ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 21

Şimdi, tüm hazırlıklarımızı tamamlamış –ki bu, birkaç parça torbayı yüklenip, kılıçlarımızı bilemekten ibaretti- gitmek için hazırdık. Kalmamız, bu koca mağaranın, mezarımız olması anlamına gelirdi. Kalmamız, ölmemiz anlamına gelirdi. Ve kalmamız; savaşı kaybetmemiz anlamına gelirdi..

            Ağabeyimin, gittiği gece yakaladığı geyik biteli, uzun süre olmuştu. Kemiklerini bile, ateşte kaynattıktan sonra yemeye çalışmıştık. Yine o geceden beri, değil bir hayvan yakalamak, seslerini dahi duyamıyorduk artık.. Avlanmayı, yüzlerce kez denemiştik ama yolunu şaşırıp, yukarı; karların arasında ki zirveye gelen ‘aptal’ bir hayvan olmuyordu. Belki de, alacalı geyik; onlara çok iyi bir ders olmuştu.. Onun ölümü, diğerlerinin hayatını kurtarmasını sağlamıştı..
            En sonunda, yine ateşte iyice yumuşattıktan sonra, derileri de yemeye başlamıştık. Hayvanlarınkini yemesi oldukça kolaydı. İşlenmemişlerdi ve de, bu derileri normal hayatında yiyen insanlarda vardı. O yüzden, onları yerken sıkıntı çekmiyorduk. Zor olan, sıkıntı çektiğimiz, kurumuş, işlenmiş derileri yemekti. Bir gece, Brutos’un açlıktan sızlanmaya başladığı vakit, Menaxos son çare, deri torbaya başvurmuştu. Onu düzgün bir şekilde kesmiş, ateşin üzerinde kaynayan suyun içinde biraz beklettikten sonra, yavaş yavaş Brutos’a yedirmişti. Bize bahşedilen bu şey, zalimceydi.. Yukarıda ki Tanrıların, yapabileceği en zalimce şeylerden biriydi.. Günler geçip, o deri torba bile bitmeye başlayınca; artık yapacak bir şey kalmamıştı..
            Ağabeyim gelmiyordu. Gelen, sadece ‘Ölüm Tanrısı’nın ayak sesleriydi..

Ağabeyim, biz gittikten sonra geri geldiğinde, bizi mağarada bulamayacaktı ama Menaxos ona bir not bırakmıştı. Yunan çıkartmasında, Pers Ordusu içinde, bu kadar önemli bir asker olmasının, en büyük nedeni de, zaten Yunancayı çok iyi bilmesiydi. Bu sayede, okuma-yazma bilmeyen biz ‘has’ Yunanlılara –Bana ve Brutos’a- karşın, o; ağabeyime bir not bırakabilmişti. Bizim gittiğimiz belirli bir yer yoktu. Sonuç olarak, ağabeyim de, kalacak bir yer aramak için gitmişti ve şimdi, biz de; yola bu amaçla çıkacaktık. Ama o, belki müjdeli bir haberle, belki de elinde hiçbir şey olmadan mağaraya tekrar geri dönünce, bizi bulmak isteyecekti. Bizi, elinde hiçbir bilgi olmadan arayıp, bulması imkânsızdı. O yüzden, Menaxos’un duvara bıraktığı notta, olabilecek en açıklayıcı yazı bulunmaktaydı: ‘’Kuzey’e Gidiyoruz…’’
            Kuzey.. Kuzey, Sparta demekti. Bizim köyde öğrendiğimize göre, Yunan topraklarının en kuzeyinde, Sparta bulunmaktaydı. Orada ki, surlar en aşılmaz olanıydı. Hiçbir kuvvet, hiçbir ordu, Sparta’yı ele geçiremezdi. Pers Kralı, daha önce ele geçirdiği yerde ki, tüm askerleri, erkekleri ve hatta hayvanları dahi toplasa; Sparta önünde diz çözmek zorundaydı..
            Ve şimdi bizde, haşmetli Sparta’ya doğru yol alıyorduk. Belki amacımız, bu kışı geçirebilecek bir yer bulmaktı ama arka planda, koca bir Sparta resmini, rahatlıkla görebiliyordum. Orada, koca surların arkasında, Perslilerden sonsuza kadar korunmuş olacaktık. Orada, öldürücü soğukta ki karlardan, sonsuza kadar kurtulacaktık. Ve orada bir daha asla açlık çekmeyecektik. Farklı bir Yunan Devletin şehri olsa da, sonuçta Sparta Yunan’ındı. Ve bizde Yunan’dık. Sparta bizimdi! Bizi kabul ederdi..
           
Zirveden aşağı inmeye başlayınca, kar belasından hemencecik kurtulmuştuk. Mağarayı ve çevresini esir altına almış olan Kar, buralarda borusunu öttüremiyor gibiydi.. Birkaç gün daha, bu hafif eğimli yolda, aşağı indikten sonra, oldukça geniş bir ovaya geldiğimizi gördük. Bu ova –küçük bir tepeden görülebildiği kadarıyla- büyükçe bir ormana ev sahipliği yapıyordu. Ancak, ormanın içinde akan ve sol tarafta kalan dağdan indiği anlaşılan bir nehir, ormanı; bir elmanın iki yarısı gibi bölüyordu. Nehrin sağ tarafı da, sol tarafı da aynıydı.. Ayrıca nehrin etrafında ki topraklarda, ağaç sıklığı epeyce azalıyordu. Sanki ağaçlar, nehrin suyundan kaçar gibiydi.. Oysa bizim derslerde öğrendiğimiz, ağaçların yetişmesi için suya, toprağa ve sıcaklığa ihtiyaç duymasıydı. Sıcaklık yüzünden, kışın bir şeyler yetiştiremiyorduk.. Ovaya dönecek olursak, burası, kışı geçirmek için uygun bir yer olabilirdi –yeterli bitki ve hayvan bulabilirdik, hava sıcaklığı da gayet yeterliydi.- ama görünürlerde, başımızı sokabileceğimiz hiçbir yapı yoktu. En azından, zirvede kaldığımız gibi bir mağara olsaydı, burası bizim için harika bir yer olabilirdi..
Ovanın içinde birkaç gün daha seyrettik. Nehrin dibinden gidiyor, ormanın dikenli ve büyük çalılıklarla örtülü yolundansa, sık sazlıkların arasını tercih ediyorduk. Bu sazlıklarda, pekala bizi yavaşlatıyordu ancak en azından sağlığımızı koruyabiliyorduk. Ayrıca nehrin suyu da, her an kullanımımıza açıktı.. Ve Menaxos’un söylediğine göre, ormandan gitmemiz, bizi hiçbir yere çıkartmayabilir; hatta kaybolmamıza bile neden olabilirdi. Ayrıca, ormanın içinde ki ağaçlardan, yiyecek bir şeyler bulamayacağımızı da ekliyordu. Aşağı inerken gördüğümüz ve Menaxos’un yememize izin verdiği, birkaç tür otu, böğürtlene benzeyen meyveleri yiyerek, açlığımızı bir nebze bastırmış olsak da; bu bizim için hiçte yeterli değildi. Uzun süredir açtık ve karnımızı adam akıllı doyurmamız gerekiyordu. Ancak yine burada da, hiçbir yabani hayvana rastlamıyorduk. Sanki o geyik, bütün hayvanlara bizi ihbar etmiş, bizden korunmaları gerektiğini söylemişti.. Ama bu düşüncelerin hemen ardından farkına vardım ki, ‘Netice de bizler insandık, geyik onlara söylemese bile, hepsinin bizden korunması gerekliydi. Netice de bizler insandık ve insanlar kötüydü..’
Açlık, yakamızı bir türlü bırakmıyorken, bir gece, yine nehrin kenarında ki sazlık alanda, geceyi geçirmek için mola vermiştik. Ve Menaxos, birden oturduğu yerden kalkarak, nehre doğru koşmaya başladı. İlk başta, Pers askeri gördüğünü sanarak, direkt olarak korkuya kapılsak da, sonradan attığı sevinç nidaları eşliğinde, söyledikleriyle, Menaxos, açlık sorununu çözdüğünü belirtiyordu bize; ‘’...Balık. Evet, Balıklar...!’’
Ertesi birkaç günü, balık yakalayıp; sağlam kalan torbalarımızı doldurmakla geçirdik. Daha önceden, denizde balık avlamayı, çok iyi bilmiyorduk -Babam, bize denizi komple yasaklamıştı. Ona bakmamız bile, büyük bir suçtu.- Babam denizle haşır neşir olup, onun hayallerine kapılarak, ilk çocuğunun başına gelenlerin, bizim başımıza da gelmesini istemiyordu. Ancak, o birkaç günde, balık avlamada da epeyce ustalaştık ve torbalarımızı ağzına kadar, büyük ve tatlı balıklarla doldurduk. Balıkların eti, gerçekten de tatlıydı. Yediğimiz birçok yabani hayvan etinden, çok daha lezzetliydi. Birkaç gün de olsa, zamanımız iyi geçmeye başlamıştı. Gülüp, eğlenebiliyorduk.. Sonuçta karnımız doyuyordu..
Ben, artık bütün bir kışı burada geçirebileceğimizi düşünürken; Menaxos, artık gitmemiz gerektiğini söyledi. Bu nehir kenarında ki yol, Pers askerlerinin geçiş güzergâhı olabilirdi Ve o nedenle de, ormanın içine girdik ve yolumuza, aynı yönde buradan devam ettik. Menaxos’un dediklerini dinlemek zorundaydık, ağabeyime söz vermiştik. Bunun yanında, Menaxos’u da ağabeyim kadar benimsemiş, güvenmiştik.
Yine sorgusuz, sualsiz peşine düştük..
Ormanda, başımıza bin bir türlü iş geleceğini biliyordum. Hayır, büyük çalılar ve dikenlikler değildi beni korkutan. Ağaçların altında ki kovuklardan çıkan yılanlardan da korkmuyordum, beklediğim felaket... Çok daha farklıydı, çok daha özel ve büyüktü...

Biraz daha, ormanın içinde seyrettikten sonra, ağaçların sıklığı azalmaya başladı. Artık yolumuza, koca koca kayalar çıkmaya da başlamıştı. Bu kayalar, köyden ilk ayrıldığımızda, ağabeyimle birlikte yukarı doğru tırmanırken gördüğümüz kayaları andırıyordu. Sertlikleri, büyüklükleri neredeyse tıpatıp aynıydı.. Neticede hepsi aynı gibiydi ve birbirlerine bu kadar benzemelerine de şaşırmamak gerekirdi. Ancak o kayaların bize anlattığı bir şey vardı; Aşağıya doğru dik bir inişe yaklaşıyorduk..
Ve yine birkaç gün sonra, daha önceden hissettiğim o ilginçlik başımıza geldi. İleride, ağaçların neredeyse bittiği yerde ki bir tepede, koca bir ev bulunuyordu. Bu ev, diğerleri gibi değildi. Etrafında, adını sıkça duyduğum, konuşulanlardan anladığımla hep hayalimde canlandırmaya çalıştığım surları andıran, yüksekçe duvarlar bulunmaktaydı. Daha ilginç olan ise, Bu duvarların önünde, birikmiş bir grup Pers askeri, içeri girmeye çalışıyordu…
‘’Durun...’’ dedi Menaxos. İki küçük çocuğun sorumluluğunu almanın, bir grup askeri yönetmekten daha zor bir iş olduğunu düşünüyor olmalıydı o anda. Bir grup asker, kendi kendini her halükarda kollayabilirdi, ama iki küçük çocuk...? Onlar her şeyiyle senin bir parçandı. Senin sorumluluğun. ‘’Geri döneceğiz. Bu yolları, Perslilerin de kullandığını biliyordum..’’ Ama o küçük çocuklar, bir grup askerden çok daha merhametliydi..  Dolayısıyla, karşımızda ki evin sahiplerini, çaresiz bir şekilde, kendi başlarına bırakamazdık.. Menaxos’un söylediklerine karşın, Brutos’un da aynı tepkiyi vereceğini biliyordum. Ne de olsa, biz kardeştik ve böyle önemli konularda, hayatımız boyunca, hep aynı şeyi düşünmüştük.
Brutos’un da bana destek çıkacağı düşüncesine güvenerek, Menaxos’a karşı çıktım: ‘’Hayır... Geri dönmüyoruz.’’ Sertçe bana dönüp, gözlerime baktığı anı, bir daha çıkmamak üzere aklıma kazıdım. İsyancı ruhumun, temel yapıtaşlarından birini oluşturuyordu o an. Korka korka, ama doğruyu söylediğimi bilerek, devam ettim: ‘’Dönemeyiz... Korkup kaçamayız..’’ Menaxos’la pekâlâ samimi olmuştuk. Ancak, böyle bir durumda ne tür bir tepki verebileceğini, bilemiyordum. Korkum bu yüzdendi.. ’’Gidip, orada ki evi, Perslilerden temizlemeliyiz.’’
‘Doğru hangisiydi? O eve gitmek, evdekileri kurtarmak en doğru gibi görünüyor olabilirdi. Ama ya çocuklara bir şey olursa? Ya ev çoktan boşaltılmışsa ve bizde boşuna askerlere saldırmış olursak? Ya bu askerlerle uğraşırken, başka devriye gezen askerler buraya gelirse..?’ Menaxos’un gözlerinin önünden akıp geçen düşüncelerini okuyabiliyordum.. Aslında, onu anlayabiliyordum, demen daha doğru olur. Zira duygularını kolayca açık edebilen biriydi.. Şimdi de büyük bir fikir keşmekeşinin içine düşmüştü. Ama doğruyu göstermede, ona yardımcı olabileceğimi biliyordum. Doğru olan, o askerlere saldırmaktı. Bunu da,  birkaç gün önce hissetmeye başladıklarımın, bir parçası olarak görüyordum. Ah, evet! İşte, tüm hissettiklerim karşımdaydı.. Ve devamı da... Devamı da, doğru olandı. Doğru olan ise, yine içimdeydi... Hissettiklerimdeydi...
‘’Kendini hatırla... Seni ilk gördüğümüzde, yolumuza devam etsek neler olurdu? Pekâlâ gökten bir Tanrı inip seni kurtarmadığı sürece, ölürdün. Başka milletten olan tüm Pers askerine ibret olarak, Persliler için ölürdün!’’ Ona karşı, çok sert mi konuşuyordum..? Yo, hayır... Hayır, yine, doğru olan bu olmalıydı. Onu vurucu sözlerle etkilemeliydim. ‘’O evde birileri olduğunu bilebiliyorum. Nereden diye soracak olursanız, bilmiyorum derim ama, içeride birileri var. Tek bildiğim bu!’’ Menaxos da, Brutos da etkileniyor gibi gözüküyordu. ‘’Ve bildiğim bir şey daha varsa, doğru olan; onları kurtarmak, o askerlere saldırmak!’’ Evet, evet. İkisi de etkilenmişti. Brutos’un zaten benimle aynı fikirde olduğunu tahmin edebiliyordum ama Menaxos’un da artık bana inandığını anlayabilmem için, hafifçe salladığı başını görebilmem gerekmişti…


‘’Siz, çocuklar... İkinizde, katiyen yakın dövüşe girmeyeceksiniz. İkiniz de..!’’ Arkasını döndü ve tepenin üzerinde ki evin, duvarlarına yakın mesafede bulunan ağaçları işaret etti. ‘’Şu ağaçların üzerinde, görülemeyecek pozisyonda olacaksınız. İşaretimle birlikte, yaylarınızı gerip, okları üzerlerine yağdıracaksınız. Tüm hepsinin dikkati sizin üzerinize toplandığı anda ise, ben harekete geçeceğim. Saklandığım yerden çıkıp,’’ Bu sırada, yine eliyle bir kayayı işaret etti. ‘’Hızla üzerlerine atılacağım..’’ İşaret ettiği kayayı da daha önceden seçmişti. Evin duvarlarının hemen dibinde, saklanmaya oldukça müsaitti.. ‘’Umarım, bana çok fazla av bırakmazsınız. Bugün bayağı yorgunum.’’ Dedi ve sırıtarak sözlerini tamamladı. Bu hafifçe sırıtışıyla bize güven vermeye çalışıyordu. Ama birazdan gerçekleşecek olan çatışma –küçük savaş- bizim için bir ilkti. Hem Brutos, hem de ben; Menaxos’un bizi ölümden kurtardığı gecede bayağı bir tecrübe edinmiştik bu konuda ama şimdiki... Çok farklıydı. İlk defa gerçek bir savaşın içinde, gerçek birer savaşçı olarak yer alacaktık.
Evin bulunduğu tepe, pek yüksek değildi. Ancak, o tepeye olan çıkış oldukça dikti. Yukarıdan, aşağıda olup bitenleri görmek pek mümkün gözükmüyordu. Zaten evin duvarlarının sınırlandırdığı alan oldukça genişti ve kapıda bu geniş duvarların tam ortasında bulunuyordu. Dikkatlice izlemeden aşağıyı görebilmek, pek olanaklı görünmüyordu. Hele ki, kocaman kapıyı açmak için tüm güçleriyle çabalayan, askerlerin bulunduğu durumda.. Ovanın sonlarında, ormanın dibinde yer alan bu tepenin, öteki yanı, irili ufaklı çokça kayayı barındıran, zorlu bir iniş yolu olmalıydı. Hatta, Menaxos’u bulmadan önce ağabeyimle birlikte tırmandığımız dik yokuşun, bir benzeri olduğunu, hayal edebiliyordum oranın. Evin, uzun duvarlarının ardında, eski, büyük ve geniş bir çatıdan başka hiçbir şey gözükmüyordu. Aslında bu çatı da, duvarlara kıyasla, pek büyük sayılmazdı. Bu duvarlar, daha büyük bir yapıyı korumalıydı. Masallarda sıkça duyduğum bir kale, bir akropol olabilirdi mesela.. Yine de, ‘hissettiklerimden’ dolayı, çatıya bakarak, ev hakkında karar vermemem daha ehemmiyetli olacaktı..
Duvarlar, köşeleri birbirini dik kesecek biçimde, düzgün bir pencere şeklindeydi.  Tabii büyüklüğü, bir pencerenin katlarca ama katlarca fazlasıydı. Yine duvarlar, bulunduğu tepeyi, neredeyse komple kaplıyordu. Eğer arkalarda başka yoksa, askerlerin sayısının beş olduğunu saymıştık. Askerlerin durduğu yerde, kocaman bir tahta kapı bulunmaktaydı. Üzerinden aşılması, neredeyse imkânsız duruyordu. Karşı tarafa doğru yüksek bir düşüş yaşamak zorunda kalacaktı, buna kalkışan kişi. Ve bu da bir yerlerini kırmasına, hatta ölmesine neden olabilirdi.. Kapı, ne bizim bulunduğumuz, sık ormanlık alana, ne de aşağı, iniş tarafına bakıyordu. Baktığı yer, artık uzaklarda kalan, ama varlığını yine sürdürdüğünü bilebildiğim nehre doğruydu. Yine o tarafta bulunan yüksekçe bir ağaç bizim konuşlanacağımız noktaydı. Geniş yaprakları ve sık dalları arasında, dışarıdan birisinin, ağaçta bulunan ufak yapılı bir çocuğu görmesi çok zor olmalıydı. Ayrıca, çok akıllıca bir planım daha vardı. Brutos’la birlikte, üzerine çıkacağımız ağacın aynı türünden bir başka ağaçtan kestiğimiz dalları kıyafetimizin içerisine sıkıştırarak, bazı yerlerde de kıyafetimize bağlayarak, tüm bedenimizi kaplayacak şekilde, üzerimize örtmüştük. Böylece, zaten bizi görme şansları oldukça düşük olan Pers askerlerinin gözleri, bizi hiçbir zaman bulamayacaktı. Dalların arasında, görünmez olacaktık. Ve üzerlerine yağan ok yağmurundan sonra, asker bizi ararlarken de, bu kez üzerlerine bir kaplan gibi Menaxos atılacaktı.
Menaxos, daha önceden söylediği yere gitmiş, bize bakmaya başlamıştı. Bu yer, evin kapısının bulunduğu duvarla, ormana bakan tarafının duvarlarının kesiştiği noktada bulunan, koca bir kayanın ardıydı. Duvarların olduğu kısımdan tepeye tırmandığı için, askerlerin Menaxos’u görebilme ihtimali yoktu. Ayrıca, şimdi birçoğu yere oturmuş, içeriye girebilmek için; düşünmeye, bir çare aramaya başlamıştı. Belki de, bir başka grubu bekliyorlardı.. Askerlerden biri içeriye doğru bağırıyor, orada birilerinin olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bu bağırışlar... Bu bağırışlar, yine o iğrenç, anlayamadığım dildeydi. Onları bir an önce susturmak, sonsuzluğa gömmek istiyordum. Ellerim, atış yapacağım yayı çoktan germiş, benliğim bütünüyle hedefine odaklanmıştı. Şu en uzununa, ayakta durup, içeriye bağıranaydı, ilk okum.. Onu, bir an önce öldürmek istiyordum..
Ve Menaxos’un hafifçe havaya kalkan elini, işaretini gördüm.
Oh, Zeus; sonunda o adi herifi öldürebilecektim.

Ağabeyimin, ateşin yanı başında uyuyan askerleri öldürmek için attığı oktan çıkan sesti bu. ---Bağırış--- Evet, o zamanda gözlerimi böyle dikmiş ve okun gidişini anbean görebilmiştim. O zaman, ok gidip; yerde ki askerin böğrünü deşmişti. ---Bağırış---- Şimdi ise, benim attığım ok, havada hafifçe yalpaladıktan sonra, doğruca gidip, askerlerin açmaya çalıştıkları kapıyı vurdu..! ---Bağırış--- Hayır, ‘aptal ok’ o askerlerden birini vurman gerekirdi. Gidip o lanet sesi, o bağırışı kesmen gerekirdi!
---Bağı...--- Ve sonra, bağırış birden bire kesildi..
Oh, Brutos... Brutos, ayakta ki askerin, sol bacağını vurmuştu! O pisliğin bağırışları, can acısından attığı yakarışlara dönmüştü. Bu yakarışlar, bizim için; birer zafer ‘böğürtüsüydü.’
Ne böğürtü ama!
‘Yeni bir ok The! Yayını gerip, yeni bir oku daha sal! Bu kez, bu defa, bu seferde; artık her ne boksa vuracaksın, o askerlerden birini.. Yalnızca, dene! Bak, yerde oturanlar da kalkmaya başladı.. Eğer içlerinde bir okçu varsa The, bu senin sonun olacak! Üzerinde saçmalıkların seni kurtarabileceğini düşünüyorsan; kendini hemencecik ağaçtan aşağı atıver! Belki o zaman bir yerlerini kırarak, ölümden kurtulma şansın olur! O saçmalıkların seni komik göstermekten başka bir yararı yok, The! Hadi, bekleme artık. Ger şu yayı!’
Evet, yeni bir ok... Evet, yeni bir ok... Bunu yapabilirdim!

İkinci atışımda, henüz ayağa kalkmış olan adamlardan birini boynundan vurmayı başardım.. Aslında, hedefim o değildi. Onun, sağdan ikinci tarafında ki kısa boylu kişiyi hedef almıştım. Biraz rüzgârdan, birazda atış yaparken elimin hafifçe kaymasından olacak, attığım ok, hedefimin bayağı soluna gitmeyi becermişti. Ama işte orada, okumun yeni adresinde; yine dev gibi bir asker vardı ve bende okumla, onu yere yığmayı başarmıştım!
Şimdi, ortam kaosa doğru sürükleniyordu.. Brutos’un ikinci atışı, hedefinden çok uzaklara isabet etmişti. Ama bu pek sorun değildi.. Onun bacağından vurduğu adam, acı içinde, kanayan yerini tutarak, yerde debeleniyordu. Bu vakitten sonra, ne yayını, ne de kılıcını kullanabilecek vaziyetteydi.. Benim vurduğum adamsa, çoktan, kanlar içinde yere yığılmıştı. Okum onu öldürmemiş olsa dahi, kendi kanında boğularak ölecek gibi gözüküyordu.. O da, etkisiz haldeydi.
Ve sonra, hiç beklemediğim bir şey oldu...
Biz daha üçüncü atışı yapmadan, Menaxos ileri atıldı...
Oysa, üçüncü atışta, en az bir askeri daha indirebileceğimizi düşünmüştüm. Öyle olsa, kala kala iki asker kalacaktı, Menaxos’a.. Bence gayet yeterli bir rakamdı bu. Ancak, Menaxos ona ayırdığımız ‘avı’ beğenmemiş gibi gözüküyordu. Uzun süredir ‘av’a karşı çektiği özlem, onu harekete geçirmiş olmalıydı...
Adamlarla, arasında ki mesafeyi, daha önce hiçbir insanda görmediğim hızda koşarak, çok kısa bir sürede kapattı. Bizim bulunduğumuz tarafa odaklanmış, her an, üzerlerine yeni gelebilecek bir oktan, kaçınmaya hazırlanan askerler, Menaxos’un ani saldırısıyla, daha büyük bir şaşkınlık dalgasına kapılmış gibi gözüküyorlardı..
Menaxos,  ilk avına atılmadan birkaç adım önce, tüm gücüyle havaya zıplamıştı. Bu haliyle, küçükken bahçemizde yakalamaya çalıştığımız kurbağalara benzese de, avı daha başını Menaxos’a çeviremeden, onun boynunu uçurmuş olmasıyla, ormanda ki vahşi kurtları daha çok çağrıştırıyordu hayalimde.
Kalan iki asker, okçu olsa dahi, o yakın mesafeden, Menaxos’a atış yapabilmeleri oldukça zordu. Daha yaylarını germeden, Menaxos onların boyunlarını da havaya uçurmuş olurdu. Adamlardan biri, sanki ölüme hazırlanırmış gibi, kılıcını salmış, elleriyle kendini korumaya çalışmıştı. Karşısında ki, vahşi kurt’a karşı, hiçbir şansının olmadığını bilir gibiydi.. Menaxos üzerine atılınca, korkaklığı da son buldu. Ellerini ve kafasının yarısını kaybetmiş biçimde, yere yığıldı..
            Kalan son asker ise, diğerlerinin ölümünü görmesiyle birlikte, arkasına bakmadan kaçmaya başlamıştı! Kılıcını, zırhını attırmış, Menaxos’dan kaçmaya başlamıştı. Ancak, avını yakalamaya ând içmiş bir kurt’tan, hiçbir tavşanın kaçabildiğini, görülmüş şey değildi. Kaçan o korkak askerde, diğerleri gibi ölecekti elbet. Hem de, korku içinde, zavallı bir biçimde..! Tüm Persliler, böyle ölmeliydi. Yunan’a saldırmanın karşılığını, canlarıyla birlikte; ruhlarının çekeceği acılarla almalılardı...
            Brutos’la birlikte, yüksek ağaçtan inmiş ve evin kapısına doğru koşmaya başlamıştık. Menaxos’dan korkarak, kaçan adam; dik eğime doğru gittiği için, Menaxos’un onu yakalaması biraz zamanını alabilirdi. Ama o korkak eninde sonunda yakalanacaktı. Zira Menaxos’dan kaçabilmesinin, imkânı yoktu!
            Evin kapısına geldiğimizde, yerde, acı içinde, sürüklenerek kaçmaya çalışan adamı gördük. Brutos onu bacağından vurmuştu, ama Menaxos’da ne ara yaptığını anlamadığım bir şekilde, onun sağ kolunu uçurmuştu. Belli ki, tekrar ayaklanıp, arkasından saldırabileceğini düşünmüştü. Bu sefil yaratık, birazdan acılar içinde son nefesini verecek, ‘Korkak Ruhlar’ cehennemine gidecekti. Phobos* tarafından, harika bir şekilde karşılanacaktı, elbette!
            Evdekilere, yerde sızlanan sefil askerin biraz evvel yaptığı gibi, bağırmaya başladım. Ancak ben onun bağırdığı, iğrenç dilde değil; has Yunanca bağırıyordum.. ‘’Zafeeerrr....’’ Bu onları dışarı çekmeye yeterdi. ‘’Kurtuluuuşşşş…..’’
            İçeriden bir takım sesler geldi. Sanırım, içeride ki evde bulunanlar, dışarı; bahçeye çıkmıştı. Ağır ağır duyulabilen adım seslerinden sonra, sesinden anlaşılabildiği kadarıyla, oldukça yaşlı olan bir adam, bize doğru seslendi.. ’’Siz... Siz, Yunanlı mısınız?’’
            Nasıl bir soruydu bu!? Elbette Yunanlı’ydık! Yoksa, Persleri niye öldürelim!? ..Yaşlı adam, bizden ses çıkmaması üzerine devam etti; ‘’Lanet Perslilerin, yaptığı saçma sapan oyunlardan biri misiniz yoksa? Ha..?’’ Ne oyunu, ne Perslisi? Zaten onları biz öldürdük, yaşlı bunak! Gel ve gör, oyun olup olmadığını.. ‘’Bana, Yunan olduğunuzu kanıtlayın..’’
            Mantıklıydı aslında. Pislik Perslilerden her şey beklenirdi.. Pekala saldırıya uğramış gibi yapıp, evin sahibine kapıyı açtırabilirlerdi.. Doğruydu... Demek ki Persliler, uzun süredir, bu adamın evine girmek için uğraşıyordu. Ve adam da, sonunda bezmiş, onların niyetini anlamıştı.. Bizi de, onların çevirdiği tiyatroların bir unsuru sanması şaşılacak bir şey değildi..
            Bizden, yine uzun süre ses çıkmadı. Nasıl, kanıtlayabileceğimizi bilmiyordum, Yunanlı olduğumuzu..? Yunanca konuşuyorduk, ama Pekala herkes Yunanca öğrenebilirdi.. Mesela Menaxos Yunan değildi ama Yunanca konuşabiliyordu.. Sessizliğin üzerine adam konuşmaya başladı. ‘’Sizi geberesiceler..! Giremeyeceksiniz evime, şuradan si...’’ Adam daha sözünü bitirmemişti ki, Brutos hiç beklemediğim bir şey yaptı. Yerde duran, bakmaya dahi korktuğum kesik başı, saçlarından tuttu ve içeriye fırlattı...
            Bu korkutucu, aynı zamanda da oldukça kanıtlayıcıydı. Tam anlamıyla şok olmuştum. Kardeşim, bendende mi evvel büyümüştü? O kesik başa... Bakmaya bile çekiniyordum.. Brutos, aklıma hayalime gelmeyecek bir şey yapmıştı ve bundan iyisini de hiç kimse yapamazdı...
Kısa bir ‘’Hmmm...’’ nidasının ardından, yaşlı adam, ayak seslerinden anladığımız kadarıyla, ağır ağır bizim bulunduğumuz tarafa yaklaşarak, kapıyı açmaya başladı.. Bu, oldukça büyük bir kapıydı. Yaşlı adam kapıyı açmaya başladıktan sonra; kapının aralığı yavaşça genişlemeye başladı ve en sonunda da, yaşlı adamın; yorgun ve solgun yüzü gözüktü...
            Menaxos, kaçan adam daha yokuşa ulaşmadan ona yetişmiş, gırtlağını tek hamlede kesmiş olmalıydı. Üzerinde ki kan, onu yakından son gördüğümüzden beri, rengini ve görünüşünü tamamen değiştirmişti.. Güneş’in altın sarısı ışıkları üzerine vurduğunda parıldayan bu garip renkler; korkutucu bir hava veriyordu Menaxos’a... Uzaktan yavaş yavaş bize doğru gelirken, yaşlı adam da onu görmüştü...
            Ve kapı, açıldığından bin kat daha hızlı bir biçimde, yüzümüze kapandı! Evet, bu oldukça büyük bir kapıydı, fiziki büyüklüğünden çok, açılırken adamın zorlanmasından da anlaşılabiliyordu büyüklüğü. Ancak adamın Menaxos’u görmesiyle, kapıyı kapatması, neredeyse aynı anda olmuştu.. Hatta ağır kapının yüzümüze vurduğu rüzgar, içimize sinmiş ölüm ve kan kokusunu, bir nebze uzaklaştırabilmişti, üzerimizden... O anda anladım ki; Yaşlı adam, anlamlandıramadığım bir korkuya kapılmıştı, Menaxos’dan...          ‘’Defolup gidin buradan...’’ Bize mi diyordu bunları..? ‘Nankör, seni biz kurtardık! Biz...!’ ‘’O siyah hayvanda defolsun..!’’ Aşağılık pislik, bir insan o! Senin gibi, benim gibi bir insan...!

            Aynı gece, güneye doğru, yolumuza devam ettik... O günün, bana getirdiği tek bir şey varsa, o da intikam listeme kazınan; yeni bir isimdi...

            -Köyümüze, ihanet eden; Bretlaos...
            -Zavallı, küçücük bir bebeği hunharca katleden, yüzü yaralı adam..
            -Ve, yardımımıza; nankörlükle karşılık veren, aşağılık, yaşlı yaratık..
           
            Listemin en başında ki isimler bunlardı. Bretlaos, yüzü yarlı adam ve yaşlı yaratık!
            ...Bretlaos, yüzü yaralı adam, yaşlı yaratık...
           
Onların cezalarını, Tanrılardan önce biz, verecektik..
            Bu, canımız pahasına dahi olsa, anne ile babamın, yukarıdan bize bakan gözlerinde ki beklentiyi, intikam beklentisini, yerine getirecektik..
            İntikam içimizdeydi. Ruhumun en derinini dahi, vahşi arzusuyla kaplamıştı! İntikam içimizdeydi.. Ateşi, sonsuza kadar sönmeyecek şekilde, ruhumun en derininde parıldıyordu..
            Onların cezalarını, Tanrılardan önce biz verecektik. Ama içimde ki o duygularla da, kimse bana;
Nemesis olmadığını söyleyemezdi..
            İntikam bendim.
            Ve Nemesis’in ta kendisi...       
            Yine bendim...!
..O an, Tanrılar, bendim...







2 yorum:

  1. böyle hikayeleri severim çok güzel yazılmış şahsen bende hikaye yazmayı düşünüyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum :)

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Oğuz Bey..

    Acaba hikayenin tümünü okudunuz mu? Eğer okuduysanız, genel olarak bir yorum alabilir miyim? Eksin yönler, betimlemeler.. vs. vs. hakkında düşüncelerinizi okumayı çok isterim.

    Bu arada, yazacağınız hikayeyi de merakla bekliyorum.

    YanıtlaSil