ÖNSÖZ

Saygıdeğer, kutsal ruhlu okuyucuya...
Thefanos, Brutos, Menaxos... Kitabın büyülü Dünya'sına kapılmadan önce, siz koca yürekli okuyucuyu uyarırım ki; eserde ki hatalar, istemsiz keşmekeşler ve daha nice absürt taraflar, yazarın kendi isteğiyle gerçekleşmemiştir.. Öyle bir durum zaten, ihtimaller dahilinde bile değildir.. Hangi insafsız yazar, siz koca yürekli okuyucuyu bilerek kırmak ister...?
Bu eser, yaklaşık olarak otuz bin kelime içermektedir, yani eğer eseri okursanız eğer, yaklaşık 140 sayfalık bir kitap bitirmiş olacaksınız.. Birazcık da, yapıttan söz edecek olursam; 'İntikamın Merhameti' adlı kitabın, ilk kısmıdır, gördüğünüz eser.. Eğer ilgi ve alaka takdire değer bir biçimde olursa; yazın, kitabın tamamını piyasaya sürmeyi planlıyorum. Ve yine, eğer kitaba beklenen ilgi alaka olmazsa, yazın piyasaya sürmeyi planlıyorum..

Antik Çağda, Yunan ve Pers savaşlarının adrenalinin doruğa ulaştığı, ve Termopolia savaşının gerçekleştiği MÖ 480 yılllarında başlayan bu eser, dönem hakkında genel kültürlerde aktarmaktadır. Ancak emin olabilirsiniz ki, yaşanan tarihsel sürecin üzerinden yaklaşık 25 asır geçmiştir, dolayısıyla, eser tarihi açıdan mükemmel olamayacağı gibi, yine bu tarihi doğruluk katsayısını da, 20. YY yapıtı, ansiklopediler karşılamıştır..
Sağlıcakla Kalın... Ramazan Kılınç

BÖLÜM 19


            Tam beş askerdiler.. Bulundukları yerde, onları sayabildiğim kadarıyla. Ve bir de, daha önce hiç görmediğim şekilde, siyah bir adam görmüştüm.. Siyahtı, çok garipti.. Daha garip olansa, bu adamın her yeri yara bere içinde kalmış, kollarından bağlanmış, zavallı bir tutsak gibi ağaçta sızlanıyordu.. Ölüme terk edilmiş, gibiydi...
           
            Onları, bu kadar yakından izleyebilmemiz, yine ağabeyimin parlak zekâsı sayesinde gerçekleşmişti. Yabancı askerleri, ilk kez gördükten sonra; bizi hemen geriye, bulunduğumuz yerde ki küçük bir kayanın arkasına çekmişti. Pekâlâ, bunu yapmasa da, kararmakta olan hava ve bulunduğumuz yerin patikaya göre yüksekliği göz önüne alınınca, bizi görmeleri çok zordu.. Yine de, kayanın arkasında, en azından; hiçbir risk altında bulunmadan, ne yapabileceğimizi düşünebilmişti.. Onların arkasına geçecek ve takip edecektik, bize böyle söylemişti. Niye onları takip edeceğimizi ise; yine –her zaman ki- söylememişti. Nedenleri açıklama gibi bir gaye gütmüyordu.. Bizde, sorgusuz sualsiz peşine düştük..
            ..Bize, yerimizde kalmamızı söyleyip; kendi harekete geçmeye başladığında, hava artık tamamen kararmıştı.. Askerler, geçip gittikten bayağı bir zaman sonra, patikaya inerek peşlerine düşmüştük. Ayın aydınlatıcı ışığından yoksun bu karanlık gecelerde, Pers askerlerinin dahi hareket etmeleri olanaksızdı. Oldukça fazla meşaleye sahip olsalar bile; bizim, iki gündür tırmandığımız kayalardan, bu kez, onların inmeleri gerekecekti. Ve bu, değil karanlıkta; güneş tam zirvedeyken, önlerini rahatlıkla görebiliyorken bile çok zordu. O yüzden, yakınlarda bir yerlerde, duracaklarını anlayabilmiştik. Ağabeyim de, bunun üzerine; ‘tek başına,’ onları daha yakından keşfetmeye çıkmıştı. Bizi, neden böyle bir belaya bulaştırdığını bilmiyordum ama çekip gitmenin, diğer her şeyden hayırlı olduğunu, pekala görebiliyordum..
            Geri geldiğinde, Brutos’la birlikte, neredeyse uykuya dalmak üzereydik. Birbirimize, eski anılarımızı ve bildiğimiz şakaları anlatarak, belli bir vakit ayık kalabilmeyi başarabilmiştik. Ama bir süre sonra, onlarında dibi tükenmişti. Ayrıca yorgunluk da, göz kapaklarımıza, ağır darbeler indirmeye başlamış, onları hafiften kapatıyordu.. Ağabeyim, biraz daha gecikse, ikimizi de uykuda bulması, en yüksek ihtimal olurdu. Bize, üzerinde bulunduğumuz patikadan saparak, ormana girdiklerini ve orada da küçük bir kamp kurduklarını söylemişti. Kampın ne olduğunu daha önce duymuştum, ama ağabeyimin gözlerine, sanki anlamamış gibi bakınca, bize kampın ne olduğunu açıklama çalışmıştı.. Sonunda daha iyi anladım ki; kamp, bizim dün gece yaptığımız gibi dağda konaklamaktı. Ancak kampta, ateş yakılabiliyor ve iyi yemeklerle karın doyuruluyordu. Bu manadan bakınca, bizim yaptığımıza kamp denemezdi. Zira biz, iki gündür açtık..

            Biraz daha vakit geçince –ağabeyim, üzerindeki dikenleri ayıklayıp biraz dinlenince- bize, artık harekete geçmemiz gerektiğini söylemişti. Dediğine göre, askerlerin çoğu kurdukları kampta çoktan uyuya kalmış olmalıydılar. Eğer bu gece, onun dediklerini dinlersek; yolculuğumuzun, artık çok daha kolay geçeceğini söylemişti. Aynı şeyi, kayayı aşmamız gerektiğinde de söylemiş olduğunu, hatırlatmak istedim ona. Kayayı aşmıştık, peki yolculuğumuz daha mı kolaylaşmıştı..!? İçten içe, onun dediklerini yargılıyordum, ancak işin birde öteki boyutu vardı. Şu ana dek, ağabeyime karşı çıktığım her anda –onu ilk gördüğümden beri- hep haksız çıkan ben olmuştum.. Her ne kadar, dedikleri mantıksız gelse de, sözünü dinlemeye karar verdim. Çetin bir yolculuğa girişmiştik ve burada bireysel düşünemezdim. ‘Biz vardık!’
            Ağabeyim, yavaş ve sakin adımlarla yürümemiz gerektiği konusunda bizi sık sık uyarıyordu. Ne meşalemiz, ne de önümüzü biraz olsun aydınlatacak, başka herhangi bir eşyamız vardı. Sadece, aydan çıkıp, toprağa düşen, cılız bir ışıktı önümüzdekileri görmemizi yardımcı olan.. Ve bir de, ağabeyim biraz önce geçtiği için bu lanet yerlerde ki engelleri, en önden giderek tekrar görüyor, bizi önceden uyarıyordu.. Ne engellerdi ama.. Mesela ayağımızı koca bir taşa vurup, canımızı ölesiye acıtınca sorun yoktu. Sorun, acıdan bağırınca sirayet ediyordu. Veya hangi cehennemden çıktığı belli olmayan bir dal parçasına boynunu çizdirip, kanatınca sorun yoktu. Sorun, akan kanın seni biraz olsun yavaşlatmasıydı..
            Sonunda, sık ağaç dallarının arasından, uzaklarda parıldamakta olan birkaç parça meşalenin ışığını görmeyi başardık. Görebildiğimiz bu meşaleler, ağaçlara konulmuştu. Böylelikle hem vahşi hayvanları uzak tutup, hem de kampın her yanını iyice aydınlattığı rahatlıkla anlaşılabiliyordu.. Tahmin ettiğim üzere, kampta sadece bu meşaleler olmamalıydı, askerlerin yanı başında duran veya küçük bir kayaya sıkıştırılmış, yerde duran başka meşalelerde olmalıydı.. Ama bulunduğumuz yerden, sık çalılar yüzünden bunu göremezdik.. Kampa daha da yaklaştıkça, meşalelerin cılız ateşinden katlarca daha güçlü, yerde meşale bulunmasını gerektirmeyecek, büyükçe bir ışık kaynağının varlığını görmeye başladık. Ve daha da yakından, bunun; kampın ortasında bulunan, çevrede ki ağaçları, alçak dallarına kadar aydınlatan, askerlerin üzerinde bir şeyler pişirebileceği, kocaman bir ateş olduğunu anladık..
            ‘’Daha fazla yaklaşamayız.’’ Diye fısıldadı ağabeyim, kampa birkaç adımlık mesafe kala. Zaten biraz daha yaklaşsak, olası bir nöbetçi tarafından görüleceğimiz aşikârdı. Ama yine bulunduğumuz yerden, ortalarda, herhangi bir nöbetçi varlığı görülmüyordu. Belli ki, kampta ki askerler, ağaçlarda bulunan birkaç meşalenin, onları vahşi hayvanlardan korumaya yeteceğini düşünüyordu. Yunan tehlikesi ise... Onlara göre, bu tehlike, vahşi hayvanlarınkinden daha az olmalıydı, hatta belki de; hiç yoktu.. Ne de olsa, Yunanlıların kökü, yavaş yavaş kazınmaya başlamıştı. Kafalarını dışarıya çıkarmaya dahi cüret edemezlerdi, korkak Yunanlılar..
            Kamp, hafif bir eğime sahip olan, ancak yüksekliğinin, hiç de yabana atılmayacak cinsten olduğu, genişçe bir tepenin yanına konuşlanmıştı. Ortada bulunan büyük ateşin yanında yer alan birkaç kirli kap ve içinden yiyecek çıkarılıp öylece açıkta bırakıldığı anlaşılabilen küçük bezlerin varlığından, askerlerin yemek yiyip, hemen yattığı belli oluyordu.. Tam beş asker vardı. Hepsi, neredeyse aynı denebilecek şekilde yatmış, derin bir uykuya dalmışlardı.. Tümünden çıkan ses birleşince, oldukça gürültülü bir horuldamaya dönüşüyordu. Ortada ki ateşin çevresini, daire biçiminde sarmışlar, ateşin yanında boş bir alan dahi bırakmamışlardı... Hepsi, aynı şekilde uyuyordu ama hepsinin aynı tür asker olduğu söylenemezdi. Yani, sayabildiğim kadarıyla, tam üç tanesinin hemen kolunun altına konmuş birer kılıç bulunuyordu. Bunlar, yakın dövüş için eğitilmiş askerler olmalıydı. Ve diğer iki askerin yanında ise, en az ağabeyimin ki kadar büyük yaylar bulunmaktaydı. Bunlarda, iyi birer ‘okçu’ olmalıydı. Ayrıca bu iki askerin, beline sarılı bulunan birer küçük bıçak taşıdığını da görebiliyordum.
            Kampta uyumakta olan tüm askerlerin, başka bir ortak noktası daha bulunmaktaydı; hepsi, zırhlarını çıkarmışlardı. Bu şekilde, normal bir Bretlaos askerlerinden farkları olmadığı açıkça görülebiliyordu. Her ne kadar, hemen hepsi daha yapılı gözükse de, onları onlar yapan, üzerlerinde ki ağır zırhlardı. Beni, daha önce onlardan bu kadar çok korkutan da, yine bu ağır zırhlar olmalıydı. Bu yüzden artık, beni, eskisi kadar korkutamıyorlardı. Dün, tek başıma yine dört-beşinin arasına dalmayı göze alabilmiştim. Her ne kadar delice cesaretle gerçekleşmiş bir an olsa da, en azından onların alt edilebileceğini bana göstermişti.. ‘Tek başıma bile onlara saldırmayı göze alabilmişsem, yanımda ağabeyim ve Brutos varken, hayli hayli korkmadan savaşabilirim.’ Diye düşünüyordum..
Ancak daha sonra, kampın öteki ucunda, beni askerlerden çok daha fazla korkutan bir şeye takıldı gözüm.. İlerilerde, tepenin giderek dikleşmeye başladığı yerde bulunan ağaçlardan birine bağlı olarak, daha önce görmediğim renkte bir adam bulunuyordu.. Her yeri yara bere içinde olan bu adamın, rengi; normalden oldukça farklı olarak ‘kapkaraydı..’ Gözlerime, bir an için inanamamıştım... O ‘Siyah renkli’ adam, bir insana oldukça fazla benziyordu.. Evet, evet; daha ilk anda bile, üzerine vuran parlak ışıklar, onun bir insan olduğunu düşündürmüşse bana, o; sorgusuz sualsiz kabul edeceğim şekilde bir insan olmalıydı... Ama rengi.. Rengi, daha önce hiç ama hiç görmediğim, aklıma dahi getiremeyeceğim şekilde, kapkaraydı. Yine de, onun bir insan olduğunu bilmem; ağabeyimin, bizi neden buraya sürüklediğini açıklıyordu...
           
Ve şimdi, buradaydık..
Pers askerlerini, yakından kolaylıkla teşhis edebilmiş, ilerilerde bulunan siyah bir adamın varlığından haberdar olabilmiştik.. Ağabeyim, bizi, tepenin bulunduğu yere doğru götürmeye başladı. Bütün askerler derin bir uykudaydı, yine de, oldukça geniş bir çaptan, kampın çevresini dolandık. Yolumuzu bitirdiğimizde, biraz önce bulunduğumuz yerden görülebilen, yüksek tepenin, uzantısının sonlandığı noktadaydık. Yani tepe, yavaş yavaş yükselmeye, buradan başlıyordu. Ağabeyim gerçekten iyi bir doğa adamı olmalıydı.. Zira orman, dağ, tepe gibi şeyleri, rahatlıkla analiz edip, onlara göre davranması gerektiğini bilebiliyordu. Başlangıç yerinde bulunduğumuz tepe, ilerilerde iyice yükselmeye, aşağıya doğru olan eğim gittikçe dikleşmeye başlıyordu. Ve tam tepenin o kısmının, aşağısında bulunan ağaçlardan birine bağlı olarak, siyah adam bulunmaktaydı.
O adam, o dik yamacı zıplayarak aşamazdı değil mi? Normal bir insan için, evet, bu imkânsızdı. Ama o, normal birisi değildi. Siyahtı ve bağlı olmasına rağmen, anormal şekilde uzun görünüyordu.. Zıplayarak, o dikliği bile aşabilirdi..!
Ağabeyimin bize anlattığı, planı şuydu; kendisi, tepenin, kampı en iyi şekilde gören yerinde bulunacaktı. Ama orada, aşağıya doğru olan eğiminin iyice azaldığı kolaylıkla görülebiliyordu.. İlk olarak, yayıyla uyumakta olan askerlerden birini öldürecekti. Bu noktada, aşağıda bulunan askerlerin herhangi birinin uyanmamasını umuyordu.. Böylelikle, ikinci atışını yaparak, başka bir askeri daha öldürebilirdi. O andan sonra ise –her ne kadar hepsi, uykunun en derin yerinde gözükse de- kalan askerlerin tümü artık tamamen uyanmış olacaktı. İçinde bulundukları ani şoktan çıktıktan sonraysa; tüm hızlarıyla ağabeyimin üzerine koşmaya başlayacaklardı. Ve tepenin o kısmı, tırmanmaya oldukça müsaitti. Bu da, ağabeyimin işinin hiçte kolay olmadığını gösteriyordu.. Tabii bu, iki atışın da tam isabetle hedefini vurması sonucu gerçekleşecek olan, bizin için en iyi ihtimaldi. Kalan tüm ihtimallerin sonu ise, hep, çok daha kötü bitiyordu...
Tüm ihtimallerin tek bir ortak noktası vardı; biz –Brutos ve ben,- olacaklara hep izleyici olarak konuk olabilecek, ‘etkisiz elemanlardık.’ Ağabeyim, hiçbir türlü,  bizim bu kanlı savaşa dahil olmamızı istemiyordu. Eğer her şey kötü gidecek olursa, hatta olası bir durumda ağabeyim, okçulardan biri tarafından vurulacak olursa, tüm hızımızla kaçmamızı istiyordu.. Ardımıza bakmadan, yorgunluktan bayılana kadar, koşup kaçmamızı, söylemişti.. O andan sonra yolculuğumuza, tek başımıza devam edecektik. Yine de ağabeyim, bu ihtimalin üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Belki de, olumsuz düşünmek istemiyordu. Olumsuz düşünmek, tüm dikkatini dağıtabilirdi ve bu da, olumsuz düşündüğünde olacak olanların olmasına yol açardı...
            Bizi, deminden beri, beni en çok korkutan şey olan; Siyah adamın üzerine yollamıştı. Eh, yani; tepenin o noktasında bulunacaktık. Aşağıdan oraya tırmanmanın mümkün olmadığını, eğimin çok dik olduğunu söylemişti ağabeyim. Ve, askerlerin orayı kolayca göremeyeceğini belirtmiş, kaçmamız için en kolay ve rahat yerin, yine orası olduğunu söylemişti.. Peki ya siyah adam? O, buraya, zıplayarak ulaşamaz mıydı? Bağlı bulunduğu iplerden, kolayca kurtularak, üzerimize atılamaz mıydı?  Brutos da, ağabeyime, siyah adamın bulunduğu yere gitmek istemediğini, söylemişti. Biliyordum ki, o da, en az benim kadar korkuyordu..
            Ağabeyime göre ise, siyah adam bir tutsaktı ve bu yüzden bağlanmıştı. Bizi, rahatça oraya göndermesinin nedenlerinden birisi de buydu.. Yerimize ulaşıp, daha yakından bakınca, siyah adamın; ne kadar zavallı göründüğünü fark etmiştim.  Üzerinde o kadar çok yara vardı ki, bunların her birinden sızacak kan, onu öldürmeye yetebilirdi. Adam, çektiği acıdan olacak, hiçbir şeye bakmıyor, yalnızca, sızlanıp; kıvranıyordu. O an, adamdan bu kadar çok korktuğum için kendime kızdım. Karşımızda ki, bırakın dik bir yamacı zıplayarak aşmayı, doğru düzgün yürüyemezdi bile.. Ve emindim ki, o an, Brutos’ta aynı duyguları hissediyordu. Adamdan bu kadar korktuğu için, kendine kızıyordu..

            Ağabeyim, yayı olabildiğince fazla gerdi ve... Havayı yarma sesleri eşliğinde; ıslık çalarak hedefine giden ok, yerde yatmakta olan adamlardan birinin böğrüne girdi. Vurulan adam, uykuda olmasına rağmen, birden doğruldu ve hafifçe, gürültüsüz bir çığlık attı! Bu çığlık, diğer askerleri uyandırmaya yetecek düzeyde değildi, zira biz bile adamın ağzını açmasından anlamıştık çığlık attığını.. Ancak bu hafif çığlık, adamın yere büyük bir hızla çarpması nedeniyle çıkan yüksek gürültüyle birleşince, diğer askerleri uyandırmaya yetecek düzeydeydi. Önce, vurulan adamın hemen yanında bulunan asker uyandı. Diğerlerinden daha yaşlı olduğu, yüzüne vuran ateşin ışığından kolaylıkla anlaşılabilen adam, yaşının verdiği tecrübeye dayanarak, diğer askerleri uyarıp, uyandıracaktı ki, ağabeyimin yayından, yine ıslık çıkararak bir ok daha hedefine doğru yol almaya başladı. Yaşlı asker, ağzı iyice açık; bağırmaya hazırlanırken; sol omzundan giren okla birlikte, öylece kalakaldı. Ağzından, ancak dikkat edildiğinde duyulabilecek, hafif bir ‘            Aagghhh’’ nidasından başka bir şey duyulmadı. Ve o yaşlı askerde, omzunu diğer eliyle tutarak, yere yığıldı.
            İşte bu, diğer tüm askerleri uyandırmaya yetecek bir uyarı olmuştu...

            Dikkat ettiğimde, vurulan iki askerinde yanında, büyük birer yay bulunduğu fark edebilmiştim. Demek ağabeyim, önceden planladığı şekilde, ilk başta, iki yaylı askeri etkisiz hale getirmişti. Bu, çok akıllıcaydı, çünkü diğer kılıçlı askerler kalkıp, ağabeyime ulaşana kadar, uzaktan gelebilecek bir ok tehlikesi kalmamıştı. Ağabeyim, artık daha da dikkatli bir şekilde hedefine odaklanabilirdi..
            Diğer iki askerin yere yığılmasıyla uyanan üç kılıçlı asker, girdikleri ilk şoktan çıkıp, neler olduğunu anlamaya başlamışlardı. Evet, saldırı altındaydılar! Kökleri kazınan Yunanlılar hala saldırabilirdi demek! Zavallı Persler, Yunanlıları boyun altına almanın, o kadar da basit olmadığını görmek, ne kadar can acıtıcı olmalıydı..! Kılıçlı üç askerde, bu bilinçteydi.. Koşmaya başladıklarında kendilerine hâkim olan duygu, şaşkınlıkla birlikte; büyük bir ‘hayal kırıklığıydı..’
            Yaşlı asker, omzuna giren oka rağmen uyanmamıştı.. Zorlanarak doğruldu ve eline kılıcını geçirdiği gibi, ağabeyime koşmaya başlayan, bir başka askere seslendi. Kılıçlı askerin adı olduğunu düşündüğüm bu sesleniş, ‘’...Pytooooo...’’ Nidasıyla bitiyordu. Ve bu sesleniş, amacına ulaşmış, ‘Pyto..’yu durdurmaya yetmişti.. ‘Pyto,’ durduktan sonra, kendisine seslenen yaşlı adama doğru döndü. Her an, ağabeyimin yayından kopup gelebilecek yeni bir okun varlığından haberdardım.. Diğerlerinden daha yaşlı olan asker vurulalı oldukça uzun bir süre olmuştu ve yeni okun eli kulağında olmalıydı.. Gelecek yeni okun, ‘Pyto..’ya isabet etmesini diledim o an. Sonuçta, yaşlı asker ölmemişti ve ‘Pyto’nun vurulması, ikisinin de etkisiz hale gelmesi demekti. Sonunda, sonsuz bir zaman dilimi gibi geçen süre sonra, ağabeyimin yayından; yeni bir ok koptu..
            Okun, ilk başta ‘Pyto..’ya doğru geldiğini sanmıştım. Bilmiyorum, belki de duygularım beni bu hisse yöneltmişti. Ama sonradan, okun; yine o bilindik ıslık sesiyle birlikte, yaşlı adamın seslenişine durmayıp, ağabeyimin üzerine doğru koşmakta olan askerlerden, daha kısa olana doğru gittiğini anladım. Bu askerler, ‘’..Pyto…’’ nidasını dikkate almamıştı, yoldaşlarının; belki de üst rütbelerinin seslenişine kulak asmamışlardı. O halde ölümü hak ediyorlardı..
Sahi, aşağıda ki tüm askerler Persliydi, hepsi ölümü hak ediyorlardı...!
            Ama ok, beklenenin aksine, bu kez hedefini vuramadı. Koşmakta olan, kısa boylu askeri silme geçerek, uzaklara doğru yol almaya devam etti. İlerilerde bir yerlerde, ağaçlardan birine çarparak durabilirdi. Yine de bunu göremezdim, çünkü çok kısa bir süre sonra –soluk alıp vermeye yetmeyecek kadar kısa bir süre- ok karanlığın içine dalarak, gözden kaybolmuştu... Ağabeyim, ıskalamıştı ve bu, onun için, oldukça kötü bir durumdu. Askerler, tüm hızlarıyla koşmaya devam ediyorlardı. Ağabeyim her ne kadar çok hızlı davransa da, yeni bir oku gerip atana kadar, geçecek sürede, arada ki mesafe rahatlıkla kapanabilirdi.. Bu yeni ok, askerlerden birini vursa dahi, diğer asker, ağabeyimin üzerine; kılıcıyla atılmayı başaracaktı. Neticede, her şey; çok küçük bir alanın içinde, yine çok kısa bir süre içinde gerçekleşiyordu.. ‘Her şeye dikkat etmek zordu. Olanları izlemek bile, çok zordu...’
            Ve o an, ağabeyim, arkasına bakmadan; dönüp kaçtı.. İki askeri birden durduramayacağını anlamış olacak, hızla kaçıp gitmişti. Askerler bir süre onu kovalayacak, sonra da yakalayamayacaklarını anlayarak, geri döneceklerdi. Biz ikimiz, Brutos’da, bende, o andan sonra askerlerin yeni hedefi olacaktık.. Zira ayakta kalan üç askerden birinin bizi görmemesi imkânsızdı. Yakalanacak ve öldürülecektik. En baştan beri, ‘ona’ güvenilmeyeceğini biliyordum..  O... Ağabeyim, bizi burada, yalnız başımıza bırakmıştı!
            ‘’Aptallaşma Brutos…’’ Hayır, hayır; yine olamaz, olmamalı..! Brutos’la konuşmuyorsun.. ‘’Ağabeyim bizi bırakıp gitmez..!’’ Bu bizim için, her şeyin sonuydu..
            Ağabeyimin kaçması sonucu yaşadığım şaşkınlıktan doğan aptalca düşüncelerin, sadece bana ait olamayacağına inanmıştım. Evet, Brutos’da böyle düşünmüş olmalıydı, olmalıydı..! ‘Hayır, aptal; Brutos hiçbir şey düşünmedi, sen yalnızca ağabeyine duyduğun kızgınlığı, onun düşüncelerine hayıflanarak hafifletmeye çalıştın.’ İşte şimdi, geçmişten beri süregelen bir hastalığımın ceremesini çekecektik.. Ben, yıllardır, kendi düşüncelerimle Brutos’unkileri, hep bir tutmuştum. İkimizin, her zaman aynı olduğunu düşünmüş ve bunun sonucunda da, bir şeyler düşündüğüm vakit, bunu Brutos’a da yüklemiştim..  ‘Oysa ki, bunlar sesin düşüncelerindi! Aptal sen, aptal The..!’
            Bu, bizim için, her şeyin sonuydu; gerçekten.. Ağabeyimin peşine takılıp, onu kovalayan iki asker ve yerde ölü uzanan, ilk vurulan askerin dışında ki, kampta bulunan tüm herkesin gözü, bizim bulunduğumuz tarafa çevrilmişti.. Oh, Zeus...! Siyah adamda dahil olmak üzere, herkes buraya bakıyordu..  Siyah adamın bağlı bulunduğu ağaçta bulunan meşale, tam olarak üzerimize vuruyordu. Her ne kadar, yüzükoyun yerle bütünleşmiş şekilde, yatar pozisyonda bulunsak da, aşağıdakilerin bizi görmemeleri; olanaksızdı..! ‘Bittiniz..’
            Yine, soluk alıp vermeye yetmeyecek kadar bir süre sonunda, Brutos’un yüzünün bana döndüğünü anladım. Peki ben nasıl bakardım onun gözlerine!? Utancım Zeus, utancım beni yiyip bitirmişti o kısacık sürede. Konuşmaması için, dilimi kesselerdi keşke. Ya da benim ağzıma da sert bir ip geçirselerdi.. Keşke ölseydim..! 
‘Zaten öleceksin..’

Kulaklarım hiçbir şey duymuyordu. Gözlerim dalgalı dalgalı, alaca görüyordu.. Ölüyor muydum!?  Yo, Hayır.. Sadece utancım, tüm duyularımı kapatmaya yetmişti. ‘Demin neden kapanmamıştınız..! Demin neden bülbül gibi şakıyordun dilim..!’ diye düşündüm. Neyse ki halen düşünmeye yetecek kadar kendimdeydim. Düşünebiliyordum ve... Sonunda bu utanç beni öldürecekti, biliyordum.
‘Seni öldürecek olan utanç değil aptal; Pytonsius öldürecek seni!’
Pytonsius... Demek adı buydu.. Güzel bir isimdi, pekâlâ beni öldürebilirdi.
‘Kalk artık salak, bak şu yaşlı adam Pyto’ya sizi işaret ediyor.. Birazdan, üzerinize doğru yola çıkmış olur. Ve size ulaşması da... Oldukça kısa bir süre alacaktır! Nefes-Alıp vermeye yetmeyecek kadar kısa..!’

Beni kurtaran, yine benliğim olmuştu. İçimden, bana tüm gücüyle bağıran oydu. Sonunda, ‘Pyto..’nun; yaşlı askerden aldığı talimatla, üzerimize doğru geldiğini görebilmiştim.. Ve Brutos’un tüm gücüyle, beni ayağa kaldırmaya çalıştığını.. Brutos, beni ayağa kaldırıp, kaçırmaya çalışacaktı. Kaçacaktık.. Pekâlâ, o zaman ağabeyimi tekrar nasıl bulabilirdik..? Askerleri haklayıp, geri dönen ağabeyim; bizi göremeyince neler yapardı? Bizi arar mıydı? Yoksa önce, şu ‘Pyto..’ denen adamla mı dövüşürdü. Bizim, şimdi dövüşmek zorunda olduğumuz gibi! Yüce Zeus..! Pyto.. tepeyi tırmanmaya başlamıştı..
Siyah adam... Ah evet, bir de sen, siyah adam!
Varlığını neredeyse unutmuştum, siyah adamın. Oysa ki, deminden beri oradaydı. Deminden beri, üzerinde ki onlarca yaraya aldırmadan, bizi yanına çağırıyordu.. Bunu, sonunda anlayabilmiştim. Üzerinde ki onlarca yaraya aldırmadan, o da bizi öldürmek istiyordu!
‘Aptallaşma Thefanos! Artık yeter, aptallıkların yüzünden, kardeşinle birlikte ölüme gidiyorsun! Siyah adam, sizi öldürmeyecek. Ağabeyini dinlemedin mi? O tutsak. Ve tutsaklarda, kendilerini bu duruma düşürenleri sevmez, onlara düşmandır. Persler, seninde düşmanın, Thefanos; bunu unutma. Ve bir şeyi daha unutma ki; düşmanının düşmanı dostundur, The! Yine unutma ki; siyah adam senin dostundur..!’
O andan sonra, kendimi; tepenin dik yamacından kayar biçimde aşağı inerken buldum. Acılar içinde aşağıya ulaştım ve doğruca, siyah adama koşmaya başladım. Ağabeyimin, zor durumda kaldığımızda kullanmamız için verdiği bıçağı çıkardım –Brutos’dan sır gibi saklıyordum, yoksa bunun için kavga ederdik.- ölesiye bir hızla, siyah adamın bağlı bulunduğu ipleri çözmeye başladım; koparırcasına..!
Siyah adamın kolunda, yeni yaralar meydana getirdiğime dikkat etmedim.. Yüzüme bakarak, bana binlerce kez teşekkür eden gözlerine bakmadım.. Sadece ve sadece ipleri kestim. İpleri kestim ve Siyah adama özgürlüğünü verdim. Ve tabii bir de bıçak..!
‘Pyto..’yu öldürmesi için, siyah adamın ellerine, onu çözdüğüm bıçağı koydum. Bunu bekliyor gibiydi. Belki, bize ilk bağırdığı anda oldukça umutsuzdu. Hele ki onun sözlerine kulak asmadığımızı, onu duymadığımızı görünce, umudunu tamamen yitirmiş olmalıydı.. Ama sonradan, ben onun yanına koşup, onu çözünce; neler amaçladığımı anlamış olmalıydı. Çözülür çözülmez, ellerini açmış ve bıçağı oraya bırakmamı ummuş gibiydi. Ve bende bunu yapmıştım...

Siyah adam, çılgınlar gibi dövüşüyordu. Üzerinde ki yaralara, yeni açılan –keserken, benim açtığım- yerden akan kana bakmadan, çılgınlar gibi dövüşüyordu..!
Ve, elinde ki küçük boylu bıçakla, karşısında ki, Pers askerini, ‘Pytonsius’u, yine çılgınca savurduğu, onlarca saldırıdan sonra, tek bir hamle de yere sermeye başardı..
Şimdi, ‘Pytonsius,’un elinde ki uzun kılıç bir yana savrulmuş vaziyetteydi.. Kendi ise vücudundan boşalan kızıl kan gölcüğünün arasında can çekişiyordu..!

Yine şimdi, ağabeyim, biraz önce koşarak kaçtığı noktadan, onunda üzeri kızıla boyanmış bir şekilde, sırtında kocaman yayı, elinde ki uzun Pers kılıcıyla, bize doğru yürümekteydi! Ama onun üzerinde ki kızıllık, kendine değil, öldürdüklerine aitti..

Sonunda kendime gelebildim.
Biliyordum... Evet, evet... Kurtulmuştuk!
Pers kampını, Siyah Adamla birlikte –ölesiye- dağıtmıştık!
Ağabeyimin yayından çıkan son ok, omzuna giren okla, yerde, acılar içinde sızlanan yaşlı adamın hayatını da sonlandırdı.
Bu, bugün öldürdüğümüz, beşinci kişiydi..

                                  





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder