..Persler...
Çocukluğumdan
beri giderek artan bir şiddetle, adlarını her duyuşumda içimi sıkıcı bir
ürperti kaplıyordu. Bazı geceler kâbuslarıma girerlerdi, sonuçta onlar;
senelerdir yurttaşlarıma hayatı zehir edenlerdi. Aldıkları ağır yenilgiden
sonra, arkalarına bakmadan gitmişlerdi belki; ama bu onlardan korkmamamız için
yeterli bir sebep değildi. Bir gün geri geleceklerini, çok daha güçlü
döneceklerini biliyorduk. Onlar hakkında duyduklarım, tek kelimeyle korkunçtu.
Dretius’un
anlattığına göre –kendisi, evimize gelen bilginlerden biriydi- Persler,
çevrelerindeki her toprağı ele geçirmeye ant içmiş bir milletti. İlk kralları
Büyük Kiros önderliğinde, yakın bölgelerindeki devletlerin topraklarını bazen
fethederek, bazen yağmalayarak, bazen de yakıp yıkarak başlamışlar bu işe.
Nerede olduklarını bilmiyorum –hiç haritamız yoktu- ama Fenike, Babil, Lidya
gibi, şimdi tarihe karışmış devletlermiş bunlar. Sonraki yıllarda daha da
büyüyen Persler, bir süre sonra gözünü Yunan topraklarına dikmiş. Yunanların
kendisine boyun eğmesini isteyen Kral Bardiya, temsilî olarak su ve toprak
istemiş tüm kentlerden. Onun gücünden korkan bazı kent devletleri ona boyun
eğse de, Pers elçileri; Atina’da toprak vermek anlamında bir çukura, Sparta’da
ise, su vermek anlamında bir kuyuya atılmış. Böylece savaş kaçınılmaz hâle
gelmiş ve Persler, bir diğer Yunan Kent Devleti Eretria’yı ele geçirmiş. Ancak,
çok kısa bir zaman sonra, Atina'da, Marathóna (Μαραθώνα) denilen yerde, Persleri durdurmayı
başarmışız ve Persler yaralılarını dahi alamadan kaçmışlar.
Tabii
bütün bunlar, ben daha birkaç yaşımdayken olmuş. Ben yoktum o savaşlarda belki,
ama yine de, tüm bu anlatılanların gururumu okşadığını rahatlıkla
söyleyebilirim. Bu yüzden de, Dretius’un söylediği her şeyi can kulağıyla
dinlemiş, tek kelimesini aklımdan çıkarmamıştım..
Şimdi
ise; Persler, yeni kralları Darius önderliğinde, eskisinden çok daha büyük
kuvvetlerle, tekrar Yunan topraklarına gelmişti. Ancak beklenen, bu kez
güneyden –orada Makedonya denilen bir bölgeden- saldırmalarıydı. Bu demek
oluyordu ki; Kral Darius’un, yakıp yıkacağı ilk yer, bizim topraklarımızdı:
Güneydekiler!..
Henüz birkaç
ay önce köyümüze gelen bir tüccar getirmişti yeni haberleri. Aslında daha
önceleri de bazı şeyler duymuştuk, ‘kıyametin’ gelişi hakkında.. Ama o
‘kıyametin’ topraklarımıza ilk gerçek adımlarını bu tüccar vermişti,
köyümüzdeki tüm korkak yüreklere.. Onlara –tümüne!- korkak diyorum, zira hepsi
tam anlamıyla birer korkaktı. Kalıp savaşacakları yere, çoğu kaçmıştı. Sefil
korkaklar! O günden beri başlayan kaçışlar, artık had safhadaydı. Hemen hemen
günün her vakti, limandan yukarı doğru uzanan yol, kaçanlarla dolu oluyordu.
Babamın yanına giderken, yolda, DeMatislerin de kaçtığını gördüm. Daha birkaç
gün önce, köyü birlikte savunacağımızı planlamamış mıydık? Üzerimize yağan Pers
oklarını karşılayıp, tekrar onlara geri yollayacağımızı –birazcık kan akıtacak
şekilde- söyleyip, gülüşmemiş miydik? Şimdiki halleri –hasta, sefil bir yaşlı
adam, zayıflığından yürümekte dahi zorlanan genç bir kadın, alabildikleri tüm
yükü sırtlamış bir babası ve DeMatis..– köyden dahi zorlanarak
çıkabileceklerini gösteriyordu. Düşüncelerimi onlarla doldurduğum sırada,
Brutos, beni affetmişti galiba. Ya da söylediklerim aklından uçup gitmişti.
Bunu anlayabilmiştim çünkü benimle tekrar konuşmaya başlamıştı. Yolda
giderken -daha önceleri de, sık sık
yaptığı gibi- yine bolca ikazda bulundu; acele etmemiz gerektiğini, yoksa
babamdan sağlam bir azar işiteceğimi de söyleyerek bir nevi beni korkutmaya
çalıştı. Erken gitsek de azar işitecektim. Bugüne kadar babamdan azardan başka
bir şey işitmiş miydim ki? Hayır! Ağzından bir kez bile iyi bir söz çıktığını
duymamıştım. O bizi, ağabeylerimize benzetirdi zaten. İçten içe bizden nefret
ederdi. Yoksa neden eve hapsetsin ki bizi? Bizden, nefret etmese, bize güneşi
yasaklar mıydı?
Ama annem, her
defasında korurdu bizi. Hiçbir zaman babamın karşısında küçücük görünen
bedenine bakmaz, önüne atılıverirdi, korkusuzca. Son günlerde de sürekli köyden
kaçmamız gerektiğini söyleyip duruyordu. Köye haber geldiğinden beri; her gece
bizi yanına alıp, öyle uyuyordu. Bu, köyden kaçma ile ilgili kavgaları hep,
annemin: “İki oğlumu senin yüzünden yitirdim, bunları da vermem!” sözleriyle
son buluyordu. Babam ise her defasında köyde kalmamız gerektiğini, buranın
büyük şehirlerden çok daha güvenli olduğunu söylüyordu. Ne güvenlik ama! Bir
kurt’un, dağda rastladığı keçilere, taze ot hediye etmesi gibi bir şeydi bu.
Kısaca içi boş bir güvenlikti..!
‘’-Triii,
hadi ama!..’’
Brutos iyice
sinirlenmişti. Bu kadar çok şeyi aynı anda düşünmem, ayaklarımı mı
yavaşlatıyordu? Öyle olmalıydı; çünkü normalde Brutos’dan daha hızlı koşan,
daha hızlı yürüyen ben, şimdi ondan çok daha gerilerde kalıyordum. Belki
istemsiz oluyordu bu; ama istemsiz olması aksi yönde bir kanıt değildi.. Sinirlenmiştim.
“Yürüyorum işte Brutos! Hem daha güneş bile tepede, bu kadar aceleye ne gerek
var?” diye sertçe azarladım onu.
“Senin
olanlardan haberin yok değil mi, aptal?! Bütün gün denizi seyrettin ama o koca
yelkenleri görmedin, değil mi?” Brutos'un bu sözleri beni hayrete düşürmüştü.
Hayır yelken filan görmemiştim. “Babam, bizim de gideceğimizi söyledi..”
Koca
bir yılan ısırmışa, boynumdan eşek arısı sokmuşa döndüm. Bir anda sıcak bastı
ve anında soğuk soğuk terler boşandı bedenimden. Gidemezdik, bir kere Atromitos’a
söz vermiştim..! Hem, babam da demiyor muydu, burası daha güvenli diye? Persler
ana hedeflerine, büyük kentlere odaklanmışken, bizi önemsemezlerdi. Tüm gücünü
birleştiren askerlerimiz de –tüm kent devletleri, güçlerini birleştirip,
ittifak kararı almıştı. Bunu da yine bir tüccardan duymuştu köyümüz- Persleri
yenecek, bir daha geri gelmeye cüret edemeyecek şekilde onları kovacaklardı.
“Değil mi, değil mi?” diye, ısrarla soracaktım eve gidince Atromitos’a. Ona
anlatmıştım tüm bunları, onu da inandırmıştım, yalanlarıma.
Demek ki kaçacaktık. Yüce Zeus,
Atromitos gelemezdi bizimle! O zavallı, küçük keçi bizi yavaşlatmaktan başka
bir işe yaramazdı dağlarda. Atromitos’u yanıma alamayacaksam, ben ne diye
kaçacaktım ki? Onunla burada, köyümüzde, evimizde ölmeye razıydım. Tabii
savaşarak.
Aynı soruyu,
durmadan kendime sormaya başlamıştım. “Biz de mi kaçacaktık köyden? Biz de
mi?!”
Artık babam da
mı ikna olmuştu köyün güvensizliğine? O da, zavallı DeMitas’ın babası gibi mi
olacaktı? Yolda, yüzünün nasıl bir sefalet içinde olacağını gözümde
canlandıramıyordum; ama biliyordum ki, o yüz, çok üzüntülü olacaktı. Sonra,
birden aklıma bir fikir düştü. Onu kararından vazgeçirebilirdim, değil mi?
Yıllar yılı, ondan tek bir şey dahi istememiş olan ben, en büyük şeyi, hayatî
şeyi isteyebilirdim, değil mi? İçimden kendime gülsem de, yüreğimin bu büyük
vaadi; ayaklarımı derhal hızlandırmaya yetti. Birkaç evi geçtikten sonra, âdeta
Brutos’u çeker hale gelmiştim. Brutos’un hiçbir zaman benden geride kalmak istemeyişi,
burada da kendini gösterdi. İkimiz de oldukça hızlanmıştık. Bir süre sonra
koşar adımlarla babamın yanına varabildik.
Onu gördüğümde
her zamanki gibiydi; sakin ve sessiz. Atölyenin alçak kapısının önünde, ayakta
dikili hâlde bizi bekliyordu. Daha sonra dikkatimi, dükkânın önünde yığılı
durmakta olan eşyalarımız çekti. Dükkânda kullandığımız her şey buradaydı. Ağır
ağır tablalardan, deri biçmek için kullandığımız, en küçük Şomin’e kadar..
Orayı, o halde görünce, daha fazla diretmenin gereksiz olacağına kanaat
getirdim. Babamı bu vakitten sonra, kararından katiyen döndüremezdim. En değer
verdiği malzemelerini –bazen, bizden bile daha çok değer verdiği- dahi, köydeki
büyük depoya götürmek için hazırlamıştı. Bunu birkaç hafta önce ona söyleseler;
tahminimce gülüp geçerdi. Zira o değil miydi, eşyalarını o depoya götürenlere
ahmak diyen?
Demek
biz de kaçıyorduk. Babam aylardır direttiği sözünden dönmüş; köyden kaçmaya
karar vermişti demek.. Olamazdı, kaçamazdık..! Biz de diğerleri gibi korkak
değildik ki! Kalacak, köyü sonuna kadar birlikte savunacaktık. Daha öncesinde
de buna karar vermemiş miydik hep birlikte?
Babam bizi
görünce, yanındaki eşyalara döndü ve en ağır olanların neredeyse tamamını –en
azından dev kütüklerin hepsini- yüklendi. Geriye ancak birkaç ufak, hafif
parçalar kalmıştı. Onları da arkasından getirmemizi söyledi ve sonrasında da
köyün aşağısına doğru yol almaya başladık. Elime, daha önceden gözüme
kestirdiğim şomini geçirerek, yürümeye başladım. Bu, atölyemizin en değerli
aletlerinden biriydi. Çok küçüktü ama, en kalın, en sert derileri bile
kolaylıkla şekilden şekle sokabiliyordu..
Daracık
sokaklardan, yukarıya doğru, akın akın büyük bir kalabalık gelmekteydi.
Tanıdığımız birçok kişiyi daha, o kalabalığın içinde görebiliyordum. Hepsi, yine
birkaç parça eşyasını yüklenmiş, önlerindeki yokuşu aşarak, çabucak dağ yoluna
ulaşmayı amaçlıyordu. O yoldan sonrasında, büyükçe bir patika olduğunu ve o
patikayla direkt diğer şehirlere giden ana yola ulaşıldığını biliyordum. Acısız
ve çabuk olmasını dileyerek, bir anda o patikada olmayı istedim. Yoksa tüm
köyü, Atromitos’u arkamda bırakıp, nasıl gidebilirdim..?
‘Acısız ve
Çabuk..’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder