Şimdi, tüm
hazırlıklarımızı tamamlamış –ki bu, birkaç parça torbayı yüklenip,
kılıçlarımızı bilemekten ibaretti- gitmek için hazırdık. Kalmamız, bu koca
mağaranın, mezarımız olması anlamına gelirdi. Kalmamız, ölmemiz anlamına
gelirdi. Ve kalmamız; savaşı kaybetmemiz anlamına gelirdi..
Ağabeyimin,
gittiği gece yakaladığı geyik biteli, uzun süre olmuştu. Kemiklerini bile,
ateşte kaynattıktan sonra yemeye çalışmıştık. Yine o geceden beri, değil bir
hayvan yakalamak, seslerini dahi duyamıyorduk artık.. Avlanmayı, yüzlerce kez
denemiştik ama yolunu şaşırıp, yukarı; karların arasında ki zirveye gelen
‘aptal’ bir hayvan olmuyordu. Belki de, alacalı geyik; onlara çok iyi bir ders
olmuştu.. Onun ölümü, diğerlerinin hayatını kurtarmasını sağlamıştı..
En
sonunda, yine ateşte iyice yumuşattıktan sonra, derileri de yemeye başlamıştık.
Hayvanlarınkini yemesi oldukça kolaydı. İşlenmemişlerdi ve de, bu derileri
normal hayatında yiyen insanlarda vardı. O yüzden, onları yerken sıkıntı
çekmiyorduk. Zor olan, sıkıntı çektiğimiz, kurumuş, işlenmiş derileri yemekti. Bir
gece, Brutos’un açlıktan sızlanmaya başladığı vakit, Menaxos son çare, deri
torbaya başvurmuştu. Onu düzgün bir şekilde kesmiş, ateşin üzerinde kaynayan
suyun içinde biraz beklettikten sonra, yavaş yavaş Brutos’a yedirmişti. Bize
bahşedilen bu şey, zalimceydi.. Yukarıda ki Tanrıların, yapabileceği en zalimce
şeylerden biriydi.. Günler geçip, o deri torba bile bitmeye başlayınca; artık
yapacak bir şey kalmamıştı..
Ağabeyim gelmiyordu.
Gelen, sadece ‘Ölüm Tanrısı’nın ayak sesleriydi..
Ağabeyim, biz
gittikten sonra geri geldiğinde, bizi mağarada bulamayacaktı ama Menaxos ona
bir not bırakmıştı. Yunan çıkartmasında, Pers Ordusu içinde, bu kadar önemli
bir asker olmasının, en büyük nedeni de, zaten Yunancayı çok iyi bilmesiydi. Bu
sayede, okuma-yazma bilmeyen biz ‘has’ Yunanlılara –Bana ve Brutos’a- karşın,
o; ağabeyime bir not bırakabilmişti. Bizim gittiğimiz belirli bir yer yoktu.
Sonuç olarak, ağabeyim de, kalacak bir yer aramak için gitmişti ve şimdi, biz
de; yola bu amaçla çıkacaktık. Ama o, belki müjdeli bir haberle, belki de
elinde hiçbir şey olmadan mağaraya tekrar geri dönünce, bizi bulmak
isteyecekti. Bizi, elinde hiçbir bilgi olmadan arayıp, bulması imkânsızdı. O
yüzden, Menaxos’un duvara bıraktığı notta, olabilecek en açıklayıcı yazı
bulunmaktaydı: ‘’Kuzey’e Gidiyoruz…’’
Kuzey..
Kuzey, Sparta demekti. Bizim köyde öğrendiğimize göre, Yunan topraklarının en
kuzeyinde, Sparta bulunmaktaydı. Orada ki, surlar en aşılmaz olanıydı. Hiçbir
kuvvet, hiçbir ordu, Sparta’yı ele geçiremezdi. Pers Kralı, daha önce ele
geçirdiği yerde ki, tüm askerleri, erkekleri ve hatta hayvanları dahi toplasa;
Sparta önünde diz çözmek zorundaydı..
Ve
şimdi bizde, haşmetli Sparta’ya doğru yol alıyorduk. Belki amacımız, bu kışı
geçirebilecek bir yer bulmaktı ama arka planda, koca bir Sparta resmini,
rahatlıkla görebiliyordum. Orada, koca surların arkasında, Perslilerden sonsuza
kadar korunmuş olacaktık. Orada, öldürücü soğukta ki karlardan, sonsuza kadar
kurtulacaktık. Ve orada bir daha asla açlık çekmeyecektik. Farklı bir Yunan
Devletin şehri olsa da, sonuçta Sparta Yunan’ındı. Ve bizde Yunan’dık. Sparta
bizimdi! Bizi kabul ederdi..
Zirveden aşağı
inmeye başlayınca, kar belasından hemencecik kurtulmuştuk. Mağarayı ve
çevresini esir altına almış olan Kar, buralarda borusunu öttüremiyor gibiydi..
Birkaç gün daha, bu hafif eğimli yolda, aşağı indikten sonra, oldukça geniş bir
ovaya geldiğimizi gördük. Bu ova –küçük bir tepeden görülebildiği kadarıyla-
büyükçe bir ormana ev sahipliği yapıyordu. Ancak, ormanın içinde akan ve sol tarafta
kalan dağdan indiği anlaşılan bir nehir, ormanı; bir elmanın iki yarısı gibi
bölüyordu. Nehrin sağ tarafı da, sol tarafı da aynıydı.. Ayrıca nehrin
etrafında ki topraklarda, ağaç sıklığı epeyce azalıyordu. Sanki ağaçlar, nehrin
suyundan kaçar gibiydi.. Oysa bizim derslerde öğrendiğimiz, ağaçların yetişmesi
için suya, toprağa ve sıcaklığa ihtiyaç duymasıydı. Sıcaklık yüzünden, kışın
bir şeyler yetiştiremiyorduk.. Ovaya dönecek olursak, burası, kışı geçirmek
için uygun bir yer olabilirdi –yeterli bitki ve hayvan bulabilirdik, hava
sıcaklığı da gayet yeterliydi.- ama görünürlerde, başımızı sokabileceğimiz
hiçbir yapı yoktu. En azından, zirvede kaldığımız gibi bir mağara olsaydı,
burası bizim için harika bir yer olabilirdi..
Ovanın içinde
birkaç gün daha seyrettik. Nehrin dibinden gidiyor, ormanın dikenli ve büyük
çalılıklarla örtülü yolundansa, sık sazlıkların arasını tercih ediyorduk. Bu
sazlıklarda, pekala bizi yavaşlatıyordu ancak en azından sağlığımızı
koruyabiliyorduk. Ayrıca nehrin suyu da, her an kullanımımıza açıktı.. Ve
Menaxos’un söylediğine göre, ormandan gitmemiz, bizi hiçbir yere
çıkartmayabilir; hatta kaybolmamıza bile neden olabilirdi. Ayrıca, ormanın
içinde ki ağaçlardan, yiyecek bir şeyler bulamayacağımızı da ekliyordu. Aşağı
inerken gördüğümüz ve Menaxos’un yememize izin verdiği, birkaç tür otu,
böğürtlene benzeyen meyveleri yiyerek, açlığımızı bir nebze bastırmış olsak da;
bu bizim için hiçte yeterli değildi. Uzun süredir açtık ve karnımızı adam
akıllı doyurmamız gerekiyordu. Ancak yine burada da, hiçbir yabani hayvana
rastlamıyorduk. Sanki o geyik, bütün hayvanlara bizi ihbar etmiş, bizden
korunmaları gerektiğini söylemişti.. Ama bu düşüncelerin hemen ardından farkına
vardım ki, ‘Netice de bizler insandık, geyik onlara söylemese bile, hepsinin
bizden korunması gerekliydi. Netice de bizler insandık ve insanlar kötüydü..’
Açlık,
yakamızı bir türlü bırakmıyorken, bir gece, yine nehrin kenarında ki sazlık
alanda, geceyi geçirmek için mola vermiştik. Ve Menaxos, birden oturduğu yerden
kalkarak, nehre doğru koşmaya başladı. İlk başta, Pers askeri gördüğünü
sanarak, direkt olarak korkuya kapılsak da, sonradan attığı sevinç nidaları
eşliğinde, söyledikleriyle, Menaxos, açlık sorununu çözdüğünü belirtiyordu
bize; ‘’...Balık. Evet, Balıklar...!’’
Ertesi birkaç
günü, balık yakalayıp; sağlam kalan torbalarımızı doldurmakla geçirdik. Daha
önceden, denizde balık avlamayı, çok iyi bilmiyorduk -Babam, bize denizi komple
yasaklamıştı. Ona bakmamız bile, büyük bir suçtu.- Babam denizle haşır neşir
olup, onun hayallerine kapılarak, ilk çocuğunun başına gelenlerin, bizim
başımıza da gelmesini istemiyordu. Ancak, o birkaç günde, balık avlamada da
epeyce ustalaştık ve torbalarımızı ağzına kadar, büyük ve tatlı balıklarla
doldurduk. Balıkların eti, gerçekten de tatlıydı. Yediğimiz birçok yabani
hayvan etinden, çok daha lezzetliydi. Birkaç gün de olsa, zamanımız iyi geçmeye
başlamıştı. Gülüp, eğlenebiliyorduk.. Sonuçta karnımız doyuyordu..
Ben, artık
bütün bir kışı burada geçirebileceğimizi düşünürken; Menaxos, artık gitmemiz
gerektiğini söyledi. Bu nehir kenarında ki yol, Pers askerlerinin geçiş
güzergâhı olabilirdi Ve o nedenle de, ormanın içine girdik ve yolumuza, aynı
yönde buradan devam ettik. Menaxos’un dediklerini dinlemek zorundaydık,
ağabeyime söz vermiştik. Bunun yanında, Menaxos’u da ağabeyim kadar benimsemiş,
güvenmiştik.
Yine sorgusuz,
sualsiz peşine düştük..
Ormanda,
başımıza bin bir türlü iş geleceğini biliyordum. Hayır, büyük çalılar ve
dikenlikler değildi beni korkutan. Ağaçların altında ki kovuklardan çıkan
yılanlardan da korkmuyordum, beklediğim felaket... Çok daha farklıydı, çok daha
özel ve büyüktü...
Biraz daha,
ormanın içinde seyrettikten sonra, ağaçların sıklığı azalmaya başladı. Artık
yolumuza, koca koca kayalar çıkmaya da başlamıştı. Bu kayalar, köyden ilk
ayrıldığımızda, ağabeyimle birlikte yukarı doğru tırmanırken gördüğümüz
kayaları andırıyordu. Sertlikleri, büyüklükleri neredeyse tıpatıp aynıydı..
Neticede hepsi aynı gibiydi ve birbirlerine bu kadar benzemelerine de
şaşırmamak gerekirdi. Ancak o kayaların bize anlattığı bir şey vardı; Aşağıya
doğru dik bir inişe yaklaşıyorduk..
Ve yine birkaç
gün sonra, daha önceden hissettiğim o ilginçlik başımıza geldi. İleride,
ağaçların neredeyse bittiği yerde ki bir tepede, koca bir ev bulunuyordu. Bu ev,
diğerleri gibi değildi. Etrafında, adını sıkça duyduğum, konuşulanlardan
anladığımla hep hayalimde canlandırmaya çalıştığım surları andıran, yüksekçe
duvarlar bulunmaktaydı. Daha ilginç olan ise, Bu duvarların önünde, birikmiş
bir grup Pers askeri, içeri girmeye çalışıyordu…
‘’Durun...’’
dedi Menaxos. İki küçük çocuğun sorumluluğunu almanın, bir grup askeri
yönetmekten daha zor bir iş olduğunu düşünüyor olmalıydı o anda. Bir grup
asker, kendi kendini her halükarda kollayabilirdi, ama iki küçük çocuk...? Onlar
her şeyiyle senin bir parçandı. Senin sorumluluğun. ‘’Geri döneceğiz. Bu
yolları, Perslilerin de kullandığını biliyordum..’’ Ama o küçük çocuklar, bir
grup askerden çok daha merhametliydi..
Dolayısıyla, karşımızda ki evin sahiplerini, çaresiz bir şekilde, kendi
başlarına bırakamazdık.. Menaxos’un söylediklerine karşın, Brutos’un da aynı
tepkiyi vereceğini biliyordum. Ne de olsa, biz kardeştik ve böyle önemli
konularda, hayatımız boyunca, hep aynı şeyi düşünmüştük.
Brutos’un da
bana destek çıkacağı düşüncesine güvenerek, Menaxos’a karşı çıktım: ‘’Hayır...
Geri dönmüyoruz.’’ Sertçe bana dönüp, gözlerime baktığı anı, bir daha çıkmamak
üzere aklıma kazıdım. İsyancı ruhumun, temel yapıtaşlarından birini
oluşturuyordu o an. Korka korka, ama doğruyu söylediğimi bilerek, devam ettim:
‘’Dönemeyiz... Korkup kaçamayız..’’ Menaxos’la pekâlâ samimi olmuştuk. Ancak,
böyle bir durumda ne tür bir tepki verebileceğini, bilemiyordum. Korkum bu
yüzdendi.. ’’Gidip, orada ki evi, Perslilerden temizlemeliyiz.’’
‘Doğru
hangisiydi? O eve gitmek, evdekileri kurtarmak en doğru gibi görünüyor
olabilirdi. Ama ya çocuklara bir şey olursa? Ya ev çoktan boşaltılmışsa ve
bizde boşuna askerlere saldırmış olursak? Ya bu askerlerle uğraşırken, başka
devriye gezen askerler buraya gelirse..?’ Menaxos’un gözlerinin önünden akıp
geçen düşüncelerini okuyabiliyordum.. Aslında, onu anlayabiliyordum, demen daha
doğru olur. Zira duygularını kolayca açık edebilen biriydi.. Şimdi de büyük bir
fikir keşmekeşinin içine düşmüştü. Ama doğruyu göstermede, ona yardımcı
olabileceğimi biliyordum. Doğru olan, o askerlere saldırmaktı. Bunu da, birkaç gün önce hissetmeye başladıklarımın,
bir parçası olarak görüyordum. Ah, evet! İşte, tüm hissettiklerim karşımdaydı..
Ve devamı da... Devamı da, doğru olandı. Doğru olan ise, yine içimdeydi...
Hissettiklerimdeydi...
‘’Kendini
hatırla... Seni ilk gördüğümüzde, yolumuza devam etsek neler olurdu? Pekâlâ
gökten bir Tanrı inip seni kurtarmadığı sürece, ölürdün. Başka milletten olan
tüm Pers askerine ibret olarak, Persliler için ölürdün!’’ Ona karşı, çok sert
mi konuşuyordum..? Yo, hayır... Hayır, yine, doğru olan bu olmalıydı. Onu
vurucu sözlerle etkilemeliydim. ‘’O evde birileri olduğunu bilebiliyorum.
Nereden diye soracak olursanız, bilmiyorum derim ama, içeride birileri var. Tek
bildiğim bu!’’ Menaxos da, Brutos da etkileniyor gibi gözüküyordu. ‘’Ve
bildiğim bir şey daha varsa, doğru olan; onları kurtarmak, o askerlere
saldırmak!’’ Evet, evet. İkisi de etkilenmişti. Brutos’un zaten benimle aynı
fikirde olduğunu tahmin edebiliyordum ama Menaxos’un da artık bana inandığını
anlayabilmem için, hafifçe salladığı başını görebilmem gerekmişti…
‘’Siz,
çocuklar... İkinizde, katiyen yakın dövüşe girmeyeceksiniz. İkiniz de..!’’
Arkasını döndü ve tepenin üzerinde ki evin, duvarlarına yakın mesafede bulunan
ağaçları işaret etti. ‘’Şu ağaçların üzerinde, görülemeyecek pozisyonda
olacaksınız. İşaretimle birlikte, yaylarınızı gerip, okları üzerlerine
yağdıracaksınız. Tüm hepsinin dikkati sizin üzerinize toplandığı anda ise, ben
harekete geçeceğim. Saklandığım yerden çıkıp,’’ Bu sırada, yine eliyle bir
kayayı işaret etti. ‘’Hızla üzerlerine atılacağım..’’ İşaret ettiği kayayı da
daha önceden seçmişti. Evin duvarlarının hemen dibinde, saklanmaya oldukça
müsaitti.. ‘’Umarım, bana çok fazla av bırakmazsınız. Bugün bayağı yorgunum.’’
Dedi ve sırıtarak sözlerini tamamladı. Bu hafifçe sırıtışıyla bize güven
vermeye çalışıyordu. Ama birazdan gerçekleşecek olan çatışma –küçük savaş-
bizim için bir ilkti. Hem Brutos, hem de ben; Menaxos’un bizi ölümden
kurtardığı gecede bayağı bir tecrübe edinmiştik bu konuda ama şimdiki... Çok
farklıydı. İlk defa gerçek bir savaşın içinde, gerçek birer savaşçı olarak yer
alacaktık.
Evin bulunduğu
tepe, pek yüksek değildi. Ancak, o tepeye olan çıkış oldukça dikti. Yukarıdan,
aşağıda olup bitenleri görmek pek mümkün gözükmüyordu. Zaten evin duvarlarının
sınırlandırdığı alan oldukça genişti ve kapıda bu geniş duvarların tam
ortasında bulunuyordu. Dikkatlice izlemeden aşağıyı görebilmek, pek olanaklı
görünmüyordu. Hele ki, kocaman kapıyı açmak için tüm güçleriyle çabalayan,
askerlerin bulunduğu durumda.. Ovanın sonlarında, ormanın dibinde yer alan bu
tepenin, öteki yanı, irili ufaklı çokça kayayı barındıran, zorlu bir iniş yolu
olmalıydı. Hatta, Menaxos’u bulmadan önce ağabeyimle birlikte tırmandığımız dik
yokuşun, bir benzeri olduğunu, hayal edebiliyordum oranın. Evin, uzun
duvarlarının ardında, eski, büyük ve geniş bir çatıdan başka hiçbir şey
gözükmüyordu. Aslında bu çatı da, duvarlara kıyasla, pek büyük sayılmazdı. Bu
duvarlar, daha büyük bir yapıyı korumalıydı. Masallarda sıkça duyduğum bir
kale, bir akropol olabilirdi mesela.. Yine de, ‘hissettiklerimden’ dolayı,
çatıya bakarak, ev hakkında karar vermemem daha ehemmiyetli olacaktı..
Duvarlar,
köşeleri birbirini dik kesecek biçimde, düzgün bir pencere şeklindeydi. Tabii büyüklüğü, bir pencerenin katlarca ama
katlarca fazlasıydı. Yine duvarlar, bulunduğu tepeyi, neredeyse komple
kaplıyordu. Eğer arkalarda başka yoksa, askerlerin sayısının beş olduğunu
saymıştık. Askerlerin durduğu yerde, kocaman bir tahta kapı bulunmaktaydı.
Üzerinden aşılması, neredeyse imkânsız duruyordu. Karşı tarafa doğru yüksek bir
düşüş yaşamak zorunda kalacaktı, buna kalkışan kişi. Ve bu da bir yerlerini
kırmasına, hatta ölmesine neden olabilirdi.. Kapı, ne bizim bulunduğumuz, sık
ormanlık alana, ne de aşağı, iniş tarafına bakıyordu. Baktığı yer, artık
uzaklarda kalan, ama varlığını yine sürdürdüğünü bilebildiğim nehre doğruydu.
Yine o tarafta bulunan yüksekçe bir ağaç bizim konuşlanacağımız noktaydı. Geniş
yaprakları ve sık dalları arasında, dışarıdan birisinin, ağaçta bulunan ufak
yapılı bir çocuğu görmesi çok zor olmalıydı. Ayrıca, çok akıllıca bir planım
daha vardı. Brutos’la birlikte, üzerine çıkacağımız ağacın aynı türünden bir başka
ağaçtan kestiğimiz dalları kıyafetimizin içerisine sıkıştırarak, bazı yerlerde
de kıyafetimize bağlayarak, tüm bedenimizi kaplayacak şekilde, üzerimize
örtmüştük. Böylece, zaten bizi görme şansları oldukça düşük olan Pers
askerlerinin gözleri, bizi hiçbir zaman bulamayacaktı. Dalların arasında,
görünmez olacaktık. Ve üzerlerine yağan ok yağmurundan sonra, asker bizi
ararlarken de, bu kez üzerlerine bir kaplan gibi Menaxos atılacaktı.
Menaxos, daha
önceden söylediği yere gitmiş, bize bakmaya başlamıştı. Bu yer, evin kapısının
bulunduğu duvarla, ormana bakan tarafının duvarlarının kesiştiği noktada
bulunan, koca bir kayanın ardıydı. Duvarların olduğu kısımdan tepeye tırmandığı
için, askerlerin Menaxos’u görebilme ihtimali yoktu. Ayrıca, şimdi birçoğu yere
oturmuş, içeriye girebilmek için; düşünmeye, bir çare aramaya başlamıştı. Belki
de, bir başka grubu bekliyorlardı.. Askerlerden biri içeriye doğru bağırıyor,
orada birilerinin olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bu bağırışlar... Bu
bağırışlar, yine o iğrenç, anlayamadığım dildeydi. Onları bir an önce
susturmak, sonsuzluğa gömmek istiyordum. Ellerim, atış yapacağım yayı çoktan
germiş, benliğim bütünüyle hedefine odaklanmıştı. Şu en uzununa, ayakta durup,
içeriye bağıranaydı, ilk okum.. Onu, bir an önce öldürmek istiyordum..
Ve Menaxos’un
hafifçe havaya kalkan elini, işaretini gördüm.
Oh, Zeus;
sonunda o adi herifi öldürebilecektim.
Ağabeyimin,
ateşin yanı başında uyuyan askerleri öldürmek için attığı oktan çıkan sesti bu.
---Bağırış--- Evet, o zamanda gözlerimi böyle dikmiş ve okun gidişini anbean
görebilmiştim. O zaman, ok gidip; yerde ki askerin böğrünü deşmişti.
---Bağırış---- Şimdi ise, benim attığım ok, havada hafifçe yalpaladıktan sonra,
doğruca gidip, askerlerin açmaya çalıştıkları kapıyı vurdu..! ---Bağırış---
Hayır, ‘aptal ok’ o askerlerden birini vurman gerekirdi. Gidip o lanet sesi, o
bağırışı kesmen gerekirdi!
---Bağı...---
Ve sonra, bağırış birden bire kesildi..
Oh, Brutos...
Brutos, ayakta ki askerin, sol bacağını vurmuştu! O pisliğin bağırışları, can
acısından attığı yakarışlara dönmüştü. Bu yakarışlar, bizim için; birer zafer
‘böğürtüsüydü.’
Ne böğürtü
ama!
‘Yeni bir ok
The! Yayını gerip, yeni bir oku daha sal! Bu kez, bu defa, bu seferde; artık
her ne boksa vuracaksın, o askerlerden birini.. Yalnızca, dene! Bak, yerde
oturanlar da kalkmaya başladı.. Eğer içlerinde bir okçu varsa The, bu senin
sonun olacak! Üzerinde saçmalıkların seni kurtarabileceğini düşünüyorsan;
kendini hemencecik ağaçtan aşağı atıver! Belki o zaman bir yerlerini kırarak,
ölümden kurtulma şansın olur! O saçmalıkların seni komik göstermekten başka bir
yararı yok, The! Hadi, bekleme artık. Ger şu yayı!’
Evet, yeni bir
ok... Evet, yeni bir ok... Bunu yapabilirdim!
İkinci
atışımda, henüz ayağa kalkmış olan adamlardan birini boynundan vurmayı
başardım.. Aslında, hedefim o değildi. Onun, sağdan ikinci tarafında ki kısa
boylu kişiyi hedef almıştım. Biraz rüzgârdan, birazda atış yaparken elimin
hafifçe kaymasından olacak, attığım ok, hedefimin bayağı soluna gitmeyi
becermişti. Ama işte orada, okumun yeni adresinde; yine dev gibi bir asker
vardı ve bende okumla, onu yere yığmayı başarmıştım!
Şimdi, ortam
kaosa doğru sürükleniyordu.. Brutos’un ikinci atışı, hedefinden çok uzaklara
isabet etmişti. Ama bu pek sorun değildi.. Onun bacağından vurduğu adam, acı
içinde, kanayan yerini tutarak, yerde debeleniyordu. Bu vakitten sonra, ne
yayını, ne de kılıcını kullanabilecek vaziyetteydi.. Benim vurduğum adamsa,
çoktan, kanlar içinde yere yığılmıştı. Okum onu öldürmemiş olsa dahi, kendi kanında
boğularak ölecek gibi gözüküyordu.. O da, etkisiz haldeydi.
Ve sonra, hiç
beklemediğim bir şey oldu...
Biz daha
üçüncü atışı yapmadan, Menaxos ileri atıldı...
Oysa, üçüncü
atışta, en az bir askeri daha indirebileceğimizi düşünmüştüm. Öyle olsa, kala
kala iki asker kalacaktı, Menaxos’a.. Bence gayet yeterli bir rakamdı bu.
Ancak, Menaxos ona ayırdığımız ‘avı’ beğenmemiş gibi gözüküyordu. Uzun süredir
‘av’a karşı çektiği özlem, onu harekete geçirmiş olmalıydı...
Adamlarla,
arasında ki mesafeyi, daha önce hiçbir insanda görmediğim hızda koşarak, çok
kısa bir sürede kapattı. Bizim bulunduğumuz tarafa odaklanmış, her an,
üzerlerine yeni gelebilecek bir oktan, kaçınmaya hazırlanan askerler,
Menaxos’un ani saldırısıyla, daha büyük bir şaşkınlık dalgasına kapılmış gibi
gözüküyorlardı..
Menaxos, ilk avına atılmadan birkaç adım önce, tüm
gücüyle havaya zıplamıştı. Bu haliyle, küçükken bahçemizde yakalamaya
çalıştığımız kurbağalara benzese de, avı daha başını Menaxos’a çeviremeden,
onun boynunu uçurmuş olmasıyla, ormanda ki vahşi kurtları daha çok
çağrıştırıyordu hayalimde.
Kalan iki
asker, okçu olsa dahi, o yakın mesafeden, Menaxos’a atış yapabilmeleri oldukça
zordu. Daha yaylarını germeden, Menaxos onların boyunlarını da havaya uçurmuş
olurdu. Adamlardan biri, sanki ölüme hazırlanırmış gibi, kılıcını salmış,
elleriyle kendini korumaya çalışmıştı. Karşısında ki, vahşi kurt’a karşı,
hiçbir şansının olmadığını bilir gibiydi.. Menaxos üzerine atılınca, korkaklığı
da son buldu. Ellerini ve kafasının yarısını kaybetmiş biçimde, yere yığıldı..
Kalan
son asker ise, diğerlerinin ölümünü görmesiyle birlikte, arkasına bakmadan
kaçmaya başlamıştı! Kılıcını, zırhını attırmış, Menaxos’dan kaçmaya başlamıştı.
Ancak, avını yakalamaya ând içmiş bir kurt’tan, hiçbir tavşanın kaçabildiğini,
görülmüş şey değildi. Kaçan o korkak askerde, diğerleri gibi ölecekti elbet.
Hem de, korku içinde, zavallı bir biçimde..! Tüm Persliler, böyle ölmeliydi.
Yunan’a saldırmanın karşılığını, canlarıyla birlikte; ruhlarının çekeceği
acılarla almalılardı...
Brutos’la
birlikte, yüksek ağaçtan inmiş ve evin kapısına doğru koşmaya başlamıştık.
Menaxos’dan korkarak, kaçan adam; dik eğime doğru gittiği için, Menaxos’un onu
yakalaması biraz zamanını alabilirdi. Ama o korkak eninde sonunda yakalanacaktı.
Zira Menaxos’dan kaçabilmesinin, imkânı yoktu!
Evin
kapısına geldiğimizde, yerde, acı içinde, sürüklenerek kaçmaya çalışan adamı
gördük. Brutos onu bacağından vurmuştu, ama Menaxos’da ne ara yaptığını
anlamadığım bir şekilde, onun sağ kolunu uçurmuştu. Belli ki, tekrar ayaklanıp,
arkasından saldırabileceğini düşünmüştü. Bu sefil yaratık, birazdan acılar
içinde son nefesini verecek, ‘Korkak Ruhlar’ cehennemine gidecekti. Phobos*
tarafından, harika bir şekilde karşılanacaktı, elbette!
Evdekilere,
yerde sızlanan sefil askerin biraz evvel yaptığı gibi, bağırmaya başladım.
Ancak ben onun bağırdığı, iğrenç dilde değil; has Yunanca bağırıyordum..
‘’Zafeeerrr....’’ Bu onları dışarı çekmeye yeterdi. ‘’Kurtuluuuşşşş…..’’
İçeriden
bir takım sesler geldi. Sanırım, içeride ki evde bulunanlar, dışarı; bahçeye
çıkmıştı. Ağır ağır duyulabilen adım seslerinden sonra, sesinden
anlaşılabildiği kadarıyla, oldukça yaşlı olan bir adam, bize doğru seslendi..
’’Siz... Siz, Yunanlı mısınız?’’
Nasıl
bir soruydu bu!? Elbette Yunanlı’ydık! Yoksa, Persleri niye öldürelim!? ..Yaşlı
adam, bizden ses çıkmaması üzerine devam etti; ‘’Lanet Perslilerin, yaptığı
saçma sapan oyunlardan biri misiniz yoksa? Ha..?’’ Ne oyunu, ne Perslisi? Zaten
onları biz öldürdük, yaşlı bunak! Gel ve gör, oyun olup olmadığını.. ‘’Bana,
Yunan olduğunuzu kanıtlayın..’’
Mantıklıydı
aslında. Pislik Perslilerden her şey beklenirdi.. Pekala saldırıya uğramış gibi
yapıp, evin sahibine kapıyı açtırabilirlerdi.. Doğruydu... Demek ki Persliler,
uzun süredir, bu adamın evine girmek için uğraşıyordu. Ve adam da, sonunda
bezmiş, onların niyetini anlamıştı.. Bizi de, onların çevirdiği tiyatroların
bir unsuru sanması şaşılacak bir şey değildi..
Bizden,
yine uzun süre ses çıkmadı. Nasıl, kanıtlayabileceğimizi bilmiyordum, Yunanlı
olduğumuzu..? Yunanca konuşuyorduk, ama Pekala herkes Yunanca öğrenebilirdi..
Mesela Menaxos Yunan değildi ama Yunanca konuşabiliyordu.. Sessizliğin üzerine
adam konuşmaya başladı. ‘’Sizi geberesiceler..! Giremeyeceksiniz evime, şuradan
si...’’ Adam daha sözünü bitirmemişti ki, Brutos hiç beklemediğim bir şey
yaptı. Yerde duran, bakmaya dahi korktuğum kesik başı, saçlarından tuttu ve
içeriye fırlattı...
Bu
korkutucu, aynı zamanda da oldukça kanıtlayıcıydı. Tam anlamıyla şok olmuştum.
Kardeşim, bendende mi evvel büyümüştü? O kesik başa... Bakmaya bile
çekiniyordum.. Brutos, aklıma hayalime gelmeyecek bir şey yapmıştı ve bundan
iyisini de hiç kimse yapamazdı...
Kısa bir
‘’Hmmm...’’ nidasının ardından, yaşlı adam, ayak seslerinden anladığımız
kadarıyla, ağır ağır bizim bulunduğumuz tarafa yaklaşarak, kapıyı açmaya
başladı.. Bu, oldukça büyük bir kapıydı. Yaşlı adam kapıyı açmaya başladıktan
sonra; kapının aralığı yavaşça genişlemeye başladı ve en sonunda da, yaşlı
adamın; yorgun ve solgun yüzü gözüktü...
Menaxos,
kaçan adam daha yokuşa ulaşmadan ona yetişmiş, gırtlağını tek hamlede kesmiş
olmalıydı. Üzerinde ki kan, onu yakından son gördüğümüzden beri, rengini ve
görünüşünü tamamen değiştirmişti.. Güneş’in altın sarısı ışıkları üzerine
vurduğunda parıldayan bu garip renkler; korkutucu bir hava veriyordu
Menaxos’a... Uzaktan yavaş yavaş bize doğru gelirken, yaşlı adam da onu
görmüştü...
Ve
kapı, açıldığından bin kat daha hızlı bir biçimde, yüzümüze kapandı! Evet, bu
oldukça büyük bir kapıydı, fiziki büyüklüğünden çok, açılırken adamın
zorlanmasından da anlaşılabiliyordu büyüklüğü. Ancak adamın Menaxos’u
görmesiyle, kapıyı kapatması, neredeyse aynı anda olmuştu.. Hatta ağır kapının
yüzümüze vurduğu rüzgar, içimize sinmiş ölüm ve kan kokusunu, bir nebze uzaklaştırabilmişti,
üzerimizden... O anda anladım ki; Yaşlı adam, anlamlandıramadığım bir korkuya
kapılmıştı, Menaxos’dan... ‘’Defolup
gidin buradan...’’ Bize mi diyordu bunları..? ‘Nankör, seni biz kurtardık!
Biz...!’ ‘’O siyah hayvanda defolsun..!’’ Aşağılık pislik, bir insan o! Senin
gibi, benim gibi bir insan...!
Aynı
gece, güneye doğru, yolumuza devam ettik... O günün, bana getirdiği tek bir şey
varsa, o da intikam listeme kazınan; yeni bir isimdi...
-Köyümüze,
ihanet eden; Bretlaos...
-Zavallı,
küçücük bir bebeği hunharca katleden, yüzü yaralı adam..
-Ve,
yardımımıza; nankörlükle karşılık veren, aşağılık, yaşlı yaratık..
Listemin
en başında ki isimler bunlardı. Bretlaos, yüzü yarlı adam ve yaşlı yaratık!
...Bretlaos,
yüzü yaralı adam, yaşlı yaratık...
Onların cezalarını, Tanrılardan önce biz,
verecektik..
Bu,
canımız pahasına dahi olsa, anne ile babamın, yukarıdan bize bakan gözlerinde
ki beklentiyi, intikam beklentisini, yerine getirecektik..
İntikam
içimizdeydi. Ruhumun en derinini dahi, vahşi arzusuyla kaplamıştı! İntikam
içimizdeydi.. Ateşi, sonsuza kadar sönmeyecek şekilde, ruhumun en derininde
parıldıyordu..
Onların
cezalarını, Tanrılardan önce biz verecektik. Ama içimde ki o duygularla da,
kimse bana;
Nemesis olmadığını söyleyemezdi..
İntikam
bendim.
Ve Nemesis’in ta kendisi...
Yine
bendim...!
..O an, Tanrılar,
bendim...
böyle hikayeleri severim çok güzel yazılmış şahsen bende hikaye yazmayı düşünüyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum :)
YanıtlaSilMerhaba Oğuz Bey..
YanıtlaSilAcaba hikayenin tümünü okudunuz mu? Eğer okuduysanız, genel olarak bir yorum alabilir miyim? Eksin yönler, betimlemeler.. vs. vs. hakkında düşüncelerinizi okumayı çok isterim.
Bu arada, yazacağınız hikayeyi de merakla bekliyorum.