikaya gitmek, bize sadece zaman kaybettirirdi.. Üstelik oraların, Persli askerler tarafından tutulmuş olma ihtimali de vardı.. Sonuçta, koskoca Yunan toprakları üzerine, sadece bizim köyümüzden çıkmış olamazlardı. Bizim köyümüzdekiler, sadece küçük bir bölümleriydi..
            ‘Son bir gayret Thefanos, haddii....’ Kendi benliğimin tüm sınırlarını zorluyordum..
O kayayı aşıp, kurtuluşa erişecektim. Ağabeyim böyle söylemişti; eğer ki, geçidi patikadan yürümek yerine, zirveye uzanan kollarının birinde bulunan bu, ‘devasa’ kayayı aşarsak, kurtuluşa erişme şansımız, çok daha büyüyecekti..
            Kaya gerçekten büyük ve yüksekti.. Daha önce tırmandıklarım, bunun yanında, mantar cücesi gibi kalıyordu. Ağabeyim, benden önce çıkarak, hem bana güven vermek, hem de kayanın üzerinde ki kolay geçitleri göstermek, istemişti.. Kayanın üzerindeki düzlükler          –yürünebilecek olan- çok fazla değildi, ancak eni oldukça genişti. Ve de üzerinde ki sivri kollara, tutunarak, o düzlüklerden yürünebilirdi.. Etrafında ki, küçük patikanın bir vakit sonra iyice genişleyip, önce aşağılara indiğini görebiliyordum. Oradan gitmenin zaman kaybı olacağı aşikârdı. Zira o patika, ilerilerde bir yerlerde tekrar yükselecek, tekrar kuzeye doğru kıvrılacaktı.. ‘Kendine odaklan, kendine. Bitirmek üzeresin..’ Yolumun ortalarındayken, aslında o kadar da zor bir iş olmadığını söylemeye başlamıştım kendime. Ancak, boynumu eğip de atlatmam gereken bir yeri geçerken –göremediğim için olacak- göğsümün sol tarafını hafifçe çizdirmiştim. Ah, o an yaşadığım şok ve kayanın en tehlikeli yerinde olmam, beni ölüme sürüklüyor olmalıydı.. Düşecek, boynumu kıracak ve ölecektim... ‘Evet, evet.. Sefil bir hayat süren Thefanos’un hayatı, işte burada sonlanacak..!’
Kalbim ise, düşüncelerime aldırmayarak, bana haykırıyordu; ‘Son bir gayret Thefanos, haddiii...’
            Ve sonunda ayaklarımı sağlam bir yere basma şansına eriştim. Kayanın, belalı yüzeyinden kurtulmuş, yumuşak ve rahat toprağa basabilmiştim. Daha önce hissedememiştim belki ama bu toprak bir harikaydı! Üzerinden düşüp de ölme ihtimalin, yoktu! Sonuçta düşeceğin yerin üzerindeydin, daha fazla düşemezdin..
            Ağabeyim, yanıma geldiğinde, ağladığımı ancak fark edebilmiştim. Kayadan düşüp, ölme riskini atlatmıştım ama yine de... Ah ulu Zeus, ne yapıyordum ben? Nereye, ne için gittiğimizi hiç bilmeden, yıllarını yalnızlıkla harmanlamış bir adamın peşinde, kardeşimi de sürükleyerek, yürüyordum... Sonunda, kalbim, benliğimin sınırlarını aşarak, içinde ki her şeyi kustu ortaya: ‘’Beni öldürecektin..! Ben, ben... Biraz önce ölebilirdim..!’’ Ağladığımda sesim, hiç iyi çıkmazdı. Eminim biraz önce de, sertlikten ziyade, komik olarak çıkmıştı.
‘’O kadar da kötü değildin.’’ Ölmedim sonuçta değil mi? Ölseydim, o vakit biraz kötü olabilirdi.. ‘’Küçük bir yerini kestin diye heyecanlandın, o kadar..’’ Ağabeyim, konuşmasının sonunda neredeyse sırıtacaktı. O an, benimle alay ettiğini düşünerek, onun tüm dişlerini yere dökmek istedim. O vakit, kendisiyle alay eder, bunun o kadarda kötü bir şey olmadığını söylerdim..
            ‘’Bizi, nereye sürüklüyorsun..?’’ Kafamda ki aptalca düşünceleri atmış, sonunca ‘erkekçe’ bir soru sorabilmiştim, ağabeyime karşı.. Belki de bunu, çok daha önceden yapmalıydım. Daha yola koyulmadan önce.. ‘’Bizi, bizi ölümden başka bir yere götürmüyorsun..!’’ Sesimin dozajı giderek artıyordu. Hatta ara ara konuşmamı bölen hıçkırıklar dışında, tam istediğim ses tonunda konuşuyordum. Sonradan, kendime, çok fazla şaşırmama sebep olacak şekilde, üzerine yürümeye dahi başlamıştım. Amacım, sorduğum soruların cevaplarını alabilmekti. ‘Gerçek Cevapları..’
            ‘’İstersen, burada kalabilirsin..’’ dedi. ‘’Hatta geriye dahi dönebilirsin..’’ Pekala, bunu ister miydim gerçekten? Köyümüze dönüp, yüzlerce Pers askerinin içine girmeyi ister miydim? ‘Umarım rahatsız etmiyoruz seni.’ diyerek, evime girmeme izin verirler miydi..? Tabii onu yakmamışlarsa..
            ‘’Büyük şehirlerden birine gidemeyiz.’’ Sonradan –ben sessiz kalınca.- haksız olan ben olsam da, beni tekrar kardeşi olarak görmeye başlamıştı, herhalde. Brutos’u yere indirmiş. Bir onun. Bir benim gözlerime bakarak ‘Doğru, mantıklı’ cevabı vermişti. Belki de kafasında daha önce kurgulamıştı bu anı.. ‘’Atina, Sparta, ya düşman eline geçmiştir, ya da açlıktan kırılıyordur.. Oralara gitmemiz, ölümümüz demek olur.’’ Bunu daha önce babamdan da duymuştum. Ağabeyimde aynını düşünüyordu. ‘’Yüksek bir dağda, bildiğim büyükçe bir mağara var. Eğer kıçınızı kaldırıp, karşımıza çıkacak her yamaçta, zırlamayı keserseniz; oraya rahatlıkla ulaşabiliriz. Ama bilin ki, oraya varmak için, içinizde ‘erkek’ olmalısınız. Bu küçük kaya yüzünden dahi ağlıyorsan Thefanos, sen oraya ulaşma fikrini aklından çıkarabilirsin..’’
            Konuşmasından sonra, kendimden oldukça fazla utanmıştım. Yine haklıydı ve yine doğruyu söylüyordu. Ancak, bu konuşmanın sonuçları benim için çektiğim utanca değrdi, doğrusu.. Sonuçta, bu konuşma sayesinde, hedefimizi öğrenebilmiştik. Demek, koca bir dağın zirvesinde bulunan, oldukça büyük bir mağaraya gidiyorduk. Kaç tane koca dağ vardı ki, bildiğimiz.. Yakınlarda Zexox vardı, ama o da, şu an üzerinde bulunduğumuz dağdı.. Başka, başka..? Düşündüm, ama; yakınlarda başka bir ‘yüksek’ dağın varlığını aklıma getiremedim. Demek, uzaklara gidiyorduk...
Bu ayaklarıma, daha fazla güç vermek için, yeterli bir etmendi. Kayayı aştıktan sonra, gerçekten yolumuzu bayağı kısalttığımızı bir vakit sonra anlayabildim. Aşağıda, köylülerin geçtiği patika vardı ve bu, uzun dönemeçlerden kıvrıldıktan sonra ‘ancak’ buraya gelebiliyordu. Patikanın, yaklaşık iki ev boyu kadar yukarısında ki, kendi yolumuzdan devam etmeye başladık.
Ancak ayaklarım, güneş batmak üzereyken gördükleri yüzünden, tekrar ağırlaşmaya, korkudan titremeye başladı.
            Pers askerlerinden oluşan, kızıllara boyanmış bir grup, yolumuzun aşağısında bulunan, patikadan; bize doğru geliyorlardı...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder