Tam
beş askerdiler.. Bulundukları yerde, onları sayabildiğim kadarıyla. Ve bir de,
daha önce hiç görmediğim şekilde, siyah bir adam görmüştüm.. Siyahtı, çok
garipti.. Daha garip olansa, bu adamın her yeri yara bere içinde kalmış,
kollarından bağlanmış, zavallı bir tutsak gibi ağaçta sızlanıyordu.. Ölüme terk
edilmiş, gibiydi...
Onları,
bu kadar yakından izleyebilmemiz, yine ağabeyimin parlak zekâsı sayesinde
gerçekleşmişti. Yabancı askerleri, ilk kez gördükten sonra; bizi hemen geriye,
bulunduğumuz yerde ki küçük bir kayanın arkasına çekmişti. Pekâlâ, bunu yapmasa
da, kararmakta olan hava ve bulunduğumuz yerin patikaya göre yüksekliği göz
önüne alınınca, bizi görmeleri çok zordu.. Yine de, kayanın arkasında, en
azından; hiçbir risk altında bulunmadan, ne yapabileceğimizi düşünebilmişti..
Onların arkasına geçecek ve takip edecektik, bize böyle söylemişti. Niye onları
takip edeceğimizi ise; yine –her zaman ki- söylememişti. Nedenleri açıklama
gibi bir gaye gütmüyordu.. Bizde, sorgusuz sualsiz peşine düştük..
..Bize,
yerimizde kalmamızı söyleyip; kendi harekete geçmeye başladığında, hava artık
tamamen kararmıştı.. Askerler, geçip gittikten bayağı bir zaman sonra, patikaya
inerek peşlerine düşmüştük. Ayın aydınlatıcı ışığından yoksun bu karanlık
gecelerde, Pers askerlerinin dahi hareket etmeleri olanaksızdı. Oldukça fazla
meşaleye sahip olsalar bile; bizim, iki gündür tırmandığımız kayalardan, bu
kez, onların inmeleri gerekecekti. Ve bu, değil karanlıkta; güneş tam
zirvedeyken, önlerini rahatlıkla görebiliyorken bile çok zordu. O yüzden,
yakınlarda bir yerlerde, duracaklarını anlayabilmiştik. Ağabeyim de, bunun
üzerine; ‘tek başına,’ onları daha yakından keşfetmeye çıkmıştı. Bizi, neden
böyle bir belaya bulaştırdığını bilmiyordum ama çekip gitmenin, diğer her
şeyden hayırlı olduğunu, pekala görebiliyordum..
Geri
geldiğinde, Brutos’la birlikte, neredeyse uykuya dalmak üzereydik. Birbirimize,
eski anılarımızı ve bildiğimiz şakaları anlatarak, belli bir vakit ayık
kalabilmeyi başarabilmiştik. Ama bir süre sonra, onlarında dibi tükenmişti.
Ayrıca yorgunluk da, göz kapaklarımıza, ağır darbeler indirmeye başlamış,
onları hafiften kapatıyordu.. Ağabeyim, biraz daha gecikse, ikimizi de uykuda
bulması, en yüksek ihtimal olurdu. Bize, üzerinde bulunduğumuz patikadan
saparak, ormana girdiklerini ve orada da küçük bir kamp kurduklarını
söylemişti. Kampın ne olduğunu daha önce duymuştum, ama ağabeyimin gözlerine,
sanki anlamamış gibi bakınca, bize kampın ne olduğunu açıklama çalışmıştı..
Sonunda daha iyi anladım ki; kamp, bizim dün gece yaptığımız gibi dağda
konaklamaktı. Ancak kampta, ateş yakılabiliyor ve iyi yemeklerle karın
doyuruluyordu. Bu manadan bakınca, bizim yaptığımıza kamp denemezdi. Zira biz,
iki gündür açtık..
Biraz
daha vakit geçince –ağabeyim, üzerindeki dikenleri ayıklayıp biraz dinlenince-
bize, artık harekete geçmemiz gerektiğini söylemişti. Dediğine göre, askerlerin
çoğu kurdukları kampta çoktan uyuya kalmış olmalıydılar. Eğer bu gece, onun
dediklerini dinlersek; yolculuğumuzun, artık çok daha kolay geçeceğini söylemişti.
Aynı şeyi, kayayı aşmamız gerektiğinde de söylemiş olduğunu, hatırlatmak
istedim ona. Kayayı aşmıştık, peki yolculuğumuz daha mı kolaylaşmıştı..!? İçten
içe, onun dediklerini yargılıyordum, ancak işin birde öteki boyutu vardı. Şu
ana dek, ağabeyime karşı çıktığım her anda –onu ilk gördüğümden beri- hep
haksız çıkan ben olmuştum.. Her ne kadar, dedikleri mantıksız gelse de, sözünü
dinlemeye karar verdim. Çetin bir yolculuğa girişmiştik ve burada bireysel
düşünemezdim. ‘Biz vardık!’
Ağabeyim,
yavaş ve sakin adımlarla yürümemiz gerektiği konusunda bizi sık sık uyarıyordu.
Ne meşalemiz, ne de önümüzü biraz olsun aydınlatacak, başka herhangi bir
eşyamız vardı. Sadece, aydan çıkıp, toprağa düşen, cılız bir ışıktı
önümüzdekileri görmemizi yardımcı olan.. Ve bir de, ağabeyim biraz önce geçtiği
için bu lanet yerlerde ki engelleri, en önden giderek tekrar görüyor, bizi
önceden uyarıyordu.. Ne engellerdi ama.. Mesela ayağımızı koca bir taşa vurup,
canımızı ölesiye acıtınca sorun yoktu. Sorun, acıdan bağırınca sirayet
ediyordu. Veya hangi cehennemden çıktığı belli olmayan bir dal parçasına
boynunu çizdirip, kanatınca sorun yoktu. Sorun, akan kanın seni biraz olsun
yavaşlatmasıydı..
Sonunda,
sık ağaç dallarının arasından, uzaklarda parıldamakta olan birkaç parça
meşalenin ışığını görmeyi başardık. Görebildiğimiz bu meşaleler, ağaçlara
konulmuştu. Böylelikle hem vahşi hayvanları uzak tutup, hem de kampın her
yanını iyice aydınlattığı rahatlıkla anlaşılabiliyordu.. Tahmin ettiğim üzere,
kampta sadece bu meşaleler olmamalıydı, askerlerin yanı başında duran veya
küçük bir kayaya sıkıştırılmış, yerde duran başka meşalelerde olmalıydı.. Ama
bulunduğumuz yerden, sık çalılar yüzünden bunu göremezdik.. Kampa daha da
yaklaştıkça, meşalelerin cılız ateşinden katlarca daha güçlü, yerde meşale
bulunmasını gerektirmeyecek, büyükçe bir ışık kaynağının varlığını görmeye
başladık. Ve daha da yakından, bunun; kampın ortasında bulunan, çevrede ki
ağaçları, alçak dallarına kadar aydınlatan, askerlerin üzerinde bir şeyler
pişirebileceği, kocaman bir ateş olduğunu anladık..
‘’Daha
fazla yaklaşamayız.’’ Diye fısıldadı ağabeyim, kampa birkaç adımlık mesafe
kala. Zaten biraz daha yaklaşsak, olası bir nöbetçi tarafından görüleceğimiz
aşikârdı. Ama yine bulunduğumuz yerden, ortalarda, herhangi bir nöbetçi varlığı
görülmüyordu. Belli ki, kampta ki askerler, ağaçlarda bulunan birkaç meşalenin,
onları vahşi hayvanlardan korumaya yeteceğini düşünüyordu. Yunan tehlikesi
ise... Onlara göre, bu tehlike, vahşi hayvanlarınkinden daha az olmalıydı, hatta
belki de; hiç yoktu.. Ne de olsa, Yunanlıların kökü, yavaş yavaş kazınmaya
başlamıştı. Kafalarını dışarıya çıkarmaya dahi cüret edemezlerdi, korkak
Yunanlılar..
Kamp,
hafif bir eğime sahip olan, ancak yüksekliğinin, hiç de yabana atılmayacak
cinsten olduğu, genişçe bir tepenin yanına konuşlanmıştı. Ortada bulunan büyük
ateşin yanında yer alan birkaç kirli kap ve içinden yiyecek çıkarılıp öylece
açıkta bırakıldığı anlaşılabilen küçük bezlerin varlığından, askerlerin yemek
yiyip, hemen yattığı belli oluyordu.. Tam beş asker vardı. Hepsi, neredeyse
aynı denebilecek şekilde yatmış, derin bir uykuya dalmışlardı.. Tümünden çıkan
ses birleşince, oldukça gürültülü bir horuldamaya dönüşüyordu. Ortada ki ateşin
çevresini, daire biçiminde sarmışlar, ateşin yanında boş bir alan dahi
bırakmamışlardı... Hepsi, aynı şekilde uyuyordu ama hepsinin aynı tür asker
olduğu söylenemezdi. Yani, sayabildiğim kadarıyla, tam üç tanesinin hemen
kolunun altına konmuş birer kılıç bulunuyordu. Bunlar, yakın dövüş için
eğitilmiş askerler olmalıydı. Ve diğer iki askerin yanında ise, en az
ağabeyimin ki kadar büyük yaylar bulunmaktaydı. Bunlarda, iyi birer ‘okçu’
olmalıydı. Ayrıca bu iki askerin, beline sarılı bulunan birer küçük bıçak
taşıdığını da görebiliyordum.
Kampta
uyumakta olan tüm askerlerin, başka bir ortak noktası daha bulunmaktaydı;
hepsi, zırhlarını çıkarmışlardı. Bu şekilde, normal bir Bretlaos askerlerinden
farkları olmadığı açıkça görülebiliyordu. Her ne kadar, hemen hepsi daha yapılı
gözükse de, onları onlar yapan, üzerlerinde ki ağır zırhlardı. Beni, daha önce
onlardan bu kadar çok korkutan da, yine bu ağır zırhlar olmalıydı. Bu yüzden
artık, beni, eskisi kadar korkutamıyorlardı. Dün, tek başıma yine dört-beşinin
arasına dalmayı göze alabilmiştim. Her ne kadar delice cesaretle gerçekleşmiş
bir an olsa da, en azından onların alt edilebileceğini bana göstermişti.. ‘Tek
başıma bile onlara saldırmayı göze alabilmişsem, yanımda ağabeyim ve Brutos
varken, hayli hayli korkmadan savaşabilirim.’ Diye düşünüyordum..
Ancak daha sonra,
kampın öteki ucunda, beni askerlerden çok daha fazla korkutan bir şeye takıldı
gözüm.. İlerilerde, tepenin giderek dikleşmeye başladığı yerde bulunan
ağaçlardan birine bağlı olarak, daha önce görmediğim renkte bir adam
bulunuyordu.. Her yeri yara bere içinde olan bu adamın, rengi; normalden
oldukça farklı olarak ‘kapkaraydı..’ Gözlerime, bir an için inanamamıştım... O
‘Siyah renkli’ adam, bir insana oldukça fazla benziyordu.. Evet, evet; daha ilk
anda bile, üzerine vuran parlak ışıklar, onun bir insan olduğunu düşündürmüşse
bana, o; sorgusuz sualsiz kabul edeceğim şekilde bir insan olmalıydı... Ama
rengi.. Rengi, daha önce hiç ama hiç görmediğim, aklıma dahi getiremeyeceğim
şekilde, kapkaraydı. Yine de, onun bir insan olduğunu bilmem; ağabeyimin, bizi neden
buraya sürüklediğini açıklıyordu...
Ve şimdi,
buradaydık..
Pers
askerlerini, yakından kolaylıkla teşhis edebilmiş, ilerilerde bulunan siyah bir
adamın varlığından haberdar olabilmiştik.. Ağabeyim, bizi, tepenin bulunduğu
yere doğru götürmeye başladı. Bütün askerler derin bir uykudaydı, yine de,
oldukça geniş bir çaptan, kampın çevresini dolandık. Yolumuzu bitirdiğimizde,
biraz önce bulunduğumuz yerden görülebilen, yüksek tepenin, uzantısının
sonlandığı noktadaydık. Yani tepe, yavaş yavaş yükselmeye, buradan başlıyordu.
Ağabeyim gerçekten iyi bir doğa adamı olmalıydı.. Zira orman, dağ, tepe gibi
şeyleri, rahatlıkla analiz edip, onlara göre davranması gerektiğini
bilebiliyordu. Başlangıç yerinde bulunduğumuz tepe, ilerilerde iyice
yükselmeye, aşağıya doğru olan eğim gittikçe dikleşmeye başlıyordu. Ve tam
tepenin o kısmının, aşağısında bulunan ağaçlardan birine bağlı olarak, siyah
adam bulunmaktaydı.
O adam, o dik
yamacı zıplayarak aşamazdı değil mi? Normal bir insan için, evet, bu
imkânsızdı. Ama o, normal birisi değildi. Siyahtı ve bağlı olmasına rağmen,
anormal şekilde uzun görünüyordu.. Zıplayarak, o dikliği bile aşabilirdi..!
Ağabeyimin
bize anlattığı, planı şuydu; kendisi, tepenin, kampı en iyi şekilde gören
yerinde bulunacaktı. Ama orada, aşağıya doğru olan eğiminin iyice azaldığı
kolaylıkla görülebiliyordu.. İlk olarak, yayıyla uyumakta olan askerlerden
birini öldürecekti. Bu noktada, aşağıda bulunan askerlerin herhangi birinin
uyanmamasını umuyordu.. Böylelikle, ikinci atışını yaparak, başka bir askeri
daha öldürebilirdi. O andan sonra ise –her ne kadar hepsi, uykunun en derin
yerinde gözükse de- kalan askerlerin tümü artık tamamen uyanmış olacaktı.
İçinde bulundukları ani şoktan çıktıktan sonraysa; tüm hızlarıyla ağabeyimin
üzerine koşmaya başlayacaklardı. Ve tepenin o kısmı, tırmanmaya oldukça
müsaitti. Bu da, ağabeyimin işinin hiçte kolay olmadığını gösteriyordu.. Tabii
bu, iki atışın da tam isabetle hedefini vurması sonucu gerçekleşecek olan,
bizin için en iyi ihtimaldi. Kalan tüm ihtimallerin sonu ise, hep, çok daha
kötü bitiyordu...
Tüm
ihtimallerin tek bir ortak noktası vardı; biz –Brutos ve ben,- olacaklara hep
izleyici olarak konuk olabilecek, ‘etkisiz elemanlardık.’ Ağabeyim, hiçbir
türlü, bizim bu kanlı savaşa dahil
olmamızı istemiyordu. Eğer her şey kötü gidecek olursa, hatta olası bir durumda
ağabeyim, okçulardan biri tarafından vurulacak olursa, tüm hızımızla kaçmamızı
istiyordu.. Ardımıza bakmadan, yorgunluktan bayılana kadar, koşup kaçmamızı,
söylemişti.. O andan sonra yolculuğumuza, tek başımıza devam edecektik. Yine de
ağabeyim, bu ihtimalin üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Belki de, olumsuz
düşünmek istemiyordu. Olumsuz düşünmek, tüm dikkatini dağıtabilirdi ve bu da,
olumsuz düşündüğünde olacak olanların olmasına yol açardı...
Bizi, deminden beri, beni en çok
korkutan şey olan; Siyah adamın üzerine yollamıştı. Eh, yani; tepenin o
noktasında bulunacaktık. Aşağıdan oraya tırmanmanın mümkün olmadığını, eğimin
çok dik olduğunu söylemişti ağabeyim. Ve, askerlerin orayı kolayca göremeyeceğini
belirtmiş, kaçmamız için en kolay ve rahat yerin, yine orası olduğunu
söylemişti.. Peki ya siyah adam? O, buraya, zıplayarak ulaşamaz mıydı? Bağlı
bulunduğu iplerden, kolayca kurtularak, üzerimize atılamaz mıydı? Brutos da, ağabeyime, siyah adamın bulunduğu
yere gitmek istemediğini, söylemişti. Biliyordum ki, o da, en az benim kadar
korkuyordu..
Ağabeyime göre ise, siyah
adam bir tutsaktı ve bu yüzden bağlanmıştı. Bizi, rahatça oraya göndermesinin
nedenlerinden birisi de buydu.. Yerimize ulaşıp, daha yakından bakınca, siyah
adamın; ne kadar zavallı göründüğünü fark etmiştim. Üzerinde o kadar çok yara vardı ki, bunların
her birinden sızacak kan, onu öldürmeye yetebilirdi. Adam, çektiği acıdan
olacak, hiçbir şeye bakmıyor, yalnızca, sızlanıp; kıvranıyordu. O an, adamdan
bu kadar çok korktuğum için kendime kızdım. Karşımızda ki, bırakın dik bir
yamacı zıplayarak aşmayı, doğru düzgün yürüyemezdi bile.. Ve emindim ki, o an,
Brutos’ta aynı duyguları hissediyordu. Adamdan bu kadar korktuğu için, kendine
kızıyordu..
Ağabeyim,
yayı olabildiğince fazla gerdi ve... Havayı yarma sesleri eşliğinde; ıslık
çalarak hedefine giden ok, yerde yatmakta olan adamlardan birinin böğrüne
girdi. Vurulan adam, uykuda olmasına rağmen, birden doğruldu ve hafifçe,
gürültüsüz bir çığlık attı! Bu çığlık, diğer askerleri uyandırmaya yetecek
düzeyde değildi, zira biz bile adamın ağzını açmasından anlamıştık çığlık
attığını.. Ancak bu hafif çığlık, adamın yere büyük bir hızla çarpması
nedeniyle çıkan yüksek gürültüyle birleşince, diğer askerleri uyandırmaya
yetecek düzeydeydi. Önce, vurulan adamın hemen yanında bulunan asker uyandı.
Diğerlerinden daha yaşlı olduğu, yüzüne vuran ateşin ışığından kolaylıkla
anlaşılabilen adam, yaşının verdiği tecrübeye dayanarak, diğer askerleri uyarıp,
uyandıracaktı ki, ağabeyimin yayından, yine ıslık çıkararak bir ok daha
hedefine doğru yol almaya başladı. Yaşlı asker, ağzı iyice açık; bağırmaya
hazırlanırken; sol omzundan giren okla birlikte, öylece kalakaldı. Ağzından,
ancak dikkat edildiğinde duyulabilecek, hafif bir ‘ Aagghhh’’ nidasından başka bir şey duyulmadı. Ve o yaşlı
askerde, omzunu diğer eliyle tutarak, yere yığıldı.
İşte
bu, diğer tüm askerleri uyandırmaya yetecek bir uyarı olmuştu...
Dikkat
ettiğimde, vurulan iki askerinde yanında, büyük birer yay bulunduğu fark
edebilmiştim. Demek ağabeyim, önceden planladığı şekilde, ilk başta, iki yaylı
askeri etkisiz hale getirmişti. Bu, çok akıllıcaydı, çünkü diğer kılıçlı
askerler kalkıp, ağabeyime ulaşana kadar, uzaktan gelebilecek bir ok tehlikesi
kalmamıştı. Ağabeyim, artık daha da dikkatli bir şekilde hedefine
odaklanabilirdi..
Diğer
iki askerin yere yığılmasıyla uyanan üç kılıçlı asker, girdikleri ilk şoktan
çıkıp, neler olduğunu anlamaya başlamışlardı. Evet, saldırı altındaydılar!
Kökleri kazınan Yunanlılar hala saldırabilirdi demek! Zavallı Persler,
Yunanlıları boyun altına almanın, o kadar da basit olmadığını görmek, ne kadar
can acıtıcı olmalıydı..! Kılıçlı üç askerde, bu bilinçteydi.. Koşmaya
başladıklarında kendilerine hâkim olan duygu, şaşkınlıkla birlikte; büyük bir
‘hayal kırıklığıydı..’
Yaşlı
asker, omzuna giren oka rağmen uyanmamıştı.. Zorlanarak doğruldu ve eline
kılıcını geçirdiği gibi, ağabeyime koşmaya başlayan, bir başka askere seslendi.
Kılıçlı askerin adı olduğunu düşündüğüm bu sesleniş, ‘’...Pytooooo...’’
Nidasıyla bitiyordu. Ve bu sesleniş, amacına ulaşmış, ‘Pyto..’yu durdurmaya
yetmişti.. ‘Pyto,’ durduktan sonra, kendisine seslenen yaşlı adama doğru döndü.
Her an, ağabeyimin yayından kopup gelebilecek yeni bir okun varlığından
haberdardım.. Diğerlerinden daha yaşlı olan asker vurulalı oldukça uzun bir
süre olmuştu ve yeni okun eli kulağında olmalıydı.. Gelecek yeni okun,
‘Pyto..’ya isabet etmesini diledim o an. Sonuçta, yaşlı asker ölmemişti ve
‘Pyto’nun vurulması, ikisinin de etkisiz hale gelmesi demekti. Sonunda, sonsuz
bir zaman dilimi gibi geçen süre sonra, ağabeyimin yayından; yeni bir ok
koptu..
Okun,
ilk başta ‘Pyto..’ya doğru geldiğini sanmıştım. Bilmiyorum, belki de duygularım
beni bu hisse yöneltmişti. Ama sonradan, okun; yine o bilindik ıslık sesiyle
birlikte, yaşlı adamın seslenişine durmayıp, ağabeyimin üzerine doğru koşmakta
olan askerlerden, daha kısa olana doğru gittiğini anladım. Bu askerler,
‘’..Pyto…’’ nidasını dikkate almamıştı, yoldaşlarının; belki de üst
rütbelerinin seslenişine kulak asmamışlardı. O halde ölümü hak ediyorlardı..
Sahi, aşağıda
ki tüm askerler Persliydi, hepsi ölümü hak ediyorlardı...!
Ama
ok, beklenenin aksine, bu kez hedefini vuramadı. Koşmakta olan, kısa boylu
askeri silme geçerek, uzaklara doğru yol almaya devam etti. İlerilerde bir
yerlerde, ağaçlardan birine çarparak durabilirdi. Yine de bunu göremezdim,
çünkü çok kısa bir süre sonra –soluk alıp vermeye yetmeyecek kadar kısa bir
süre- ok karanlığın içine dalarak, gözden kaybolmuştu... Ağabeyim, ıskalamıştı
ve bu, onun için, oldukça kötü bir durumdu. Askerler, tüm hızlarıyla koşmaya
devam ediyorlardı. Ağabeyim her ne kadar çok hızlı davransa da, yeni bir oku
gerip atana kadar, geçecek sürede, arada ki mesafe rahatlıkla kapanabilirdi..
Bu yeni ok, askerlerden birini vursa dahi, diğer asker, ağabeyimin üzerine;
kılıcıyla atılmayı başaracaktı. Neticede, her şey; çok küçük bir alanın içinde,
yine çok kısa bir süre içinde gerçekleşiyordu.. ‘Her şeye dikkat etmek zordu.
Olanları izlemek bile, çok zordu...’
Ve
o an, ağabeyim, arkasına bakmadan; dönüp kaçtı.. İki askeri birden
durduramayacağını anlamış olacak, hızla kaçıp gitmişti. Askerler bir süre onu
kovalayacak, sonra da yakalayamayacaklarını anlayarak, geri döneceklerdi. Biz
ikimiz, Brutos’da, bende, o andan sonra askerlerin yeni hedefi olacaktık.. Zira
ayakta kalan üç askerden birinin bizi görmemesi imkânsızdı. Yakalanacak ve
öldürülecektik. En baştan beri, ‘ona’ güvenilmeyeceğini biliyordum.. O... Ağabeyim, bizi burada, yalnız başımıza
bırakmıştı!
‘’Aptallaşma
Brutos…’’ Hayır, hayır; yine olamaz, olmamalı..! Brutos’la konuşmuyorsun..
‘’Ağabeyim bizi bırakıp gitmez..!’’ Bu bizim için, her şeyin sonuydu..
Ağabeyimin
kaçması sonucu yaşadığım şaşkınlıktan doğan aptalca düşüncelerin, sadece bana
ait olamayacağına inanmıştım. Evet, Brutos’da böyle düşünmüş olmalıydı,
olmalıydı..! ‘Hayır, aptal; Brutos hiçbir şey düşünmedi, sen yalnızca ağabeyine
duyduğun kızgınlığı, onun düşüncelerine hayıflanarak hafifletmeye çalıştın.’
İşte şimdi, geçmişten beri süregelen bir hastalığımın ceremesini çekecektik..
Ben, yıllardır, kendi düşüncelerimle Brutos’unkileri, hep bir tutmuştum.
İkimizin, her zaman aynı olduğunu düşünmüş ve bunun sonucunda da, bir şeyler
düşündüğüm vakit, bunu Brutos’a da yüklemiştim.. ‘Oysa ki, bunlar sesin düşüncelerindi! Aptal
sen, aptal The..!’
Bu,
bizim için, her şeyin sonuydu; gerçekten.. Ağabeyimin peşine takılıp, onu
kovalayan iki asker ve yerde ölü uzanan, ilk vurulan askerin dışında ki, kampta
bulunan tüm herkesin gözü, bizim bulunduğumuz tarafa çevrilmişti.. Oh, Zeus...!
Siyah adamda dahil olmak üzere, herkes buraya bakıyordu.. Siyah adamın bağlı bulunduğu ağaçta bulunan
meşale, tam olarak üzerimize vuruyordu. Her ne kadar, yüzükoyun yerle
bütünleşmiş şekilde, yatar pozisyonda bulunsak da, aşağıdakilerin bizi
görmemeleri; olanaksızdı..! ‘Bittiniz..’
Yine,
soluk alıp vermeye yetmeyecek kadar bir süre sonunda, Brutos’un yüzünün bana
döndüğünü anladım. Peki ben nasıl bakardım onun gözlerine!? Utancım Zeus,
utancım beni yiyip bitirmişti o kısacık sürede. Konuşmaması için, dilimi
kesselerdi keşke. Ya da benim ağzıma da sert bir ip geçirselerdi.. Keşke
ölseydim..!
‘Zaten
öleceksin..’
Kulaklarım
hiçbir şey duymuyordu. Gözlerim dalgalı dalgalı, alaca görüyordu.. Ölüyor
muydum!? Yo, Hayır.. Sadece utancım, tüm
duyularımı kapatmaya yetmişti. ‘Demin neden kapanmamıştınız..! Demin neden
bülbül gibi şakıyordun dilim..!’ diye düşündüm. Neyse ki halen düşünmeye
yetecek kadar kendimdeydim. Düşünebiliyordum ve... Sonunda bu utanç beni
öldürecekti, biliyordum.
‘Seni
öldürecek olan utanç değil aptal; Pytonsius öldürecek seni!’
Pytonsius...
Demek adı buydu.. Güzel bir isimdi, pekâlâ beni öldürebilirdi.
‘Kalk artık
salak, bak şu yaşlı adam Pyto’ya sizi işaret ediyor.. Birazdan, üzerinize doğru
yola çıkmış olur. Ve size ulaşması da... Oldukça kısa bir süre alacaktır!
Nefes-Alıp vermeye yetmeyecek kadar kısa..!’
Beni kurtaran,
yine benliğim olmuştu. İçimden, bana tüm gücüyle bağıran oydu. Sonunda,
‘Pyto..’nun; yaşlı askerden aldığı talimatla, üzerimize doğru geldiğini
görebilmiştim.. Ve Brutos’un tüm gücüyle, beni ayağa kaldırmaya çalıştığını..
Brutos, beni ayağa kaldırıp, kaçırmaya çalışacaktı. Kaçacaktık.. Pekâlâ, o
zaman ağabeyimi tekrar nasıl bulabilirdik..? Askerleri haklayıp, geri dönen
ağabeyim; bizi göremeyince neler yapardı? Bizi arar mıydı? Yoksa önce, şu
‘Pyto..’ denen adamla mı dövüşürdü. Bizim, şimdi dövüşmek zorunda olduğumuz
gibi! Yüce Zeus..! Pyto.. tepeyi tırmanmaya başlamıştı..
Siyah adam...
Ah evet, bir de sen, siyah adam!
Varlığını
neredeyse unutmuştum, siyah adamın. Oysa ki, deminden beri oradaydı. Deminden
beri, üzerinde ki onlarca yaraya aldırmadan, bizi yanına çağırıyordu.. Bunu,
sonunda anlayabilmiştim. Üzerinde ki onlarca yaraya aldırmadan, o da bizi
öldürmek istiyordu!
‘Aptallaşma
Thefanos! Artık yeter, aptallıkların yüzünden, kardeşinle birlikte ölüme
gidiyorsun! Siyah adam, sizi öldürmeyecek. Ağabeyini dinlemedin mi? O tutsak.
Ve tutsaklarda, kendilerini bu duruma düşürenleri sevmez, onlara düşmandır.
Persler, seninde düşmanın, Thefanos; bunu unutma. Ve bir şeyi daha unutma ki;
düşmanının düşmanı dostundur, The! Yine unutma ki; siyah adam senin
dostundur..!’
O andan sonra,
kendimi; tepenin dik yamacından kayar biçimde aşağı inerken buldum. Acılar içinde
aşağıya ulaştım ve doğruca, siyah adama koşmaya başladım. Ağabeyimin, zor
durumda kaldığımızda kullanmamız için verdiği bıçağı çıkardım –Brutos’dan sır
gibi saklıyordum, yoksa bunun için kavga ederdik.- ölesiye bir hızla, siyah
adamın bağlı bulunduğu ipleri çözmeye başladım; koparırcasına..!
Siyah adamın
kolunda, yeni yaralar meydana getirdiğime dikkat etmedim.. Yüzüme bakarak, bana
binlerce kez teşekkür eden gözlerine bakmadım.. Sadece ve sadece ipleri kestim.
İpleri kestim ve Siyah adama özgürlüğünü verdim. Ve tabii bir de bıçak..!
‘Pyto..’yu
öldürmesi için, siyah adamın ellerine, onu çözdüğüm bıçağı koydum. Bunu
bekliyor gibiydi. Belki, bize ilk bağırdığı anda oldukça umutsuzdu. Hele ki
onun sözlerine kulak asmadığımızı, onu duymadığımızı görünce, umudunu tamamen
yitirmiş olmalıydı.. Ama sonradan, ben onun yanına koşup, onu çözünce; neler
amaçladığımı anlamış olmalıydı. Çözülür çözülmez, ellerini açmış ve bıçağı
oraya bırakmamı ummuş gibiydi. Ve bende bunu yapmıştım...
Siyah adam,
çılgınlar gibi dövüşüyordu. Üzerinde ki yaralara, yeni açılan –keserken, benim
açtığım- yerden akan kana bakmadan, çılgınlar gibi dövüşüyordu..!
Ve, elinde ki
küçük boylu bıçakla, karşısında ki, Pers askerini, ‘Pytonsius’u, yine çılgınca
savurduğu, onlarca saldırıdan sonra, tek bir hamle de yere sermeye başardı..
Şimdi,
‘Pytonsius,’un elinde ki uzun kılıç bir yana savrulmuş vaziyetteydi.. Kendi ise
vücudundan boşalan kızıl kan gölcüğünün arasında can çekişiyordu..!
Yine şimdi,
ağabeyim, biraz önce koşarak kaçtığı noktadan, onunda üzeri kızıla boyanmış bir
şekilde, sırtında kocaman yayı, elinde ki uzun Pers kılıcıyla, bize doğru
yürümekteydi! Ama onun üzerinde ki kızıllık, kendine değil, öldürdüklerine
aitti..
Sonunda kendime
gelebildim.
Biliyordum... Evet,
evet... Kurtulmuştuk!
Pers kampını, Siyah
Adamla birlikte –ölesiye- dağıtmıştık!
Ağabeyimin yayından
çıkan son ok, omzuna giren okla, yerde, acılar içinde sızlanan yaşlı adamın
hayatını da sonlandırdı.
Bu, bugün
öldürdüğümüz, beşinci kişiydi..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder