Uyandığımda, birkaç gündür uğruna
savaştığım, özgürlüğümden yoksun; bağlıydım.. Bu durum, o an için çok kötü
olmakla beraber; hatırıma birkaç güzel anıyı da getiriyordu.. Zira bu, benim
ilk kez bağlanışım değildi. Daha önce; Urumanendes’in üzüm bağına girdiğim
için, babam tarafından, iyi bir cezaya layık görülmüş; bağlanmıştım. İlk
başlarda çok korkmasam da; sonraları elimden bir şey gelmediğini fark etmiş;
çaresizliğin pençesine ilk kez düşmenin verdiği şaşkınlıkla; ağlamaya
başlamıştım. Neden sonra, hıçkırıklarla süren ağlayışım, derin bir uykuya
dalışla sonlanmıştı. Uzunca bir vakit sonra ise, annem geri gelmiş, beni
görmüştü. O gün, o halde bağlıyken, uyandığımda, ilk gördüğüm annemin yaşlı
gözleriydi. Beni çözdükten sonra; çok seri bir şekilde babama kızgınlık
nidaları yağdırmış, küçücük bir çocuğa böyle bir cezayı nasıl verebildiğini
sormuştu...
Şimdi
uyandığımda ise, ilk gördüğüm; üzerinde derin gözlü bir baykuşun bana bakmakta
olduğu kocaman bir çınar ağacıydı. Hafifçe çiseleyen yağmur, bir yandan yazın
bitişini haykırırken doğaya, diğer yandan da açık bir alanda; korumasız olan
beni ıslatıyordu. Kıyafetlerime baktığımda, baştan aşağı sırılsıklam olduğumu
fark ettim. Demek ki yağmur, uzun süreden beri yağmaktaydı. Ağır damlaların,
yere tekrar tekrar her düşüşü ve havalandırdığı toprak kokusunun; normalde,
benliğimde derin bir huzur duygusuna yol açması beklenirken, bu defa beni
huzurdan çok; açlığa sevk ediyordu. Aslında çok garip değildi, uzun süredir
hiçbir yememiştim ve şu ana kadar açlıktan ölmemem, aslında garip olması
gereken noktaydı...
Çınar
ağacının arkasında, yukarı doğru hafif eğimli, uzun bir patika ve ufaklı
tefekli onlarca kaya görünüyordu. Burası, çok yüksek bir dağın yamacında
konuşlanmıştı ve, çınar ağacının hemen bitişiğinde, dış görünüşü kötü olan
ancak, içinin sağlam olduğunu aksettiren bir kulübe göze çarpıyordu. Etrafımı
biraz daha dikkatli analiz etmeye çalıştığımda ise; çok yüksek olmayan, kalınca
bir kütüğe bağlandığımı görüyordum. Kütük, sağlam yapılı, dört dörtlük bir
çitin, dayanak noktalarından biriydi. Hatta bu kütüğün; çitin sınırlandırdığı
alanın, kapısı olma olasılığı bile vardı, zira üzerimden –boynumu çevirip de
bakamadığım yerden- rüzgârda, ağır ağır gıcırdayan bir ses işitiliyordu. Ancak
şu an için buranın kapı olduğundan tam anlamıyla emin olmam olanaksızdı.
Boynumu çevirip, etrafı inceleyebileceğim alan çok sınırlıydı. Arkama, tüm
kaslarımı biraz zorlayıp, boynumu da bayağı acıttıktan sonra attığım küçük bir
bakış, uğraşımın boşa olduğunu kanıtlayıcı nitelikteydi.. Hemen sonra da; bu
sonuçsuz çabadan vazgeçtim..
Bu,
ilk seferinde –Babamın beni ilk kez bağlamış olduğunda- ki gibi; elimden hiçbir
şeyin gelmediği bir durumdu. Bekleyecek ve annemin yolunu gözleyecektim, yine
ilk seferinde olduğu gibi; elbet o, beni kurtarırdı.
Ve
sonra anladım..
Gördüğüm
çamurlu ellerdi belki de, her şeyi hatırlamamın nedeni.. Elimde, aşağıda ki
hedefini vurmak için hazırlanan kocaman bir taş ve atış! Önce, taşın hedefini
tam isabet vurmaya gittiğini sanışım ancak hemen sonra, ağzımda iğrenç çamurlu
bir tat ve omuzlarımı kavrayan, aynı çamurlu eller.. Taşın, mağlubiyeti kabul
ederek, usulca, biraz önce ki yerine düşüşü. Ve sonrası; Yok!.. Sonrası, koca
bir hiçlik idi.. Sadece hiçlik..!
Artık
annem yoktu. Dolayısıyla gelip beni kurtarmasını beklemek, koca bir hayal
kırıklığından başka hiçbir şeye yol açmazdı. Beni, buradan kurtaracak olan;
sadece, beni buraya bağlayan kişi olabilirdi. Çamurlu, sert yapılı ve güçlü
ellere sahip olan kişi..
Beni
tekrar uyandıran, yanı başımda, gürültülü ve tiz bir sesle açılan kapı olmuş
olmalıydı.. İlk ayılışımda, etrafa şöyle bir göz atmayı denemiş, ancak hemen
sonra elimden hiçbir şeyin gelmeyeceğini anlamıştım. Ve sonra da beklemeye
başlamıştım. ‘Beklerken uyuya kalmışım demek,’ diye geçirdim, o an içimden..
‘Çaresizlikte, başka ne yapacaktım ki..?’
Sağlam
çitlerle kurulu olan bir, ağılın; hemen kapısının yanına bağlanmıştım. Evet,
artık kapı olduğundan emindim buranın.. Çünkü, önce çamurlu bir el görmüştüm ve
ardından da, eski bir kapı açıldığında çıkacak olan, gıcırdama sesini
duymuştum.. Eski kapıyı açmış olan, o lanet eller olmalıydı.. Kısa bir vakit
önce, burasının çit olduğunu anlayabilmiştim. Ancak ağıl olduğuna, içeriden
gelen keçi seslerini işittikten sonra karar verebilmiştim. Yağmur kesilmeden
sürüyordu. Bu nedenle üzerimdekiler kuruyamıyor, bana bir de soğuk belasını
bulaştırıyordu.. Karnım, açlıktan; beni terk etmeye karar vermiş olmalıydı,
tekrardan.. Açlık, soğuk ve tutsaklık.. Sıra Perslere gelmeden, baş etmem
gereken daha onlarca zorluk vardı..
Biraz
önce, ağılın kapısını açmış olan, çamurlu ellere sahip adam, tekrar aynı sesi
çıkarmıştı.. Hemen ardından da, hızla, önümden geçip gitmişti; ben bu düşünlere
dalmışken. Kim olduğunu, neden beni bağladığını, bana ne yapacağını.. Hiçbir
şekilde bir soru sorma fırsatım olmamıştı, adamın bu hızı yüzünden. O adam,
kulübenin arkasına doğru gözden kayboldu. Bulutlar, göğü ölesiye kapladığından
dolayı, biraz önce fark edememiştim ancak,
hava usulca kararmaya başlamıştı, artık.. Demin de net şekilde
göremediğim, çınar ağacından ötesi, bu sefer koca bir karanlıktan başka bir şey
değildi. Biraz önce, çizgileri hafiften belli olan patika da artık yoktu..
Sanırım hayat, tümüyle yokluğa doğru ilerliyordu..
Adam,
kulübenin içinden çıkarak, tekrar bana doğru yaklaşmaya başladı. Elinde, irice
bir ot yığını tutuyordu. Onun, yanıma geldiğini gördükten sonra, içime büyük
bir rahatlık gelmişti. Bu yabancı kişi, uzun ve soğuk gecede, beni, aç bir
şekilde burada bırakacak değildi. Şimdi de beni çözmeye geliyor olmalıydı,
elbette. Ah evet, elinde ki ot yığını!? Onu mu yedirecekti bana!?
Koca bir ot
yığınını kucaklamış olan adam, ben sanki hiç orada değilmişim gibi; yanımdan
geçti ve gitti.. Ağılın kapısını tekrar açtı ve çıkan seslerden anladığım
kadarıyla, küçük bir keçi sürüsüne, elinde ki otları takdim etti! ‘Evet, çok
saygı değer keçiler, sonunda akşam yemeğine kavuşmuşlardı. Daha başka ne arzu
ederlerdi acaba, pek elim ve muteber keçiler!?’
Sinirden
çıldıracaktım.. Ta, en başından beri, benim esaretimi çalan ve beni bu, hangi
cehennem olduğunu dahi bilmediğim yere getiren adam, sanki ben hiç orada
yokmuşum gibi davranıyordu.. Ağılın kapısını kapattıktan, sonra önümden geçip
gidecekti.. İşte tam o anda kendimi ona tanıtacaktım. Bir ‘hiç’ olmadığımı, o
da görecekti...
‘’Orman
ayısı..!’’ Evet, ona hitap şeklim buydu. ‘’Çok muteber keçilerin bakımı sona
erdiyse; burada, açlıktan ölmek üzere olan bu ufak piçe, birkaç parçada olsa,
bir şeyler verebilir misiniz?’’ Konuşurken; yapısına, kim olduğuna, nasıl
cevaplayacağına dikkat etmeden, bol hakaret kullanarak, onu kızdırmak
istemiştim. ‘’Ya da boş verin.. Sabaha kadar ölmüş olur nasılsa..!’’ Çünkü
bende kızgınlıktan patlamak üzereydim.
Ve
sonra, sanki bir ite atıyormuş gibi, kuru bir parça ekmeği, suratıma fırlattı!
Evet, sanki bir iti, susturmak istiyor gibiydi. Oh, aklım..! Onu kaybetmek
üzereydim, sadece ve sadece sinirden. Çıldırmak üzereydim..! ‘ Orman Ayısı’
diyerek, aslında iltifat ettiğimi dahi düşündüm. Daha önce, bu kadar
sinirlenmek bir yana, hiçbir şeyi bu kadar arzulamamıştım. O adamı ve
geberesice keçilerini, yok etmeyi arzuladığım kadar..
‘’Oh,
Pislik! Al bu kokuşmuş ekmeklerini..’’ Biraz önce, yemem için üzerime yolladığı
kuru ekmek parçasını, büyük bir hınçla ve tam isabetle, karşımda beklemekte
olan adamın kafasına fırlattım. Ve o an fark ettim ki; ellerimi rahatça
kullanabiliyordum. Pek rahatça, ama kendimi çözebilecek kadar değil. ‘’Yemek
istemiyorum artık senden! Kim olduğunu, neden beni durdurduğunu da
sormayacağım.’’ Belli ki, karşımda ki düşman askeri değildi. ‘’Bizim köyümüzden
biri olduğunu biliyorum.’’ Bu pislik adamı tanımış olsaydım. Daha önceden bir
kere dahi olsa, görmüş olsaydım... ‘’Şimdi, senden istediğim yalnızca şu; beni
serbest bırak..!’’ O an anladım ki,
karşımda ki adam; kafasına isabet eden ekmeği, eline almış ve tüm
dikkatini vererek beni dinliyordu. Belli ki, o beni tanıyordu. Bunu gözlerinde
görebiliyordum. ‘’Beni serbest bırak ki; belki içinde, senin akrabalarının da
olduğu birkaç köylüyü, düşmandan kurtarabileyim. Beni, hiç durdurmasan, şimdiye
bunu çoktan yapmıştım, seni aşağılık..!’’ İlkin, gözlerinde ve dolayısıyla
yüzünde, oldukça ifadesiz bir eda görmüştüm. Alaya alıyor gibiydi beni. Ancak,
daha sonra, beni dinlediğini fark edince; bunun, yani o bakışın, adamın doğal
ifadesi olduğunu anladım. Adamın saçı, omuzlarına kadar uzanıyordu. Uzun burnu
ve kemikli yanakları, yay gibi kaşlarının altında bana bakan, kapkara, sert
gözlere layıkıyla eşlik ediyor gibiydi. Karşımdakinin, çok sert bir mizacı
vardı. Ona sert çıkışarak doğruyu mu yapmıştım? Bunu o an anlamamın imkânsız
olduğunu, arkasını dönüp gideceğini sanıyorken, bir anda, beni şaşkına
uğratarak; üzerime doğru gelmeye başladı. Ah evet, bu deli herif, beni
öldürmeye geliyordu...
Yanıma
gelinceye kadar; kalbim, dışarı fırlayacak kadar hızlı atmaya başlamıştı bile.
Neler yapacağını kestiremiyorken; bir anda yanı başıma çöküverdi ve...
‘Gırtlağını olanca gücüyle sıktı!’
Hayır, beni
çözmeye başladı.. Haklıydım! Ona sert çıkışarak, en doğrusunu yapmış; kendimi
kurtarmıştım. Belki de, ona ettiğim hakaretlerden çok, tüm köylüyü kurtarmak
üzere olduğumu söylemem, onu değiştirmişti. Belki de, beni çözecek ve arkama
düşerek; tüm köylüleri kurtarmama yardım edecekti. Belki de aşağıya ikimiz
birlikte gidecektik..?
Konuşmaya
başlayınca, bu saçma düşüncelerimden tamamen arınabildim.. Karga gibi bir sesi
vardı. ‘’Köylüleri mi kurtaracaktın? Anneni, babanı..?’’ Ve bu ses, çok korkutucuydu.
‘’O halde, bunu dün niye yapmadın!? Aşağıda, düşman gemileri sahili kavururken,
annenin elini tutmuş, korkak bir bebek gibi yürüyordun..!?’’ Oh, Zeus! Kimdi bu
adam, beni bu kadar yakından, nasıl tanıyabiliyordu? ‘’Akrabalarımı
kurtaracaksın? Git o zaman, anneni ve babanı kurtar! Benimde, seninde onlardan
başka akrabamız kalmadı artık! Ve tabii, kulübede ki dışında..’’
Söylediklerine,
belli bir süre boyunca –oldukça uzun bir süre- hiçbir anlam getiremedim.
‘İkimizin akrabası’ mı dedi, adam? Kimdi bu!? Ne, ikimizin akrabası, ne
kulübede ki..? Hiçbir şey anlayamıyordum.. Bu, uzun burnu, kemikli sıfatı...
Evet, evet bir yerden çağrıştırıyordu bana. Ah, babam.. Bu adam, uzunca seneler
önce ki, saçları ağarmaya başlamamış babamı andırıyordu.. Baba..!? Yok, hayır..
‘Kimsin sen?’ diye sormadıkça, kim olduğunu anlayabileceğimi sanmıyordum..
O
da, bu müddette beni bekliyordu. ‘’Şimdi, git de kurtar onları!’’ Beni çözmeyi,
tamamıyla bitirmişti. Uyuşmuş kolumdan tutarak, beni kaldırmaya çalıştı. ‘’Kalksana
hadi..! İlk olarak, dün gece ki bebeği kurtarmakla başla işe...’’ Bebek!? Onu
da mı görmüştü..? Adamın bu hareketleri –Ve daha çok sözleri- canımı oldukça
fazla yakmıştı. O, dünden beri peşimizdeydi.. Grupta yürürken, bizi izliyordu..
Ben, bebeği katleden adamların, yanı başında, evlerinin kuyusunun dibindeyken,
çalıların içinde ki oydu! Ve en son
olarak; beni kocaman bir hatadan, ölümden kurtaran oydu. Evet, çamurlu, iri
yapılı ve güçlü eller, onundu!
Her şeyi, her
şeyi anlıyordum...
O,
benim ağabeyimdi...
Benliğimin,
kendi içinde uğradığı aşağılanmaya aldırmayarak, sözlerini bitirdikten sonra;
dönüp giden, ağabeyimi takip etmiştim. Hava tam anlamıyla kararmıştı ve yerler
yağan yağmurdan ötürü, hafifçe çamurlaşmıştı. Arkasından geldiğimi biliyor, ama
tek bir ses bile çıkarmıyordu.. En başından, dün geceden beri; bizi korumaya
çalışmıştı. Ben ahmakça, hiçbir şeyden habersiz yürürken, grubu izliyordu..
Ben, gruptan kaçmış, yalnız başıma ve yine hiçbir şey yapamadan, bebeğin
ölümünü izlerken, o da oradaydı. Belki de, ben korkakça kaçıp gittikten sonra,
bebeği kurtarmıştı.. Bunu, bilemezdim..
Delice bir
cesarete kapılmış beni, ölümün pençesinden de -ve yine- o kurtarıyordu. Ben
ise, tüm bunları bilmeden, ona aptalca laflar etmiştim. Ulu Jüpiter adına, beni
evine alacak mıydı..?
Alırdı
herhalde.. O, ben ne kadar saçma sapan laflar etsem de, neticede ağabeyimdi..
Dünden beri, beni korumanın uğraşındaydı.. Şimdi, önüme dikelip de, ‘İçeriye
giremezsin, defol git!’ diyerek beni kovamazdı. Beni, soğuğun, karanlığın
kollarına teslim edemezdi.
O,
benim ağabeyimdi..
İçim,
huzur dolu bir şekilde, onu takip etmeyi sürdürdüm. Kulübe küçük, alçak ve eski
bir kapıya sahipti.. Alçak kapıdan
geçerek, kulübeye girdim ve dona kaldım! Buna neden olan ‘şey’, kardeşimdi!
Evet, kardeşim Brutos, odanın ortasında, bir ölü gibi yatıyordu.
Üzeri; kandan
dolayı, kıpkırmızıydı...
Henüz biraz
önce, yeni bir kardeş kazanan ben, şimdi; diğerini yitirmiş miydim..?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder