Güneşin parlak
ışıkları üzerime vurup, yüreğimin ta en derinini ısıtıyordu.
Ben ise denizin masmavi ve berrak
suyunun soğukluğuna dalıp, bir nebze de olsa, içimde ki sıkıntı ateşini
söndürmeye çalışıyordum. Bu, son zamanlarda sıkça duyumsadığım bir ’his’ten
kaynaklanıyordu.. Ya umut gelecekti o masmavi denizden, ya da... Cehennem.
Ben cehennemi hissediyordum..
‘’-Triii!..’’
Aşağılardan, köyün içinden gelen bu ani sesle
irkildim ve üzerinde oturduğum yüzeyi küçük ama yüksekliği fazla olan kayadan
düşmemek için biraz çaba harcadım. Brutos’du bu. Bana başka hiç kimse ‘Tri’
diye hitap etmezdi. Kendimi bildim bileli bir elmanın iki yarısı gibiydik
Brutos'la. Babam, ikimizi birlikte hapsederdi eve. Dışarıdan bizi, çocuklarını
böyle korumaya çalışırdı. Brutos, benim dert ortağım, kardeşimdi. Öz kardeşim..
Küçük
kayanın üzerinde arkama doğru döndüm ve bana doğru koşarak gelen kardeşimi
gördüm. Tahminimde yine yanılmamıştım.. Babamın yanından geliyor olmalıydı. Son
günlerde –Tehlike yeniden arz etmeye başladığından beri- annemin ısrarlarına
daha fazla dayanamayan babam, bizi de yanında götürmeye başlamıştı. İlk
zamanlarda; artık büyümüş olduğumuzu ve buna gerek olmadığını düşünüyorduk,
ancak asıl nedenin bu olmadığını sonra öğrendik. Asıl neden: Persler'di. Çok öncelerden beri, tüm Yunan topraklarında
yaşayan herkesin kâbuslarında yer eden Persler...
Birkaç
adımlık yükseklikten atlayarak, aşağıya indim. O sırada Brutos yanıma
dikilmişti. Birazdan hesap sormaya başlayacağını tahmin edebiliyordum.
Konuşmaya önce başlayıp, ona karşı önde olmak istedim. “Ne oldu be Brutos..?
Arkandan Persler kovalıyormuş gibi ne koşuyorsun!?” Sözlerimi tamamladıktan
sonra kendim de şaşırdım içimdeki ‘ben’e. Bazen böyle aptalca sözler
çıkabiliyordu ondan. Köyümüze saldırma ihtimali olan Perslerdi ve ben de
onlarla ilgili aptalca alay edebiliyordum. İçimdeki ‘ben’ korkmuyor olabilirdi
ama bu ben, deli gibi korkuyordum onlardan...
Brutos’un
gözlerinde acınası bir korku gördüm o an. Tam; “Dememeliydim, dememeliydim...”
diye kendime söylenirken, konuşmaya başladı: “Babam çağırıyor Thefanos.” Yüreği
bana yabancı olduğunda böyle seslenirdi ve şu anda da, yüreği bana, oldukça
yabancıydı. “Bugün erken gidecekmişiz.” Daha sözlerini bitirmeden dönüp,
yürümeye başlamıştı. Son kelimeleri, havaya söylenmiş gibiydi.
Babam,
bizim dışarıdan etkilenmemizi istemezdi, yani en azından bize böyle söylemişti.
O yüzden de, çoğu zaman dışarı dahi çıkmamız yasaktı. Evimize arada sırada –çok
ender olmak üzere- Rhetei, Dentius gibi eğitmenler gelir, bize okuma yazma ve
ilim öğretmeye çalışırlardı. Bize, iyi birer öğrenci olduğumuzu söylerlerdi.
Ama henüz daha okuma-yazma öğrenememiştik.. Eğitimimiz iyi sayılırdı fakat ben,
dışarıya çıkabilen çocuklara özenirdim. Akşama kadar gönüllerince gezip
tozabilirlerdi. Biz ise... Yalnızca, babamın izniyle ve gözü önünde, yine arada
sırada çıkabilirdik dışarıya. Babam korkuyordu...
Hayır,
Perslerden değil! Dışarıdan korkuyordu babam. Bunun en büyük sebebinin, bizden
yıllar önce doğmuş olan talihsiz ağabeylerim olduğunu biliyordum. Annemin bir
gece, gizlice bize anlattığı dışında haklarında başka hiçbir şey bilmezdik.
“Onlar da, sizin gibi yan yana, baş başa büyümüşlerdi. Hep birbirlerinin
arkasını kollamış, hayata birlikte atılmışlardı..” Gözlerinde, birer inci gibi
biriken yaşları görebilmiştim o an. “Ne atılış ama! Sonra biri, imkânsız bir
kıza âşık oldu. Onunla kaçtı, gitti. Daha sonra...” Burada sözlerini uzunca bir
süre kesti. Ona, soru sormamamız konusunda baştan anlaştığımız için, heyecan ve
biraz üzüntüyle tekrar konuşmaya başlamasını beklemiştik. ’’Diğeri de denizci
oldu. O da, koca canavarlardan birine –gemilere böyle hitap ederlerdi- bindi ve
gitti. Yıllar sonra, ölüm haberini alabildik..’’ Bu üzüntü dolu hikâyeden
sonra; babamın bizi neden evde tutmaya çalıştığını, neden denize bakmamızı dahi
yasakladığını anlayabiliyordum. Dışarının, denizin, dağın, taşın rüyalarımızı
ele geçirmesini, hayatımızı çalmasını istemiyordu. Ama bu, sonsuza kadar böyle
ilerleyemezdi.. Sonuçta biz, eninde sonunda büyüyecektik ve babam da bir gün
ölecekti...
Biz, büyüdük
mü bilmiyorum, ama evden kopma zamanımız artık gelmişti.. Hissedebiliyordum.
Belki dağ, taş
rüyalarımıza girmeyi başaramadı ama daha kötü bir şey –Persler- artık
kâbuslarımızda.
Ve tahminimce,
en iyi kâbus bile, en kötü rüyadan daha korkutucudur..