Menaxos
Aradan birkaç
gün geçtikten sonra, hafif hafif kendine gelebilmeyi başarmıştı.. Ancak kapalı
tutulduğu yerde, yanına giden gelen olmuyordu.. O, öğleden sonra odasının
kapısı, gıcırdayan bir sesle açıldı ve içeriye daha önce hiç tanımadığı bir
adam girdi. Üzerinde ki ağır zırhtan ve gösterişli süslerden, bu adamın, ordu
içinde bayağı üst mevkilerde bulunduğunu anladı.. Adam, sanki Menaxos odada
değilmiş gibi konuşmaya başladı. ‘’Sen.. Ulu kralımız Darius’un gölgesinden
korkmayan, Pers ordusu içinde, Pers halkı ve Kralı için yapmak zorunda olduğunu
yapmayan, sefil köpek.. Daha önce elde ettiğin başarıları ve bu başarıların
sana getirdiği ünü biliyoruz.. Ne iyi sana ki, o günlerde ki aklın sayesinde,
Pers Kralından ufakta olsa, bir ödül alabildin..’’ Ah, onu salacaklar mıydı
yoksa.. Evet, evet daha önceden onlar için çok şey kazanmıştı, çok şey..
‘’Senin hakkında çıkan hüküm şudur köpek. En küçük devriye birliğinden oluşan
askerler tarafından alıkonarak, Yunan Devletlerini perişan edecek, Ana ordumuza
götürüleceksin. Orada, elde ettiğin ünden dolayı, tüm yabancı askerlerin önüne
çıkarılıp, ibret olsun diye, işkencelerle öldürüleceksin...’’ Ah, hayır.
Olamazdı, bir an kurtulabileceğini düşünmüştü.. Hem de.. Hem de, kendini daha
önceden ölüme ikna etmişken. Şimdi, her şey en baştan başlayacaktı..! Kendine
ölüm hükmünü okuyan adam, arkasını döndü ve odadan çıkmak için hareketlendi.
Gıcırdayan, ağır kapı tekrar açıldı adam bir adım atmıştı ki durdu.. ‘’Ne iyi
senin için ki. Ölürken dahi, yüce Pers kralına hizmet etme onuruna erişeceksin.
Bunu düşün ve kendini avut, köpek!’’ dedi sanki alay edercesine..
Adam
odadan çıkıp gittikten sonra, uzun süredir kendi gelemedi.. Bu, ölüm kararı
yüzünden değildi.. Ölümü pekala bekliyordu, hatta kendini de hazırlamıştı.
Bu... Bu, çok farklıydı. Sanki, anne, babasına verdiği sözü yerine
getiremediğinden kaynaklanıyordu.. Evet, onlara dememiş miydi, ‘Artık bitti.’
Kendi kendine düşünmemiş miydi, ‘onlardan kurtuldum artık. Huzur içinde
ölebileceğim..’ Ama, ama hiçbir söz yerine gelmiyor. Söylenen hiçbir şey,
gerçeğe ulaşamıyordu..
Kurtulamamıştı..
Hiçbir şekilde, hiçbir kimseden kaçıp, kurtulamamıştı.. Oysa, ‘bitti!’ diye
düşünüyordu. Beni öldürecekler ve ondan sonra da... İşte, her şey bitti!
Kurtulacağım..
‘Zavallı
sen, budala! Ölürken dahi Perslere hizmet edeceksin. Anne, babanın
katillerinden, ölürken dahi kurtulamayacaksın..! Zavallı sen, zavallı sen...
Emin ol cesedini bile kullanacaklar.. Belki atlar yiyemez etini ama.. Ah, Evet!
Yine ibret olsun diye, ölünü yüksek bir yere asacaklar... Kargalar tüneyecek
üzerinde. Kafandan, gözünden parça parça et koparacaklar. Ve sende günden güne,
zaman geçtikçe, daha çok hizmet edeceksin, ruhun bile onların artık...’ İçinde
konuşan, hayvani derecede kötü bir sesle uyandı.. Olmaz, olamaz!.. Tekrar
düşünmeye başladı.. ‘Artık bitti demiştim, artık hizmet etmeyeceğim demiştim..
O katillere... Zaten yıllar yılı her dediklerini yaptım. Annemi, babamı,
utançtan kevgire çevirdim.. Ama yok! Bitti artık, kaçacağım, evet kaçacağım ve
kendimi şu koca denizde boğacağım.. Çöllerde başlayan sefil hayatımın ateşi,
soğuk sularda son bulur belki...’
Tüm
her şeyi planladı aklında. Dışarıda ki askerler, onu ölüyor sanmıştı, bu
yüzden, yatağından kalkamayacağını düşünerek, onu bağlamamış, hiçbir engel
bırakmamışlardı üzerinde. Kendine öleceğini söyleyen adam geldiğinde dahi,
durumu çok kötüydü, gözlerini açamıyordu.. O yüzden, onu bağlamamaya devam etme
kararı almış olmalıydılar diye düşündü.. O da, askerlerin ondan beklediği şeyi
yapacaktı; ölüyormuş gibi böğürerek, odasının kapısında nöbet tutan adamı,
içeri çekecekti..! Kısa bir vakit evvel, durumu ölmek üzere olan birinden zerre
farklı olmayan Menaxos, şimdi, savaşa hazır hissediyordu kendini.. Son düşündükleri,
Perslerden duyduğu nefret, onu ayağa kaldırmaya yetecekti..
Kapıda ki
asker, kıyıya ulaşmaya çalışırken, gemiyi de sallayan dalgalardan dolayı,
kendinden geçmiş olmalıydı zaten. Bugün deniz oldukça dalgalıydı ve bu da,
geminin daha çok sallanmasına neden oluyordu.. Belki o, kapalı tutulduğu
odasında, bu koca dalgaların hışmından korunabiliyordu. Ama kapısının önünde ki
asker, ayakta beklemekten dolayı, harap halde olmalıydı.. Kendinden çoktan
geçmiş, başının dönmesi dolayısıyla, hiçbir şeye odaklanamıyor olacaktı...
‘Güzel,’ diye düşündü. ‘Bir mızrağım yok ama yine de, o baygın askeri kolayca
alt edebilirim...’ Ve böğürmeye başladı..
Çok
kısa bir süre sonra, odasının kapısı tekme ile açıldı. Gıcırdayan o ses, bu kez
çok çabuk kesilmişti. Bu iyiydi, çünkü o lanet ses, dikkatinin dağılmasına
neden olabilirdi. Yerde, üzerinde yattığı samanların arasındaydı. Başını iyice,
samanların içlerine gömmüş, eliyle karnını tutar vaziyette, kıvranıp
duruyordu.. Bu, bu annesinin, Pers askerleri tarafından öldürülmesine
benziyordu. Evet, annesi! Sonunda hatırlayabilmişti, hangisinin ne tür şekilde
öldüğünü. O katillerden biri olunca, bu hiçte zor olmamıştı...
Asker
yanına yaklaştı. Menaxos, kafasını soktuğu yerden onu göremiyordu ama yüzünün
görüşünü aklında canlandırabiliyordu.. Bitkin ve sefil bir hal.. Asker,
mızrağının arkasını çevirdi ve Menaxos’u sinir edici bir tonda dürtmeye
başladı..
‘İşte
şimdi’ diye geçirdi içinden ve mızrağı kavrayarak, hızla adamın boynuna doğru
ittirdi.. Adam, boynundan mızrak geçmiş şekilde, kanlar içinde yere yığılırken;
‘Aptal’ dedi. Hayır, o acemi askere değildi bu seslenişi. Kapısına o acemi
askeri diken, muhtemelen dün odasına gelmiş olan adamaydı. ‘İntikamımı almaya
geliyorum, efendim. Bu intikam, kapıma tecrübesiz bir acemiyi dikerek, beni
değersiz görmenizden kaynaklanıyor..’ Kanlı mızrağı eline geçirdi ve hızla
odasından çıktı..
Bu
geminin planını biliyordu. İçinde bulunduğu, döneminin en büyük gemisi, Trireme
idi.. Bulunuşu Yunanlara ait olan bu koca gemi, on sene kadar evvel, Perslerin
yenilmesine yol açmış, harika canavarlardı. Bu yenilgiden sonrada, Persler, bu
gemilerin kopyalarını yapmaya başlamış, koca koca ormanları yok ederek, bu
gemilerde kullanmışlardı.. Gemi, üç katlıydı. İsmi de buradan geliyordu zaten..
Yunanca öğrenirken hiç zorluk çekmemişti. Çünkü, Yunanlılar akıllı bir
milletti. Kullandıkları her aleti, düşündükleri her şeyi, karmaşık ama
gösterişli bir isim yapısından çok, kullanışlı ve kolay şekilde
adlandırmışlardı.. Sonuç olarak, Trireme’de, üç katlı olmasından dolayı, bu
ismi almıştı..
Şu
an, en alt katta bulunuyordu.. Buranın en köşelerinde, birer tane koca koca oda
bulunurdu. Ele geçirilen esirleri, tekrar Pers topraklarına götürmek için
yapılmıştı bu odalar. Ama son yıllarda, odalar hep boş kalıyordu, geri
götürülecek hiç insan olmuyordu. Zira Persler, önlerine çıkan herkesi
öldürüyorlardı..
Tavanı
alçak ve dar koridorda yürürken, yanda kalan diğer odalara da bakıyor,
onlarında boş olduğunu görüyordu.. Yanılmamıştı, Persler, karaya çıktıkları
yerden bir köle bile toplamamıştı. Önceleri, Kralın emri diye tüm delileri
toplarlardı, ancak artık, bu emre uyan da olmamaya başlamıştı.. Sonuçta bir
deli cesedi ile, normal insanın cesedi arasında fark olmuyordu.. Aslında sağken
de bir fark yoktu ya... Bunları düşünmemeye çalıştı, şu an daha önem vermesi
gereken bir mesele vardı.
Odaların
boş olması, onun işini inanılmaz kolaylaştıracaktı. Zira, eğer içeride birileri
olsaydı, kapılarında birkaç tane askerin dikilmesi gerecekti. Bu da, Menaxos’un
daha bu lanet, koridordan çıkamadan, ölmesi anlamına gelirdi.. Bir vakit daha,
ağır ağır ilerledikten sonra, ileride koridorun bittiğini gördü.. Orada,
diğerlerine benzemeyen, kocaman bir kapı vardı ve ardı... Kürek çeken kölelerle
doluydu.
Eline,
duvarlardan aldığı meşalenin birini geçirdi. Yine odalardan birinde bulduğu
büyük bez parçasını, yeniden kanamaya başlayan alnına ve mızrağı sıkı tutması
için eline, sardı.. Üzerinde, askerken kullandığı zırhlar bulunmaktaydı.
Dolayısıyla gayet sağlam bir asker olduğu söylenebilirdi, mevcut koşullar
altında. Elinde ki meşaleyi, görebildiği ilk askerin üzerine atacak, sonra da,
şaşkına uğramış olan o askerin bağırsaklarını meydana dökecekti.. Artık hiçbir
şekilde, savaş sözü, acıması kalmamıştı. Önüne çıkanı, en acı verici şekilde öldürecekti..
‘Aynı Persler gibi’ diye düşündü. ‘Aynı Persler gibi olacağım. Eğer benden
istedikleri buysa.. Amenna!’
Her
şeyiyle hazırdı. Önünde duran koca kapıyı ittirerek açacak, şu dar koridordan
kurtulacaktı.. Ayrıca, gemide ki birkaç kölenin de kendine yardım edebileceğini
düşündü.. Yine de bu çok düşük bir ihtimaldi. Her geminin en alt katında
çalıştırılan köleler, çoğunlukla ilk yıllarında, harap düşmüş şekilde ölürdü.
Değil savaşmak, ayağa kalkıp, Menaxos’la kaçmak bile imkânsızdı köleler için..
Kapıyı
tüm gücüyle ittirdi.. Önce, kilitli olduğunu sandı. Çünkü bir adım bile
ilerlemişti ileriye. Yine de yılmayıp, itmeye devam edince, kapı büyük hızla
bağlı bulunduğu yerden koptu. Ve çıkardığı ağır gürültüler içinde, kölelerin
çoğunun –bakamayanlar, ölmüş olanlar, olmalıydı- ve askerlerin tümünün bakışı
içinde yere kapaklandı.. Menaxos’un ilk aklına gelen, içeride ki askerlere
odaklanmak oldu. Tek tek, içeride ki tüm askerleri süzdü.. Her köşede birer
tane olmak üzere toplam dört asker vardı. Hepsinin yüzünde, yıkılan kapının
verdiği şaşkınlığın izleri vardı. Hepsi, neler olduğunu kestiremiyormuş
gibiydi... Menaxos’un ise hali hazırda bir planı vardı. Onu uygulamaya
koymanın, tam zamanıydı..
Kapının
yerden kaldırdığı tozlar, havada uçuşurken, en yakındaki askere doğru koşmaya
başladı. İçerisi gerçekten çok genişti.. En ortada dörderden, ikiye ayrılmış
bir şekilde köleler dizilmişti. Bir yandakiler, sağ tarafın küreğini idame
ettirirken, diğer yanda bulunanlar sol küreği taşıyorlardı. Kölelerin sayılarını
tam olarak kestirmesi çok zordu. Yine de, ileriye doğru baktığında, en az on
sıra kadar olduğu gözüne ilişti.. Evet, evet yaklaşık olarak on sıra olmalıydı
içeride. Kölelerin dört bir köşesinde, birer asker bulunmaktaydı.. En uzak
köşedeki iki askerin, arasında ise, yukarıya çıkışın tek olanağı, merdiven
bulunmaktaydı. Ağzı, kapı gibi bir şeyle örtülmüştü, ama onların kolaylıkla
açıldığını pekâlâ biliyordu. O, uzak köşede ki iki askerin Menaxos’a ulaşması
oldukça zordu ama.. Olası bir yukarıya haber verme durumlarında, işi bitti
demekti Menaxos’un.. Pekala içeride ki dört askerle baş edebilirdi, ama yukarı
katlarda, daha onlarca asker olmalıydı... Hem orada, kürek çekenlerde askerdi.
Sonra,
aklında yeni bir güneş doğmuş gibi oldu. Doğru, belki aklında değil ama, içinde
kocaman bir güneş doğmuştu! Gemi şu an, kıyıya yakın bir yerde demirlemiş
durumdaydı.. Dolayısıyla, yukarıda asker filan yoktu! Hepsi kıyıya inmiş, Yunan
Topraklarında, Krallarının emrini bekliyorlardı.. ‘Ah, Evet’ dedi tekrardan
içinde. ‘Yukarıya haber ulaştıramadan, bu dördünün işini bitirirsem..’ Yüzünün
aydınlandığını hissedebiliyordu. ‘’Kurtuldum demektir..!’’ Ve elinde ki
meşaleyi, yanına ulaştığı askerin yüzüne fırlattı.
Kapının,
yere düşüşünden beri henüz çok kısa bir vakit geçmişti.. Hatta, kapının
kaldırdığı tozlardan daha hiçbiri, tekrar yerine konamamıştı. Askerler hala
şaşkındı.. Menaxos’un meşaleyi fırlattığı anda, askerin işini tam anlamıyla
bitirmek için koşmayı sürdürmüştü. Bir an sonra gördü ki, yüzüne meşaleyi yiyen
asker, ondan kaçınabilmiş ama bunu yaparken yere kapaklanmıştı. Menaxos, en iyi
yaptığı şeyi yapmaya başladı; dövüştü, savaştı...
Mızrağını,
yere kapaklanmış asker, tekrar başını kaldıramadan, boynunun arkasına indirdi..
Orada ki kemiklerin içinde akan sıvının hayati olduğunu biliyordu. Mızrağın
deldiği asker yüksek ihtimalde ölmüş, ölmediyse bile felç kalmıştı.. Menaxos,
onun işinin bittiğini düşünerek diğerine geçti.. Ama bu kez elinde bir meşale
yoktu. Karşıda ki askerde, ilki kadar şaşkın ve saf olmayacaktı. Bunu
biliyordu, işinin daha zor olduğunu biliyordu.. Savaşmak ne zaman kolay olmuştu
ki..?
O
sırada, en yakınında bulunan askeri haklaması için, arkasına dönmesi ve yine
hızla koşması gerekecekti.. Ama Menaxos, ani bir karar değişikliğiyle, o askeri
boş verdi.. ‘Ben onunla dövüşürken, diğer iki asker, merdiveni çıkıp, kapıyı
açarak, yukarı kaçabilir’ diye geçirdi içinden.. ‘Önce, merdivenin bulunduğu
yerde ki askerleri öldürmeliyim...’
Büyük
bir hızla öne atıldı.. Ve duvarda ki meşalelerin aydınlatmaya çalıştığı odanın
içinde, en uzak köşeye doğru koşmaya başladı.. Kürek deliklerinin bulunduğu
yerden de, az da olsa ışıklar sızıyordu. Menaxos, kendini hırslandırması için,
o güneş ışıklarını düşünmeye çalıştı.. Eğer buradan kurtulursa, göreceği ilk
şeyler, o altın sarısı ışıklar olacaktı çünkü...
Uzak
köşeye eriştiğinde, iki askerde yan yana gelmiş, savunma pozisyonu almıştı..
Menaxos, ikisinin de, askeri eğitimde öğrendikleri tek şeyi uygulayacaklarını
anladı, o sırada.. İkisi de, Menaxos yanlarına yaklaştığı sırada, kendilerini
koruyarak, mızraklarıyla Menaxos’u gafil avlamaya çalışacaklardı...
Ama
burası, ne, iki devasa ordunun kapıştığı kocaman bir ovaydı, ne de Menaxos bu
numarayı yiyecek kadar acemi bir askerdi. Diz çökmüş vaziyette savunma yapan
askerlerden birini yere sermeyi başarırsa, diğerinin de kolaylıkla işinin
bitirilebileceğini biliyordu. Zira bu taktik, hep yanındakinin başarısına
dayanırdı... Bu savunma düzeninde, en küçük açık bile, ölüme neden olabilirdi..
Ve,
Menaxos askerlerden birinin ölümünü sağlayacak açıklığı görmüştü...
‘Şimdi işiniz
bitti,’ diye söylenerek, havaya ‘uçtu’ ve elinde ki mızrağı, biraz önce gördüğü
açıklığa, yani diz çökmüş, savunma vaziyetinde ki askerlerden birinin boynuna
fırlattı. Bu konuda oldukça iyi olduğu söylenebilirdi, gerek eğitimlerde,
gerekse de gerçek çatışmalarda olsun, bunu hep gösterirdi... Fırlattığı
mızrakta, bu altın kurala uyarak, askerin boynuna saplandı..
Savunma
taktikleri şimdi çözülmüştü işte.. Biri gitmişti ve bu durumda, kalanını da
haklamak oldukça basit olacaktı.. Menaxos, zıpladıktan sonra, tekrar yere
konduğu sırada,sağ kalan askerin ayağa kalktığını gördü.. Pekala, o asker,
artık üzerine gelip saldıracaktı, böylece Menaxos’un onu öldürmesini daha da
kolaylaştırmış olacaktı.. Ama, ama... Menaxos yine o anda, elinde herhangi bir
alet olmadığını gördü... Uzun süredir, hiçbirine dikkat etmediğini gördüğü
kölelerin bile, onunla alay eder gibi güldüklerini gördü. Bayılmamak için
kendin tutmaya çalışmıyordu artık.. Çünkü bayılmazsa, ölmüş olacaktı...
Küreklerin
dışarı uzandığı delikten içeri süzülen, iç açıcı güneş ışıkları, deminden
beridir süren savaşın, yerden kaldırdığı tozların, havada nasıl çarpıştıklarını
gösteriyordu.. Onlarda, insanlar gibiydi... Güneşin ışıklarını ortakça,
beraberce kullanmayı bilmiyor, ışıkların tümü için birbirlerine giriyorlardı..
O toz zerreciklerinin havada ki savaşları izledi ve.. Üzerine doğru mızrağını
savuran askerin, ölesiye sıktığı dişlerinde ki adi öldürme isteğini gördü..
‘Aptal’ dedi.
‘Tek kelimeyle aptal!’ adam mızrağını sanki bir köylüyü öldürür gibi
savurmuştu; karşı konulmayacağını düşünerek... Ama, karşısında ki Menaxos’tu..
Ona karşı bu hatayı yapmak... Ah, ölümle, eş anlama gelirdi. O aptalın işi
bitişti..
Menaxos çevik
bir hareketle mızrağı eline geçirdi ve diziyle üzerine doğru savrulan askerin
mızraktan tamamen kopmasını sağladı.. ‘Ah.. Bayılacak gibiydi, gözleri
kararıyordu. Bir an için, mızrağın denizin serin sularına düşeceğini
sandı.. Ama sonra, aradaki tahtadan
duvarı gördü..
Kendine geldi
ve uzağa doğru fırlattığı mızrağa ulaşmaya çalışan askeri, omuzlarından
kavradı. Büyük bir hızla kendine çekerek, tekrar dizini kullandı. Diziyle, onun
kasıklarını haşat etmeyi planlıyordu.. Böylece büyük acılar içinde
geberebilecekti o aptal asker.. Bunu hak etmişti. Bir köpek gibi dişlerini
sıkıp, Menaxos’un üzerine atılırken bunu hak etmişti.. İşte şimdi, hak yerini
bulacaktı!
Gözleri..
Gözlerinin tekrar karardığını hissetti Menaxos... Tahtadan duvarın ardını,
yüksek dalgaları görebiliyordu Menaxos.. O dalgaların çıkardığı beyaz
köpüklerin, sersemliğini hissedebiliyordu.. İşte, yine o sersemlik getirdi
kendine, Menaxos’u...
Ellerinin
altında, biraz önce ki aptal vardı ve her an ölmeye hazırmış gibi gözüküyordu..
Menaxos, tüm yorgunluğuna, bitkinliğine rağmen, yumruğunu sıktı. Havaya
kaldırdı. ‘Bu son. Bu da bitti mi kurtuldum!’ diye söyleniyordu içinden. Belli
ki, kendini hırslandırmak, kurtuluşa erişebilmek için söylüyordu bunları.. Her
ne kadar, altında ki asker bir aptal olsada, bitkin halde ki Menaxos’u üzerinden
kolaylıkla yıkabilirdi.. ‘Sağlam dur, Menaxos! Sağlam!..’ diye haykırdı yine
Menaxos. Ve sıktığı yumruğu, büyük bir hırsla, aptalın suratına indirdi..
Durmuyordu..
Dinlenmiyordu.. Aklına yorgunluğu geldiği anda, adamın iğrenç, ölüm isteyen
dişlerini düşünüyor, kendini tekrar hırsa getiriyordu... Vurdu ve vurdu. Adamın
gözleri yere akana, burnunu koparıp oradan dişlerini görene kadar vurdu.
Ne
kadar müddet geçtiğini bilmiyordu.. Ama kafasını kaldırdığı anda, ellerinin,
göğsünün, ayaklarının.. Ve.. Ağzının kanlar içinde olduğunu anladı! Ağzı..?
Ağzı nasıl kana bulanmıştı, ne şekilde bu kadar hırsa bürünebilmişti
bilmiyordu. Tek bildiği, biraz önce vurmaya başladığı adamın yüzünde ki, hiçbir
organın artık tanınmayacak halde olduğuydu.. Beyaz beyin parçaları, adamın
kızıl kanının üzerinde yüzüyordu..
‘Zafer!’
diye geçirdi yine içinden.. ‘Artık bitti. Artık özgürüm..’ ve yere düşerken,
kendine yine acınası gözlerle bakan, kölelerin gözlerini gördü...
Arkasında ki, biraz
önce, ‘sonra hallederim’ diye bıraktığı askeri ise görmüyordu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder