ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 5


                                                           Menaxos

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, hafif hafif kendine gelebilmeyi başarmıştı.. Ancak kapalı tutulduğu yerde, yanına giden gelen olmuyordu.. O, öğleden sonra odasının kapısı, gıcırdayan bir sesle açıldı ve içeriye daha önce hiç tanımadığı bir adam girdi. Üzerinde ki ağır zırhtan ve gösterişli süslerden, bu adamın, ordu içinde bayağı üst mevkilerde bulunduğunu anladı.. Adam, sanki Menaxos odada değilmiş gibi konuşmaya başladı. ‘’Sen.. Ulu kralımız Darius’un gölgesinden korkmayan, Pers ordusu içinde, Pers halkı ve Kralı için yapmak zorunda olduğunu yapmayan, sefil köpek.. Daha önce elde ettiğin başarıları ve bu başarıların sana getirdiği ünü biliyoruz.. Ne iyi sana ki, o günlerde ki aklın sayesinde, Pers Kralından ufakta olsa, bir ödül alabildin..’’ Ah, onu salacaklar mıydı yoksa.. Evet, evet daha önceden onlar için çok şey kazanmıştı, çok şey.. ‘’Senin hakkında çıkan hüküm şudur köpek. En küçük devriye birliğinden oluşan askerler tarafından alıkonarak, Yunan Devletlerini perişan edecek, Ana ordumuza götürüleceksin. Orada, elde ettiğin ünden dolayı, tüm yabancı askerlerin önüne çıkarılıp, ibret olsun diye, işkencelerle öldürüleceksin...’’ Ah, hayır. Olamazdı, bir an kurtulabileceğini düşünmüştü.. Hem de.. Hem de, kendini daha önceden ölüme ikna etmişken. Şimdi, her şey en baştan başlayacaktı..! Kendine ölüm hükmünü okuyan adam, arkasını döndü ve odadan çıkmak için hareketlendi. Gıcırdayan, ağır kapı tekrar açıldı adam bir adım atmıştı ki durdu.. ‘’Ne iyi senin için ki. Ölürken dahi, yüce Pers kralına hizmet etme onuruna erişeceksin. Bunu düşün ve kendini avut, köpek!’’ dedi sanki alay edercesine..
            Adam odadan çıkıp gittikten sonra, uzun süredir kendi gelemedi.. Bu, ölüm kararı yüzünden değildi.. Ölümü pekala bekliyordu, hatta kendini de hazırlamıştı. Bu... Bu, çok farklıydı. Sanki, anne, babasına verdiği sözü yerine getiremediğinden kaynaklanıyordu.. Evet, onlara dememiş miydi, ‘Artık bitti.’ Kendi kendine düşünmemiş miydi, ‘onlardan kurtuldum artık. Huzur içinde ölebileceğim..’ Ama, ama hiçbir söz yerine gelmiyor. Söylenen hiçbir şey, gerçeğe ulaşamıyordu..
            Kurtulamamıştı.. Hiçbir şekilde, hiçbir kimseden kaçıp, kurtulamamıştı.. Oysa, ‘bitti!’ diye düşünüyordu. Beni öldürecekler ve ondan sonra da... İşte, her şey bitti! Kurtulacağım..
            ‘Zavallı sen, budala! Ölürken dahi Perslere hizmet edeceksin. Anne, babanın katillerinden, ölürken dahi kurtulamayacaksın..! Zavallı sen, zavallı sen... Emin ol cesedini bile kullanacaklar.. Belki atlar yiyemez etini ama.. Ah, Evet! Yine ibret olsun diye, ölünü yüksek bir yere asacaklar... Kargalar tüneyecek üzerinde. Kafandan, gözünden parça parça et koparacaklar. Ve sende günden güne, zaman geçtikçe, daha çok hizmet edeceksin, ruhun bile onların artık...’ İçinde konuşan, hayvani derecede kötü bir sesle uyandı.. Olmaz, olamaz!.. Tekrar düşünmeye başladı.. ‘Artık bitti demiştim, artık hizmet etmeyeceğim demiştim.. O katillere... Zaten yıllar yılı her dediklerini yaptım. Annemi, babamı, utançtan kevgire çevirdim.. Ama yok! Bitti artık, kaçacağım, evet kaçacağım ve kendimi şu koca denizde boğacağım.. Çöllerde başlayan sefil hayatımın ateşi, soğuk sularda son bulur belki...’
            Tüm her şeyi planladı aklında. Dışarıda ki askerler, onu ölüyor sanmıştı, bu yüzden, yatağından kalkamayacağını düşünerek, onu bağlamamış, hiçbir engel bırakmamışlardı üzerinde. Kendine öleceğini söyleyen adam geldiğinde dahi, durumu çok kötüydü, gözlerini açamıyordu.. O yüzden, onu bağlamamaya devam etme kararı almış olmalıydılar diye düşündü.. O da, askerlerin ondan beklediği şeyi yapacaktı; ölüyormuş gibi böğürerek, odasının kapısında nöbet tutan adamı, içeri çekecekti..! Kısa bir vakit evvel, durumu ölmek üzere olan birinden zerre farklı olmayan Menaxos, şimdi, savaşa hazır hissediyordu kendini.. Son düşündükleri, Perslerden duyduğu nefret, onu ayağa kaldırmaya yetecekti..
Kapıda ki asker, kıyıya ulaşmaya çalışırken, gemiyi de sallayan dalgalardan dolayı, kendinden geçmiş olmalıydı zaten. Bugün deniz oldukça dalgalıydı ve bu da, geminin daha çok sallanmasına neden oluyordu.. Belki o, kapalı tutulduğu odasında, bu koca dalgaların hışmından korunabiliyordu. Ama kapısının önünde ki asker, ayakta beklemekten dolayı, harap halde olmalıydı.. Kendinden çoktan geçmiş, başının dönmesi dolayısıyla, hiçbir şeye odaklanamıyor olacaktı... ‘Güzel,’ diye düşündü. ‘Bir mızrağım yok ama yine de, o baygın askeri kolayca alt edebilirim...’ Ve böğürmeye başladı..
            Çok kısa bir süre sonra, odasının kapısı tekme ile açıldı. Gıcırdayan o ses, bu kez çok çabuk kesilmişti. Bu iyiydi, çünkü o lanet ses, dikkatinin dağılmasına neden olabilirdi. Yerde, üzerinde yattığı samanların arasındaydı. Başını iyice, samanların içlerine gömmüş, eliyle karnını tutar vaziyette, kıvranıp duruyordu.. Bu, bu annesinin, Pers askerleri tarafından öldürülmesine benziyordu. Evet, annesi! Sonunda hatırlayabilmişti, hangisinin ne tür şekilde öldüğünü. O katillerden biri olunca, bu hiçte zor olmamıştı...
            Asker yanına yaklaştı. Menaxos, kafasını soktuğu yerden onu göremiyordu ama yüzünün görüşünü aklında canlandırabiliyordu.. Bitkin ve sefil bir hal.. Asker, mızrağının arkasını çevirdi ve Menaxos’u sinir edici bir tonda dürtmeye başladı..
            ‘İşte şimdi’ diye geçirdi içinden ve mızrağı kavrayarak, hızla adamın boynuna doğru ittirdi.. Adam, boynundan mızrak geçmiş şekilde, kanlar içinde yere yığılırken; ‘Aptal’ dedi. Hayır, o acemi askere değildi bu seslenişi. Kapısına o acemi askeri diken, muhtemelen dün odasına gelmiş olan adamaydı. ‘İntikamımı almaya geliyorum, efendim. Bu intikam, kapıma tecrübesiz bir acemiyi dikerek, beni değersiz görmenizden kaynaklanıyor..’ Kanlı mızrağı eline geçirdi ve hızla odasından çıktı..
            Bu geminin planını biliyordu. İçinde bulunduğu, döneminin en büyük gemisi, Trireme idi.. Bulunuşu Yunanlara ait olan bu koca gemi, on sene kadar evvel, Perslerin yenilmesine yol açmış, harika canavarlardı. Bu yenilgiden sonrada, Persler, bu gemilerin kopyalarını yapmaya başlamış, koca koca ormanları yok ederek, bu gemilerde kullanmışlardı.. Gemi, üç katlıydı. İsmi de buradan geliyordu zaten.. Yunanca öğrenirken hiç zorluk çekmemişti. Çünkü, Yunanlılar akıllı bir milletti. Kullandıkları her aleti, düşündükleri her şeyi, karmaşık ama gösterişli bir isim yapısından çok, kullanışlı ve kolay şekilde adlandırmışlardı.. Sonuç olarak, Trireme’de, üç katlı olmasından dolayı, bu ismi almıştı..
            Şu an, en alt katta bulunuyordu.. Buranın en köşelerinde, birer tane koca koca oda bulunurdu. Ele geçirilen esirleri, tekrar Pers topraklarına götürmek için yapılmıştı bu odalar. Ama son yıllarda, odalar hep boş kalıyordu, geri götürülecek hiç insan olmuyordu. Zira Persler, önlerine çıkan herkesi öldürüyorlardı..
            Tavanı alçak ve dar koridorda yürürken, yanda kalan diğer odalara da bakıyor, onlarında boş olduğunu görüyordu.. Yanılmamıştı, Persler, karaya çıktıkları yerden bir köle bile toplamamıştı. Önceleri, Kralın emri diye tüm delileri toplarlardı, ancak artık, bu emre uyan da olmamaya başlamıştı.. Sonuçta bir deli cesedi ile, normal insanın cesedi arasında fark olmuyordu.. Aslında sağken de bir fark yoktu ya... Bunları düşünmemeye çalıştı, şu an daha önem vermesi gereken bir mesele vardı.
            Odaların boş olması, onun işini inanılmaz kolaylaştıracaktı. Zira, eğer içeride birileri olsaydı, kapılarında birkaç tane askerin dikilmesi gerecekti. Bu da, Menaxos’un daha bu lanet, koridordan çıkamadan, ölmesi anlamına gelirdi.. Bir vakit daha, ağır ağır ilerledikten sonra, ileride koridorun bittiğini gördü.. Orada, diğerlerine benzemeyen, kocaman bir kapı vardı ve ardı... Kürek çeken kölelerle doluydu.
            Eline, duvarlardan aldığı meşalenin birini geçirdi. Yine odalardan birinde bulduğu büyük bez parçasını, yeniden kanamaya başlayan alnına ve mızrağı sıkı tutması için eline, sardı.. Üzerinde, askerken kullandığı zırhlar bulunmaktaydı. Dolayısıyla gayet sağlam bir asker olduğu söylenebilirdi, mevcut koşullar altında. Elinde ki meşaleyi, görebildiği ilk askerin üzerine atacak, sonra da, şaşkına uğramış olan o askerin bağırsaklarını meydana dökecekti.. Artık hiçbir şekilde, savaş sözü, acıması kalmamıştı. Önüne çıkanı, en acı verici şekilde öldürecekti.. ‘Aynı Persler gibi’ diye düşündü. ‘Aynı Persler gibi olacağım. Eğer benden istedikleri buysa.. Amenna!’
            Her şeyiyle hazırdı. Önünde duran koca kapıyı ittirerek açacak, şu dar koridordan kurtulacaktı.. Ayrıca, gemide ki birkaç kölenin de kendine yardım edebileceğini düşündü.. Yine de bu çok düşük bir ihtimaldi. Her geminin en alt katında çalıştırılan köleler, çoğunlukla ilk yıllarında, harap düşmüş şekilde ölürdü. Değil savaşmak, ayağa kalkıp, Menaxos’la kaçmak bile imkânsızdı köleler için..
            Kapıyı tüm gücüyle ittirdi.. Önce, kilitli olduğunu sandı. Çünkü bir adım bile ilerlemişti ileriye. Yine de yılmayıp, itmeye devam edince, kapı büyük hızla bağlı bulunduğu yerden koptu. Ve çıkardığı ağır gürültüler içinde, kölelerin çoğunun –bakamayanlar, ölmüş olanlar, olmalıydı- ve askerlerin tümünün bakışı içinde yere kapaklandı.. Menaxos’un ilk aklına gelen, içeride ki askerlere odaklanmak oldu. Tek tek, içeride ki tüm askerleri süzdü.. Her köşede birer tane olmak üzere toplam dört asker vardı. Hepsinin yüzünde, yıkılan kapının verdiği şaşkınlığın izleri vardı. Hepsi, neler olduğunu kestiremiyormuş gibiydi... Menaxos’un ise hali hazırda bir planı vardı. Onu uygulamaya koymanın, tam zamanıydı..
            Kapının yerden kaldırdığı tozlar, havada uçuşurken, en yakındaki askere doğru koşmaya başladı. İçerisi gerçekten çok genişti.. En ortada dörderden, ikiye ayrılmış bir şekilde köleler dizilmişti. Bir yandakiler, sağ tarafın küreğini idame ettirirken, diğer yanda bulunanlar sol küreği taşıyorlardı. Kölelerin sayılarını tam olarak kestirmesi çok zordu. Yine de, ileriye doğru baktığında, en az on sıra kadar olduğu gözüne ilişti.. Evet, evet yaklaşık olarak on sıra olmalıydı içeride. Kölelerin dört bir köşesinde, birer asker bulunmaktaydı.. En uzak köşedeki iki askerin, arasında ise, yukarıya çıkışın tek olanağı, merdiven bulunmaktaydı. Ağzı, kapı gibi bir şeyle örtülmüştü, ama onların kolaylıkla açıldığını pekâlâ biliyordu. O, uzak köşede ki iki askerin Menaxos’a ulaşması oldukça zordu ama.. Olası bir yukarıya haber verme durumlarında, işi bitti demekti Menaxos’un.. Pekala içeride ki dört askerle baş edebilirdi, ama yukarı katlarda, daha onlarca asker olmalıydı... Hem orada, kürek çekenlerde askerdi.
            Sonra, aklında yeni bir güneş doğmuş gibi oldu. Doğru, belki aklında değil ama, içinde kocaman bir güneş doğmuştu! Gemi şu an, kıyıya yakın bir yerde demirlemiş durumdaydı.. Dolayısıyla, yukarıda asker filan yoktu! Hepsi kıyıya inmiş, Yunan Topraklarında, Krallarının emrini bekliyorlardı.. ‘Ah, Evet’ dedi tekrardan içinde. ‘Yukarıya haber ulaştıramadan, bu dördünün işini bitirirsem..’ Yüzünün aydınlandığını hissedebiliyordu. ‘’Kurtuldum demektir..!’’ Ve elinde ki meşaleyi, yanına ulaştığı askerin yüzüne fırlattı.
            Kapının, yere düşüşünden beri henüz çok kısa bir vakit geçmişti.. Hatta, kapının kaldırdığı tozlardan daha hiçbiri, tekrar yerine konamamıştı. Askerler hala şaşkındı.. Menaxos’un meşaleyi fırlattığı anda, askerin işini tam anlamıyla bitirmek için koşmayı sürdürmüştü. Bir an sonra gördü ki, yüzüne meşaleyi yiyen asker, ondan kaçınabilmiş ama bunu yaparken yere kapaklanmıştı. Menaxos, en iyi yaptığı şeyi yapmaya başladı; dövüştü, savaştı...
            Mızrağını, yere kapaklanmış asker, tekrar başını kaldıramadan, boynunun arkasına indirdi.. Orada ki kemiklerin içinde akan sıvının hayati olduğunu biliyordu. Mızrağın deldiği asker yüksek ihtimalde ölmüş, ölmediyse bile felç kalmıştı.. Menaxos, onun işinin bittiğini düşünerek diğerine geçti.. Ama bu kez elinde bir meşale yoktu. Karşıda ki askerde, ilki kadar şaşkın ve saf olmayacaktı. Bunu biliyordu, işinin daha zor olduğunu biliyordu.. Savaşmak ne zaman kolay olmuştu ki..?
            O sırada, en yakınında bulunan askeri haklaması için, arkasına dönmesi ve yine hızla koşması gerekecekti.. Ama Menaxos, ani bir karar değişikliğiyle, o askeri boş verdi.. ‘Ben onunla dövüşürken, diğer iki asker, merdiveni çıkıp, kapıyı açarak, yukarı kaçabilir’ diye geçirdi içinden.. ‘Önce, merdivenin bulunduğu yerde ki askerleri öldürmeliyim...’
            Büyük bir hızla öne atıldı.. Ve duvarda ki meşalelerin aydınlatmaya çalıştığı odanın içinde, en uzak köşeye doğru koşmaya başladı.. Kürek deliklerinin bulunduğu yerden de, az da olsa ışıklar sızıyordu. Menaxos, kendini hırslandırması için, o güneş ışıklarını düşünmeye çalıştı.. Eğer buradan kurtulursa, göreceği ilk şeyler, o altın sarısı ışıklar olacaktı çünkü...
            Uzak köşeye eriştiğinde, iki askerde yan yana gelmiş, savunma pozisyonu almıştı.. Menaxos, ikisinin de, askeri eğitimde öğrendikleri tek şeyi uygulayacaklarını anladı, o sırada.. İkisi de, Menaxos yanlarına yaklaştığı sırada, kendilerini koruyarak, mızraklarıyla Menaxos’u gafil avlamaya çalışacaklardı...
            Ama burası, ne, iki devasa ordunun kapıştığı kocaman bir ovaydı, ne de Menaxos bu numarayı yiyecek kadar acemi bir askerdi. Diz çökmüş vaziyette savunma yapan askerlerden birini yere sermeyi başarırsa, diğerinin de kolaylıkla işinin bitirilebileceğini biliyordu. Zira bu taktik, hep yanındakinin başarısına dayanırdı... Bu savunma düzeninde, en küçük açık bile, ölüme neden olabilirdi..
            Ve, Menaxos askerlerden birinin ölümünü sağlayacak açıklığı görmüştü...
‘Şimdi işiniz bitti,’ diye söylenerek, havaya ‘uçtu’ ve elinde ki mızrağı, biraz önce gördüğü açıklığa, yani diz çökmüş, savunma vaziyetinde ki askerlerden birinin boynuna fırlattı. Bu konuda oldukça iyi olduğu söylenebilirdi, gerek eğitimlerde, gerekse de gerçek çatışmalarda olsun, bunu hep gösterirdi... Fırlattığı mızrakta, bu altın kurala uyarak, askerin boynuna saplandı..
Savunma taktikleri şimdi çözülmüştü işte.. Biri gitmişti ve bu durumda, kalanını da haklamak oldukça basit olacaktı.. Menaxos, zıpladıktan sonra, tekrar yere konduğu sırada,sağ kalan askerin ayağa kalktığını gördü.. Pekala, o asker, artık üzerine gelip saldıracaktı, böylece Menaxos’un onu öldürmesini daha da kolaylaştırmış olacaktı.. Ama, ama... Menaxos yine o anda, elinde herhangi bir alet olmadığını gördü... Uzun süredir, hiçbirine dikkat etmediğini gördüğü kölelerin bile, onunla alay eder gibi güldüklerini gördü. Bayılmamak için kendin tutmaya çalışmıyordu artık.. Çünkü bayılmazsa, ölmüş olacaktı...
Küreklerin dışarı uzandığı delikten içeri süzülen, iç açıcı güneş ışıkları, deminden beridir süren savaşın, yerden kaldırdığı tozların, havada nasıl çarpıştıklarını gösteriyordu.. Onlarda, insanlar gibiydi... Güneşin ışıklarını ortakça, beraberce kullanmayı bilmiyor, ışıkların tümü için birbirlerine giriyorlardı.. O toz zerreciklerinin havada ki savaşları izledi ve.. Üzerine doğru mızrağını savuran askerin, ölesiye sıktığı dişlerinde ki adi öldürme isteğini gördü..
‘Aptal’ dedi. ‘Tek kelimeyle aptal!’ adam mızrağını sanki bir köylüyü öldürür gibi savurmuştu; karşı konulmayacağını düşünerek... Ama, karşısında ki Menaxos’tu.. Ona karşı bu hatayı yapmak... Ah, ölümle, eş anlama gelirdi. O aptalın işi bitişti..
Menaxos çevik bir hareketle mızrağı eline geçirdi ve diziyle üzerine doğru savrulan askerin mızraktan tamamen kopmasını sağladı.. ‘Ah.. Bayılacak gibiydi, gözleri kararıyordu. Bir an için, mızrağın denizin serin sularına düşeceğini sandı..  Ama sonra, aradaki tahtadan duvarı gördü..
Kendine geldi ve uzağa doğru fırlattığı mızrağa ulaşmaya çalışan askeri, omuzlarından kavradı. Büyük bir hızla kendine çekerek, tekrar dizini kullandı. Diziyle, onun kasıklarını haşat etmeyi planlıyordu.. Böylece büyük acılar içinde geberebilecekti o aptal asker.. Bunu hak etmişti. Bir köpek gibi dişlerini sıkıp, Menaxos’un üzerine atılırken bunu hak etmişti.. İşte şimdi, hak yerini bulacaktı!  
            Gözleri.. Gözlerinin tekrar karardığını hissetti Menaxos... Tahtadan duvarın ardını, yüksek dalgaları görebiliyordu Menaxos.. O dalgaların çıkardığı beyaz köpüklerin, sersemliğini hissedebiliyordu.. İşte, yine o sersemlik getirdi kendine, Menaxos’u...
            Ellerinin altında, biraz önce ki aptal vardı ve her an ölmeye hazırmış gibi gözüküyordu.. Menaxos, tüm yorgunluğuna, bitkinliğine rağmen, yumruğunu sıktı. Havaya kaldırdı. ‘Bu son. Bu da bitti mi kurtuldum!’ diye söyleniyordu içinden. Belli ki, kendini hırslandırmak, kurtuluşa erişebilmek için söylüyordu bunları.. Her ne kadar, altında ki asker bir aptal olsada, bitkin halde ki Menaxos’u üzerinden kolaylıkla yıkabilirdi.. ‘Sağlam dur, Menaxos! Sağlam!..’ diye haykırdı yine Menaxos. Ve sıktığı yumruğu, büyük bir hırsla, aptalın suratına indirdi..
            Durmuyordu.. Dinlenmiyordu.. Aklına yorgunluğu geldiği anda, adamın iğrenç, ölüm isteyen dişlerini düşünüyor, kendini tekrar hırsa getiriyordu... Vurdu ve vurdu. Adamın gözleri yere akana, burnunu koparıp oradan dişlerini görene kadar vurdu.
            Ne kadar müddet geçtiğini bilmiyordu.. Ama kafasını kaldırdığı anda, ellerinin, göğsünün, ayaklarının.. Ve.. Ağzının kanlar içinde olduğunu anladı! Ağzı..? Ağzı nasıl kana bulanmıştı, ne şekilde bu kadar hırsa bürünebilmişti bilmiyordu. Tek bildiği, biraz önce vurmaya başladığı adamın yüzünde ki, hiçbir organın artık tanınmayacak halde olduğuydu.. Beyaz beyin parçaları, adamın kızıl kanının üzerinde yüzüyordu..
            ‘Zafer!’ diye geçirdi yine içinden.. ‘Artık bitti. Artık özgürüm..’ ve yere düşerken, kendine yine acınası gözlerle bakan, kölelerin gözlerini gördü...
           
            Arkasında ki, biraz önce, ‘sonra hallederim’ diye bıraktığı askeri ise görmüyordu...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder