BÖLÜM - 10
Geceden
hatırladığım tek şey ‘cehennemdi.’ Köyümüzü ateşleriyle döven, insanlarımızı
kılıçlarıyla kesen; koca bir ‘cehennem..’
Bretlaos’un
askerlerinin kontrol altında tuttuğu gruptan, kurtulduktan sonra,
düşünebildiğim hiçbir şey yoktu. Yalnız ve yalnız, köyü kurtarmayı umut
ediyordum, ya da bu uğurda ölmeyi.. Belki ilk başlarda, bana da çok ütopik
gelmişti, ama sonradan hatırladım ki; ‘benim anım’ gelmişti artık. Benim ‘an’ım...
Önce,
her yerin alevler içinde olduğu köyde, kendimi bilmez bir şekilde birkaç tur
atmıştım. Ara sıra; karanlık duvarlar ardından, tanımadığım, yabancı bir dilde
konuşmaları duysam da, içimde bu duyumlara karşı hiçbir hareket oluşmamıştı..
Halini, adetini.. Hiç bir şeyini bilmiyordum o dilin.. O saçmalıklara
aldırmayarak, yürümeye devam ettim. Köyün içinde ki ara sokaklardan, yokuş
aşağı indikçe; sanki kendimi daha fazla kaybediyordum.. Yanan her evi gördükçe,
türlü türlü anılarımın olduğu sokakların yok olduğunu gördükçe, kendimi daha
fazla yitiriyordum.. En sonunda, limanı apaçık bir şekilde gören, küçük bir
meydana gelmiştim. Burada da; dün babamın beni çağırdığı sırada üzerinde uzak
hayallere daldığım gibi koca bir kaya vardı.
Taşın
üzerinden; limana bakınca, az daha küçük dilimi yutacaktım.. Bu, o kadar
şaşırtıcı bir manzaraydı ki.. Arada, hırçınca sahile vurup, kumların üzerine
doğru sıçrayan dalgalar dışında; denizden tek bir parça bile görünmüyordu..
Ayın yetersiz ışığı değildi bunun sebebi. Köyü bir talan yerine çevirmiş olan
alevler, pek ala denizi görmemize yeter de artardı. Denizi görmemi engelleyen
tek şey; daha önce görmediğim büyüklükte ki gemilerin, koca bir örtü gibi tüm
sahili sarmasıydı...
Bir
keresinde, köye büyükçe bir gemi gelmişti, limana çok garip bir şekilde
yanaşmıştı.. Bunun nedenini, evimize gelen bilginlerden birine sorduğumda,
diğer türlü sahile çakılabileceklerini söylemişti bana.. Yine o günü
hatırlıyordum da, gerçekten çok büyük bir gemiydi. Neredeyse tüm köy, onu görmek
için limandaydı.. Biz de, onun gelişini duyduğumuz andan itibaren, daha fazla
evde kalamamış; sahile inmiştik.. O gemi oldukça büyüktü ama şimdi ki Pers
gemilerinin yanına dahi yaklaşamazdı, bu konuda.. Üstelik bu Pers gemileri,
evimizde ki bilginin söylediği gibi, sahile çakılmışlardı. Hatta ve hatta,
kumların içine iyice gömülmüş olan gövdeleri, bu yüzden, olduğundan biraz daha
küçük gösteriyor olmalıydı. İşte bu korkunç manzaraydı, şaşkınlıktan dilimi
yutmama sebebiyet verebilecek olan..
Asaios taraflarında
ki gemileri net olarak görmem imkansızdı.. Ama orada da, bu kadar uzaklıktan
seçilebilecek kadar parlayan, devasa meşalelerin varlığını görebiliyordum.
Evet, oralarda da oldukça fazla sayıda gemi olmalıydı.. Asaios tarafları da,
ateş böceklerinin istilasına uğramış gibiydi.. Birkaç geminin ortasında, iki
katlı bir ev büyüklüğünde kocaman kuleler vardı. Bu gemiler, diğerlerinden
farkını hemencecik belli ediyordu. Bunların, ana direkleri, çok daha fazla
uzundu. Bir kaçının yelkeninin açık olduğunu görmüştüm; o kadar genişlerdi ki;
bembeyaz renkleriyle, sonbahar geldiğinde, köyde ki tüm zeytinleri toplamak
için yere serilebilirdi.. Gemilerin yanlarından çıkan kürekler, onları bir
kırkayak edasına bürüyordu. Bu, bende, sahilde de yürüyebileceklermiş izlenimi
uyandırıyordu... ‘Yürüyemezler ama. Değil mi?’
O
korkunç canavarların varlığı, bende ki hissiyatsızlığı tamamıyla söküp almıştı.
Biraz önce boş boş etrafı izleyerek aşağıya indiğim sokaklardan; koşar
adımlarla, omuzlarımda taşıdığım umudun, getirdiği sorumluluktan haberdar bir
şekilde geri, yukarı çıkmıştım.. Beni, o gruptan kaçarken, düşünmeksizin bir
hiçe götüren ayaklarım; şimdi ise en kutsal varlığa, umuda taşıyordu.. Koşarak
geri döndüğüm için, indiğimden çok daha kısa bir vakit sonra, gruptan ilk
kaçtığım yere gelmiştim. Belki yokuş yukarı koştuğumdan, belki de; zaman
varlığımda ki kayma yüzünden, ne kadardır koştuğumu fark edemememden olacak,
durduğumda soluk soluğaydım. Ciğerlerim dışarı fırlamakla tehdit ederek, durmam
için adeta yalvarmıştı bana. Durmuştum ama fazla dinlenmeyi düşünmüyordum, en
azından yorgunluk beni öldürene, ayaklarımı parçalayana kadar durmayacaktım
–Ayaklarım parçalanmaya başlamıştı. Tabii bende ölmeye!- Gözlerim, büyük
yangından dolayı saçılan ışıkta, köyün içinde pek tabii her şeyi seçebilecek
kadar yeterliydi. Ama köyün dışına çıktıkça, alevlerin pençesinden kurtuldukça
ve onun aydınlatıcı ışığından uzaklaştıkça, her şey soluklaşmaya başlamıştı.
‘Perslerin
ateşleri, ayı dahi yenebilecek kadar güçlü müydü?’ Evet, güçlü olmalıydı..
Onların alevleri, kocaman köyü aydınlatabiliyordu.. Ay, ise... Peh!
Askerlerim,
ölürken ki kahramanca edalarından hiçbir şey kaybetmemiş bir şekilde, boylu
boyunca uzanıyordu yine yolun ortasında. Onları kaldıran olmamıştı.
Vücutlarında ki yaraların hiçbirini tam olarak seçemesem de, yüzlerinde ki
huzurun varlığını rahatlıkla görebiliyordum. Ölümüne yaralar yoktu belki, ama
ölümün huzuru her daim önümdeydi.. Ölümün huzuru..
Onları kenara
çekip, gömmeyi düşündüm o an. Sabah buraya gelecek olan, aç Perslere –ve
gecenin kalanında gelebilecek, yabani hayvanlara- yem etmeyecektim onları. Tam
anlamıyla, bir kahraman gibi ölmelerini, sağlayacaktım.. Ama, birkaç faydasız
denemeden sonra; bu işin benim gücümü aştığını fark ettim. Yorgunluktan zaten bitap
halde ki bedenim, bu işe kalkıştığımı görünce ciyak ciyak ötmeye başlamıştı.
Kendi kendini öldürmeye çalışıyormuş gibi, haşince dönen başım; adeta işkence
ediyordu bana. Ciğerlerimden sonra midemde; dışarı fırlayacak gibiydi. O halde,
yere uzandım ve ellerimi göğsümün üzerinde birleştirerek beklemeye başladım..
Kahraman askerlerimin arasında, soylu bir komutana yaraşır şekilde ölecektim.
Ancak, kısa bir vakit sonra, benliğimi buradan alıp, babamla konuştuğum,
rüyalar âlemine daldığımı anladım. Ah, evet. Ölmemiştim..
Kafamın
içinden korkunç sesler işitiyordum.. Vızıltılar, kulak delici vızıltılar.. Gözlerimi hafifçe oynatmaya çalıştım; onları
çok küçük bir aralıkla açıp, anca yakın çevreye göz atabildim.. Karanlık ve
yine karanlık.. Oh evet, hiç açmamış gibiydim gözlerimi; çünkü her yer hala
alacakaranlıktı, kafamın içi gibi.. ‘Sen gibi..’
’Hala
uyuyabilirsin… Daha güneş dahi doğmadı!’ Hayır, kalkmalıydım. ‘’Kalkma! Şimdi
kalkarsan hiçbir şey yapamazsın, sabaha kadar uyu ve Perslere Güneşin azabını
tattıralım! Helios’un* azabını!’’ ...Hayır, kalkmalıyım, binlerce seferden
farklı olarak bu kez kalkmalıyım..!
Vızıltı değil
bu ses.. Hayır, hayır; çınlama veya başın zonklama sesi hiç değil.. Yalnız ve
yalnız.. Oh evet tanıyorum...; bir bebek sesi! Bir bebek ağlıyor..!
Beni uyandıran
şey, bu sesler olmuştu. Ne kendi varlığım, ne de yapmak zorunda olduklarım..
Sadece, bir bebeğin sesiydi hepsi. Belki de, ‘Doğa Ana’ beni uyandırmak için
yollamıştı o bebeği. Bilemiyordum.. Zorlukla ayağa dikildim ve sese doğru yürümeye
başladım.
Kendime yavaş
yavaş geliyordum. Burası, ne kadar zaman önce olduğunu bilmediğim bir vakit;
uyuya kaldığım yerdi. Grupta ki kadınların öldüğü, benim gruptan kaçtığım yer..
Sonra, anımsayamadım.. Grup..? Kadınlar..? Bir Bebek..? ‘Ah, uyumalıydın!’
Bu bebek
sesleri; ölen kadının bebeğiydi. Evet, bunu hissediyordum. Her ne kadar onun
ölümünü gözlerimle görmüş olsam da... Hakikaten, ne saçmalıyordum ben!? O bebek
ölmüştü..
Ağaçların
arasından görebildiğim, tek katlı, küçük evden geliyor olmalıydı. Ev oldukça
küçüktü ama yeni yapılmış gibi görünüyordu, bembeyaz duvarları ve önünde ki
küçük çitiyle; gayet korunaklı bir yapıydı. Ana yolu kullanmayıp; ağaçların
arasından, kestirmeden giderek eve daha kısa sürede ulaşmayı amaçlıyordum.
Biraz önce bir vızıltı halinde duyulan bebek sesleri; ben eve yaklaştıkça
şiddetini artırıyor gibiydi. Ve sonunda; şiddetli gürültü içinde ki eve vardım.
Yüzünü ilk
gördüğüm asker, kargaşa da, kadının yanına ilk gelen; bebeğini zorla almaya
çalışan askerdi. Bir başka asker ona emir vermiş, bebeği götürüp gömmesini
söylemişti; o ise bu emre uymamıştı, anladığım kadarıyla.. Saklandığım kuyunun
yanından görebildiğim –daha doğrusu anlayabildiğim- kadarıyla; adam bebeği evin
içinde bir yere bırakmıştı. kendi ise içeride uykuya dalmış olmalıydı.. Ve
hemen sonra, içeriden bir adam çıktı.. ‘O, uyuduğunu düşündüğüm asker
olmalıydı.’ Diye düşündüm.. Adam, bebeği alarak, dışarı doğru gelmeye başladı
–Haliyle, kayıtsız kalamamıştı o da, bebeğin sızlanmalarına..- Bir vakit sonra,
tekrar kafamı çıkarıp, onu bir kez daha gördüğüm de ise; bebeği almış, dışarı
doğru getiriyordu; benim bulunduğum tarafa doğru..
O anda, evin
öteki tarafında bulunan çalılıkların hareket etmesiyle, bir an için, aklımı
kaybettiğimi sandım.. Hepsinin nedeni korkuydu. Netice de, oradan, çalılıkların
arasından, herhangi biri çıksa, beni rahatlıkla görebilirdi.. Bu da ölümümle,
eş anlama gelirdi..
Ancak
çalılıkların içinden adam filan çıkmamıştı.. Bu tehlikeyi atlatıp, tekrar eve
odaklandıktan sonra fark ettim ki; kuyu, evin önünde ki girişteydi. Ama evle,
bahçeyi saran çitin kapısını birleştiren yoldan, bir hayli uzaktı. Bu soluk
gecede, dikkatlice bakmadan beni görebilmesi, olanaksızdı. Elinde ki bebekle,
bahçe yolunu yarılamıştı ki; evin içinden çıkan bir başka askeri gördüm..
İçeriden
çıkan, koşarak bebeği tutan askerin yanına geldi. Yine ne olduğunu anlamadığım
bir dilde, hararetlice konuşmaya başladılar. Diğeri, durmadan elinde bebeği
tutana bağırıyor, zorla, elinden bebeği almaya çalışıyordu. Bu kargaşa da ise
bebek ağlamayı bırakmış; çığlıklarıyla kulakları sağır etmeye çalışıyordu.. Bu,
oldukça iç acıtıcı bir sesti. O an bebeğin, ölmesi halinde, çok daha çabuk
rahata ereceğini düşündüm. Yaşamak, ona acıdan başka hiçbir şey getirmiyordu..
‘Aynı sen gibi.’
Bebeği
elinde tutan asker, güçlü bir hareketle onu çekip öbür tarafına aldı ve atik
bir tekmeyle diğer askeri geri ittirdi. Eliyle tehdit eder gibi birkaç işaret
yaptı ve aynı dilde; yine onu tehdit eder gibi birkaç kere bağırdı. Sonra da,
aniden küçük bıçağını çekti ve.. Bebeğin boğazını kesmeye çalıştı! Ama sadece
çalıştı. Biraz önce tekme attığı asker, inanılmaz bir hızla elinde tuttuğu koca
taşı, bebeği öldürmeye çalışanın sırtına fırlattı. O taş ilk baştan beri
elindeydi, onu görmüştüm ancak, asker, hiçbir zaman onu kullanmaya
yeltenmemişti. Tekme yediğinde dahi, onu kullanmamıştı. Şimdi ise, dövüştüğü
adam bebeği öldürmeye çalışınca, taşı kullanmış; adamı durdurmuştu. Bebeği
elinde tutan adam, taşı yediği anda, dondu. Bu onu fazla etkileyebilecek bir şey
değildi ama çok büyük bir tehditti. Hakaretlerden daha büyük, ve tabii elle
tehditten de, büyük..!
Sırtına
taşı yemiş olan adam, elinde ki çığıran bebeği, birkaç adım önüne attı. Yere
düştüğü anda bebek sussa bile, sonra tekrar çığırmaya devam etti. Bu iyiydi,
bebek ölmemişti. Gözlerimi kaldırınca, yine çalılıklarda hareket gördüm.. Orada
bir hayvan, bir sincap filan bulunuyor olmalıydı.. ‘Ya da bir insan.’
Dikkatimi
tekrar askerlere verince; bebeği tutan adamın, kılıcını çektiğini gördüm. Diğer
askerde aynını yapmıştı. Tüm olanları o vakit anlayabiliyordum. Bebek,
gruptayken ölmemişti, yüksek ihtimalle bayılmıştı. Bu iki asker onu buraya
getirmiş ve gömmek için sabahı beklemiş olmalılardı.. Uyku, geceleyin, çalışma
hissinden daha ağır bastırmış tahminimce.. Ya da; belki, biraz önce onu
kurtaran asker, o zamanda onu kurtaran olmuştu..
Yine, her şeyi
anlıyordum, tekrardan!
İyi
ve kötü savaşıyordu..
Yunan ve Pers
gibi, Zeus ile Prometeraus gibi, iyi ve kötü savaşıyordu. Her zamanki gibi..
Daha
önce dikkat etmemiştim ama, bebeği kollayan asker, diğerine göre oldukça cılız
yapılıydı. Belki de, diğerinin tehditkar ve tahrik içeren hareketleri bu
yüzdendi.. Ayrıca, taşıdıkları da aynı değildi. Cılız olan adam, elinde sadece,
küçük bir bıçak tutuyordu.. Diğerinin kılıcı ise, yanındaydı.. Cılız adamın,
hiç şansı yoktu..
Savaş
çok kısa sürdü. İri asker; tek bir hareketle, ‘iyi’ adamı kanlar içinde, boylu
boyuna yere sermişti. Yine kötü kazanmıştı..
Asker, arkasına döndü ve bebeğe doğru yürüdü. Ne
yapacağını biliyordum.. Bu anları izleyemezdim, tekrar tekrar görmüştüm zaten.
Rüyamda, biraz önce!
Saklandığım
yerden çıktım, çitleri atlayarak koşmaya başladım. Ama o an aklım boş değildi,
bu iri ve ‘kötü’ askerden bir gün intikamımızı alacaktım. Benim intikamını;
iyilerin intikamını!
Bretlaos’unkinin
yanına, bir de onun adını kazıdım.
Ve sonra,
durmadan yine koştum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder