ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 13

Uyandığımda, birkaç gündür uğruna savaştığım, özgürlüğümden yoksun; bağlıydım.. Bu durum, o an için çok kötü olmakla beraber; hatırıma birkaç güzel anıyı da getiriyordu.. Zira bu, benim ilk kez bağlanışım değildi. Daha önce; Urumanendes’in üzüm bağına girdiğim için, babam tarafından, iyi bir cezaya layık görülmüş; bağlanmıştım. İlk başlarda çok korkmasam da; sonraları elimden bir şey gelmediğini fark etmiş; çaresizliğin pençesine ilk kez düşmenin verdiği şaşkınlıkla; ağlamaya başlamıştım. Neden sonra, hıçkırıklarla süren ağlayışım, derin bir uykuya dalışla sonlanmıştı. Uzunca bir vakit sonra ise, annem geri gelmiş, beni görmüştü. O gün, o halde bağlıyken, uyandığımda, ilk gördüğüm annemin yaşlı gözleriydi. Beni çözdükten sonra; çok seri bir şekilde babama kızgınlık nidaları yağdırmış, küçücük bir çocuğa böyle bir cezayı nasıl verebildiğini sormuştu...
                                                                                 
            Şimdi uyandığımda ise, ilk gördüğüm; üzerinde derin gözlü bir baykuşun bana bakmakta olduğu kocaman bir çınar ağacıydı. Hafifçe çiseleyen yağmur, bir yandan yazın bitişini haykırırken doğaya, diğer yandan da açık bir alanda; korumasız olan beni ıslatıyordu. Kıyafetlerime baktığımda, baştan aşağı sırılsıklam olduğumu fark ettim. Demek ki yağmur, uzun süreden beri yağmaktaydı. Ağır damlaların, yere tekrar tekrar her düşüşü ve havalandırdığı toprak kokusunun; normalde, benliğimde derin bir huzur duygusuna yol açması beklenirken, bu defa beni huzurdan çok; açlığa sevk ediyordu. Aslında çok garip değildi, uzun süredir hiçbir yememiştim ve şu ana kadar açlıktan ölmemem, aslında garip olması gereken noktaydı...
            Çınar ağacının arkasında, yukarı doğru hafif eğimli, uzun bir patika ve ufaklı tefekli onlarca kaya görünüyordu. Burası, çok yüksek bir dağın yamacında konuşlanmıştı ve, çınar ağacının hemen bitişiğinde, dış görünüşü kötü olan ancak, içinin sağlam olduğunu aksettiren bir kulübe göze çarpıyordu. Etrafımı biraz daha dikkatli analiz etmeye çalıştığımda ise; çok yüksek olmayan, kalınca bir kütüğe bağlandığımı görüyordum. Kütük, sağlam yapılı, dört dörtlük bir çitin, dayanak noktalarından biriydi. Hatta bu kütüğün; çitin sınırlandırdığı alanın, kapısı olma olasılığı bile vardı, zira üzerimden –boynumu çevirip de bakamadığım yerden- rüzgârda, ağır ağır gıcırdayan bir ses işitiliyordu. Ancak şu an için buranın kapı olduğundan tam anlamıyla emin olmam olanaksızdı. Boynumu çevirip, etrafı inceleyebileceğim alan çok sınırlıydı. Arkama, tüm kaslarımı biraz zorlayıp, boynumu da bayağı acıttıktan sonra attığım küçük bir bakış, uğraşımın boşa olduğunu kanıtlayıcı nitelikteydi.. Hemen sonra da; bu sonuçsuz çabadan vazgeçtim..
            Bu, ilk seferinde –Babamın beni ilk kez bağlamış olduğunda- ki gibi; elimden hiçbir şeyin gelmediği bir durumdu. Bekleyecek ve annemin yolunu gözleyecektim, yine ilk seferinde olduğu gibi; elbet o, beni kurtarırdı.

            Ve sonra anladım..
            Gördüğüm çamurlu ellerdi belki de, her şeyi hatırlamamın nedeni.. Elimde, aşağıda ki hedefini vurmak için hazırlanan kocaman bir taş ve atış! Önce, taşın hedefini tam isabet vurmaya gittiğini sanışım ancak hemen sonra, ağzımda iğrenç çamurlu bir tat ve omuzlarımı kavrayan, aynı çamurlu eller.. Taşın, mağlubiyeti kabul ederek, usulca, biraz önce ki yerine düşüşü. Ve sonrası; Yok!.. Sonrası, koca bir hiçlik idi.. Sadece hiçlik..!
            Artık annem yoktu. Dolayısıyla gelip beni kurtarmasını beklemek, koca bir hayal kırıklığından başka hiçbir şeye yol açmazdı. Beni, buradan kurtaracak olan; sadece, beni buraya bağlayan kişi olabilirdi. Çamurlu, sert yapılı ve güçlü ellere sahip olan kişi..
            Beni tekrar uyandıran, yanı başımda, gürültülü ve tiz bir sesle açılan kapı olmuş olmalıydı.. İlk ayılışımda, etrafa şöyle bir göz atmayı denemiş, ancak hemen sonra elimden hiçbir şeyin gelmeyeceğini anlamıştım. Ve sonra da beklemeye başlamıştım. ‘Beklerken uyuya kalmışım demek,’ diye geçirdim, o an içimden.. ‘Çaresizlikte, başka ne yapacaktım ki..?’
Sağlam çitlerle kurulu olan bir, ağılın; hemen kapısının yanına bağlanmıştım. Evet, artık kapı olduğundan emindim buranın.. Çünkü, önce çamurlu bir el görmüştüm ve ardından da, eski bir kapı açıldığında çıkacak olan, gıcırdama sesini duymuştum.. Eski kapıyı açmış olan, o lanet eller olmalıydı.. Kısa bir vakit önce, burasının çit olduğunu anlayabilmiştim. Ancak ağıl olduğuna, içeriden gelen keçi seslerini işittikten sonra karar verebilmiştim. Yağmur kesilmeden sürüyordu. Bu nedenle üzerimdekiler kuruyamıyor, bana bir de soğuk belasını bulaştırıyordu.. Karnım, açlıktan; beni terk etmeye karar vermiş olmalıydı, tekrardan.. Açlık, soğuk ve tutsaklık.. Sıra Perslere gelmeden, baş etmem gereken daha onlarca zorluk vardı..
            Biraz önce, ağılın kapısını açmış olan, çamurlu ellere sahip adam, tekrar aynı sesi çıkarmıştı.. Hemen ardından da, hızla, önümden geçip gitmişti; ben bu düşünlere dalmışken. Kim olduğunu, neden beni bağladığını, bana ne yapacağını.. Hiçbir şekilde bir soru sorma fırsatım olmamıştı, adamın bu hızı yüzünden. O adam, kulübenin arkasına doğru gözden kayboldu. Bulutlar, göğü ölesiye kapladığından dolayı, biraz önce fark edememiştim ancak,  hava usulca kararmaya başlamıştı, artık.. Demin de net şekilde göremediğim, çınar ağacından ötesi, bu sefer koca bir karanlıktan başka bir şey değildi. Biraz önce, çizgileri hafiften belli olan patika da artık yoktu.. Sanırım hayat, tümüyle yokluğa doğru ilerliyordu..
           
            Adam, kulübenin içinden çıkarak, tekrar bana doğru yaklaşmaya başladı. Elinde, irice bir ot yığını tutuyordu. Onun, yanıma geldiğini gördükten sonra, içime büyük bir rahatlık gelmişti. Bu yabancı kişi, uzun ve soğuk gecede, beni, aç bir şekilde burada bırakacak değildi. Şimdi de beni çözmeye geliyor olmalıydı, elbette. Ah evet, elinde ki ot yığını!? Onu mu yedirecekti bana!?
Koca bir ot yığınını kucaklamış olan adam, ben sanki hiç orada değilmişim gibi; yanımdan geçti ve gitti.. Ağılın kapısını tekrar açtı ve çıkan seslerden anladığım kadarıyla, küçük bir keçi sürüsüne, elinde ki otları takdim etti! ‘Evet, çok saygı değer keçiler, sonunda akşam yemeğine kavuşmuşlardı. Daha başka ne arzu ederlerdi acaba, pek elim ve muteber keçiler!?’
            Sinirden çıldıracaktım.. Ta, en başından beri, benim esaretimi çalan ve beni bu, hangi cehennem olduğunu dahi bilmediğim yere getiren adam, sanki ben hiç orada yokmuşum gibi davranıyordu.. Ağılın kapısını kapattıktan, sonra önümden geçip gidecekti.. İşte tam o anda kendimi ona tanıtacaktım. Bir ‘hiç’ olmadığımı, o da görecekti...
            ‘’Orman ayısı..!’’ Evet, ona hitap şeklim buydu. ‘’Çok muteber keçilerin bakımı sona erdiyse; burada, açlıktan ölmek üzere olan bu ufak piçe, birkaç parçada olsa, bir şeyler verebilir misiniz?’’ Konuşurken; yapısına, kim olduğuna, nasıl cevaplayacağına dikkat etmeden, bol hakaret kullanarak, onu kızdırmak istemiştim. ‘’Ya da boş verin.. Sabaha kadar ölmüş olur nasılsa..!’’ Çünkü bende kızgınlıktan patlamak üzereydim.
            Ve sonra, sanki bir ite atıyormuş gibi, kuru bir parça ekmeği, suratıma fırlattı! Evet, sanki bir iti, susturmak istiyor gibiydi. Oh, aklım..! Onu kaybetmek üzereydim, sadece ve sadece sinirden. Çıldırmak üzereydim..! ‘ Orman Ayısı’ diyerek, aslında iltifat ettiğimi dahi düşündüm. Daha önce, bu kadar sinirlenmek bir yana, hiçbir şeyi bu kadar arzulamamıştım. O adamı ve geberesice keçilerini, yok etmeyi arzuladığım kadar..
            ‘’Oh, Pislik! Al bu kokuşmuş ekmeklerini..’’ Biraz önce, yemem için üzerime yolladığı kuru ekmek parçasını, büyük bir hınçla ve tam isabetle, karşımda beklemekte olan adamın kafasına fırlattım. Ve o an fark ettim ki; ellerimi rahatça kullanabiliyordum. Pek rahatça, ama kendimi çözebilecek kadar değil. ‘’Yemek istemiyorum artık senden! Kim olduğunu, neden beni durdurduğunu da sormayacağım.’’ Belli ki, karşımda ki düşman askeri değildi. ‘’Bizim köyümüzden biri olduğunu biliyorum.’’ Bu pislik adamı tanımış olsaydım. Daha önceden bir kere dahi olsa, görmüş olsaydım... ‘’Şimdi, senden istediğim yalnızca şu; beni serbest bırak..!’’ O an anladım ki,  karşımda ki adam; kafasına isabet eden ekmeği, eline almış ve tüm dikkatini vererek beni dinliyordu. Belli ki, o beni tanıyordu. Bunu gözlerinde görebiliyordum. ‘’Beni serbest bırak ki; belki içinde, senin akrabalarının da olduğu birkaç köylüyü, düşmandan kurtarabileyim. Beni, hiç durdurmasan, şimdiye bunu çoktan yapmıştım, seni aşağılık..!’’ İlkin, gözlerinde ve dolayısıyla yüzünde, oldukça ifadesiz bir eda görmüştüm. Alaya alıyor gibiydi beni. Ancak, daha sonra, beni dinlediğini fark edince; bunun, yani o bakışın, adamın doğal ifadesi olduğunu anladım. Adamın saçı, omuzlarına kadar uzanıyordu. Uzun burnu ve kemikli yanakları, yay gibi kaşlarının altında bana bakan, kapkara, sert gözlere layıkıyla eşlik ediyor gibiydi. Karşımdakinin, çok sert bir mizacı vardı. Ona sert çıkışarak doğruyu mu yapmıştım? Bunu o an anlamamın imkânsız olduğunu, arkasını dönüp gideceğini sanıyorken, bir anda, beni şaşkına uğratarak; üzerime doğru gelmeye başladı. Ah evet, bu deli herif, beni öldürmeye geliyordu...

            Yanıma gelinceye kadar; kalbim, dışarı fırlayacak kadar hızlı atmaya başlamıştı bile. Neler yapacağını kestiremiyorken; bir anda yanı başıma çöküverdi ve... ‘Gırtlağını olanca gücüyle sıktı!’
Hayır, beni çözmeye başladı.. Haklıydım! Ona sert çıkışarak, en doğrusunu yapmış; kendimi kurtarmıştım. Belki de, ona ettiğim hakaretlerden çok, tüm köylüyü kurtarmak üzere olduğumu söylemem, onu değiştirmişti. Belki de, beni çözecek ve arkama düşerek; tüm köylüleri kurtarmama yardım edecekti. Belki de aşağıya ikimiz birlikte gidecektik..?
            Konuşmaya başlayınca, bu saçma düşüncelerimden tamamen arınabildim.. Karga gibi bir sesi vardı. ‘’Köylüleri mi kurtaracaktın? Anneni, babanı..?’’ Ve bu ses, çok korkutucuydu. ‘’O halde, bunu dün niye yapmadın!? Aşağıda, düşman gemileri sahili kavururken, annenin elini tutmuş, korkak bir bebek gibi yürüyordun..!?’’ Oh, Zeus! Kimdi bu adam, beni bu kadar yakından, nasıl tanıyabiliyordu? ‘’Akrabalarımı kurtaracaksın? Git o zaman, anneni ve babanı kurtar! Benimde, seninde onlardan başka akrabamız kalmadı artık! Ve tabii, kulübede ki dışında..’’
            Söylediklerine, belli bir süre boyunca –oldukça uzun bir süre- hiçbir anlam getiremedim. ‘İkimizin akrabası’ mı dedi, adam? Kimdi bu!? Ne, ikimizin akrabası, ne kulübede ki..? Hiçbir şey anlayamıyordum.. Bu, uzun burnu, kemikli sıfatı... Evet, evet bir yerden çağrıştırıyordu bana. Ah, babam.. Bu adam, uzunca seneler önce ki, saçları ağarmaya başlamamış babamı andırıyordu.. Baba..!? Yok, hayır.. ‘Kimsin sen?’ diye sormadıkça, kim olduğunu anlayabileceğimi sanmıyordum..
            O da, bu müddette beni bekliyordu. ‘’Şimdi, git de kurtar onları!’’ Beni çözmeyi, tamamıyla bitirmişti. Uyuşmuş kolumdan tutarak, beni kaldırmaya çalıştı. ‘’Kalksana hadi..! İlk olarak, dün gece ki bebeği kurtarmakla başla işe...’’ Bebek!? Onu da mı görmüştü..? Adamın bu hareketleri –Ve daha çok sözleri- canımı oldukça fazla yakmıştı. O, dünden beri peşimizdeydi.. Grupta yürürken, bizi izliyordu.. Ben, bebeği katleden adamların, yanı başında, evlerinin kuyusunun dibindeyken, çalıların içinde ki oydu!  Ve en son olarak; beni kocaman bir hatadan, ölümden kurtaran oydu. Evet, çamurlu, iri yapılı ve güçlü eller, onundu!
Her şeyi, her şeyi anlıyordum...
            O, benim ağabeyimdi...

            Benliğimin, kendi içinde uğradığı aşağılanmaya aldırmayarak, sözlerini bitirdikten sonra; dönüp giden, ağabeyimi takip etmiştim. Hava tam anlamıyla kararmıştı ve yerler yağan yağmurdan ötürü, hafifçe çamurlaşmıştı. Arkasından geldiğimi biliyor, ama tek bir ses bile çıkarmıyordu.. En başından, dün geceden beri; bizi korumaya çalışmıştı. Ben ahmakça, hiçbir şeyden habersiz yürürken, grubu izliyordu.. Ben, gruptan kaçmış, yalnız başıma ve yine hiçbir şey yapamadan, bebeğin ölümünü izlerken, o da oradaydı. Belki de, ben korkakça kaçıp gittikten sonra, bebeği kurtarmıştı.. Bunu, bilemezdim..
Delice bir cesarete kapılmış beni, ölümün pençesinden de -ve yine- o kurtarıyordu. Ben ise, tüm bunları bilmeden, ona aptalca laflar etmiştim. Ulu Jüpiter adına, beni evine alacak mıydı..?
            Alırdı herhalde.. O, ben ne kadar saçma sapan laflar etsem de, neticede ağabeyimdi.. Dünden beri, beni korumanın uğraşındaydı.. Şimdi, önüme dikelip de, ‘İçeriye giremezsin, defol git!’ diyerek beni kovamazdı. Beni, soğuğun, karanlığın kollarına teslim edemezdi.
            O, benim ağabeyimdi..
           
            İçim, huzur dolu bir şekilde, onu takip etmeyi sürdürdüm. Kulübe küçük, alçak ve eski bir kapıya sahipti..  Alçak kapıdan geçerek, kulübeye girdim ve dona kaldım! Buna neden olan ‘şey’, kardeşimdi! Evet, kardeşim Brutos, odanın ortasında, bir ölü gibi yatıyordu.
Üzeri; kandan dolayı, kıpkırmızıydı...
Henüz biraz önce, yeni bir kardeş kazanan ben, şimdi; diğerini yitirmiş miydim..?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder